Yakup Barokas, 1946 doğumlu gazeteci ve yazar. Türkiye Yahudilerinin haftalık Şalom Gazetesi’nde 1997-2008 yılları arasında Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 2016 yılına kadar gazetenin Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdürdü ve dönüşümlü olarak başyazılarını yazdı.

“Yahudilik Sorunu” (1986), “Türkiye Yahudileri” (1987), “Türkiye Üzerinden Yasadışı Göç” (2021), “Çocukluğumun Büyükadası 1951-1971” (2022) ve “Sıradan bir Yahudi'nin Biyografyası” (2023) adlı beş kitabı yayınlandı…

1971 yılından itibaren Avukatlık yapan Yakup Barokas’ın İstanbul Barosu ve Çevko Dergisi’nde bilimsel araştırmaları yayınlandı. “Yahudilik ve Teslimiyet” başlıklı sunumu, 2016 tarihinde Aras Yayınlarından çıkan “Yok Hükmünde, Müslüman Olmayan Cemaatlerin Tüzel Kişilik ve Temsil Sorunu” adlı kitapta yer aldı.

Gençlik yıllarında, belgesel ve devrimci bir sinemayı savunan “Genç Sinema” hareketinde yer aldı. Ayrıca (1971-1980) Gerçek Sinema, Ant, Yeni Dergi’de sinema yazıları yazdı. Son birkaç yıldır İYT adlı sitede haftalık yazıları yayınlanmaktadır.


GİRİŞ

 

“Çocukluğumun Büyükadası 1951-1971” adlı kitabımda, sadece benim için değil yaşıtım bütün çocuklar için, her yaz haziran başında adaya ayak basmamızdan, okulların yeniden başlayacağı eylül ayı sonuna kadar, tam dört ay  terk etmediğimiz gerçek bir cennet olan Büyükada’da geçen çocukluk anılarımı kaleme aldım.

“Sıradan bir Yahudi'nin biyografisi” adlı kitabımda ise ailemden, köklerimden söz ettim, üniversite yıllarımı, askerlik anılarımı, göç serüvenimi ve Şalom gazetesindeki yıllarımı aktarmaya çalıştım.

Yaşım yetmiş sekiz, ailemde herkesten, annem, babam, abilerimden çok yaşadım. Daha kaç yıl yaşarım bilemiyorum? Geriye anlatacak neyim kaldı ki…Sonunda gün be gün kafamı sürekli meşgul eden rahatsızlıklarımı kaleme almaya karar verdim. Kimi ilgilendirir diyeceksiniz, biliyorum hiç kimseyi ilgilendirmez. Yine de yazdım, baya da sıkıcı oldu.

Sonra korona dönemi yaşandı ve 7 Ekim...

Belirtmeliyim ki bu bölümün kahramanı Memo hayali bir kişi olmakla birlikte başından geçenler kısmen doğru kısmen farazidir.


                                 UYKUSUZ MEMO

 

Uzun süren yağmurlardan sonra ılık bir hava, sabahın erken saatlerinde pencereden sızan güneşin ışınları ve kuş sesleri Memo’yu şöyle bir canlandırdı, yatağından doğruldu, yüzünden CPAP cihazını [1] çıkardı. Pencereden dışarı baktı, uzun süredir pencerenin altında yuva yapan yeşil papağan ağaca doğru pike yaparak hızla uzaklaştı.

Uzaktan denizin bir ucu görünüyordu, oysa kırk yıl önce, yolun karşı tarafında yer alan binalar yükselmeden ne de güzel bir manzarası vardı evinin diye düşündü Memo, yine de park boyunca uzanan yeşillik içini ısıttı. Yeşil güzel diye düşündü Memo. CPAP cihazını titizlikle yastığının altına yerleştirdi, yatağını düzenledi.

Ona bu cihazı kullanması yıllar önce söylenmişti. Ancak o direnmiş, belki de ağız ve burnunun bir maske ile kapanmasına, başının üstünden bir borunun geçmesine tahammül edememişti. Ağzı kapalıyken nefes alamıyordu. O çocukluktan beri hep ağzından nefes almaya alışmıştı. Oysa son birkaç aydır sadece burnunu örten daha küçük bir maske kullanmaya başlayınca rahat etti. Hem rahat etti hem de geceleri deliksiz olarak uyumaya başladı. Artık hem deliksiz uyuyor hem de rüyalar görüyordu.

Memo bu uykusuzluk iletinden hep çekmişti. Daha 18 yaşındayken okulun yıllığında onun için şöyle yazmışlardı: “Her sabah ön sırada gözünü ovalar, yanına gidersiniz; ‘Neyin var? Of ölüyorum uykusuzluktan, sorma’ der ve bu işkence saat dördü otuz geçe sona erer. Gece olur ki gözüne hiç uyku girmez ve anlatır: ‘Ya dayanamadım, saat iki olmuştu, kalkıp köfte hazırlayıp yedim.

Şimdi ise gece gördüğü rüyalarda hep bir hesaplaşma vardı sanki. Bu onun için yepyeni, tanımadığı bir duyguydu. O hayatı boyunca hiç rüya görmemişti ki… Yatağında kâbus gibi gece boyunca itişir durur, sağa sola döner, ancak sabaha karşı, gün ışıdığında kimi zaman gözüne uyku girer, şöyle bir dalardı. Pek yataktan çıkmayı istemez, önemli bir işi, üniversitede bir sınavı yoksa öğlene kadar yatakta oyalanır dururdu.

Lise yıllarında ise mecburen mahmur bir halde yataktan kalkar, Nişantaşı’ndan Kadıköy’e kadar uzun bir yol katlederdi. Önce Karaköy’e dolmuş, oradan da vapur ile karşı yaka. Baharda ne güzeldi Bahariye’ye doğru güneşli bir havada deniz kıyısı boyunca yokuşu tırmanmak. O günlerde uykusuz olduğunu unutur, farklı bir enerji kazanırdı. Ne de olsa gençti.  

Akla gelen her uyku ilacını denemişti uyuyabilmek için; Melatonin, Pertrankil, Bondormin, İmovane ve daha niceleri… Bu ilaçlar  kısa bir süre uyumasına yardımcı olsalar bile sonradan alışkanlık oluşturmakta, faydasını görememekteydi.

Üniversite yıllarında, sınavlarda ise tam tersi sabaha kadar uyanık kalmak ve öğrendiklerini unutmamak için ilaç alırdı. Bir süre bu ilaçların uykularını alt üst ettiğini düşündüyse de sonradan bu varsayım ona pek inandırıcı gelmedi.

Artık yetmişli yaşları da devirmişti. Her gece mışıl mışıl uyuyor, sık sık rüyalar görüyordu. Sabahları uyandığında ise gördüklerini hatırlamaya çalışıyordu. O, rüyaların insanın yaşamında arka plana itilmiş ya da bastırılmış düşünce ve duyguların uykuda ön plana çıkması olduğuna inanıyordu.[2]

Eski tahta bir köşkün yaban otları ile dolu bahçesinde o, bir ağacın arkasına gizlenmiş, kuytuda, çırılçıplak yere uzanmış, alt alta üst üste on üç yaşlarında iki erkek çocuğu izliyor. Üsteki her gün evlerine ekmek ve gazete getiren bakkal çırağı. Ansızın bir el uzanır ve ensesinden tutarak azarlıyor; “Terbiyesiz, siktir ol git!”. Ses kulağında yankılanıyor. Uyandığında ensesinden tutanın kim olduğunu hatırlayamaz.

Bu rüyayı niye görmüştü? Bastırılmış duyguların dışavurumu muydu?

 



[1] CPAP cihazı (Contnous Positive Airway Pressure) uyku esnasında solunum bozukluğu yaşayan kişilerin kullandığı bir makinedir.


[2] Freud, rüyaları  baskı altında tutulmuş dileklerin farklı kılıklardaki gerçekleşmesi olarak görür. Freud'a göre kötü rüyalar beyne sıkıcı ya da üzüntü verici deneyimlerden kaynaklanan heyecanları denetleyebilme olanağı sağlarlar. Freud rüyaların birçoğunu oidipus kompleksine dayandırır.

 



                              POLİSOMNOGRAFİ BİR


 Uykusuzluklar nedeniyle ilk kez bir doktora  görünmesinden bu yana kırk yıl geçmişti. Yakın dostu olan doktor kendisini önce beyin tomografisi çektirmeye sonra da uyku laboratuvarında test yapmaya gönderdi. Uyku Laboratuvarı hastanede değil üniversitede yer alıyordu. Yanında getirdiği çizgili pijamalarını giydi, hemşire vücudunun her yanına, bacaklarına, kollarına ve göğsüne ucunda kablolar bulunan bir dizi elektrot yapıştırdı ve “iyi geceler” diyerek yanından ayrıldı. Bu kablolar küçücük odadaki delikten uyku odasının dışındaki bilgisayara bağlanmakta ve  sabaha kadar alınan sinyaller kaydedilmekteydi.

 



Memo bu ortam içinde ne denli tedirginlik duyduğunu ve nerdeyse hiç uyuyamadığını şimdi bile hatırlamakta. Bunu sabah belirttiğinde ise hemşire; “Sorun yok, polisomnografi testi başarılı. Uyuduğunuz bir, iki saat yetti” demişti. Raporda şöyle denmekteydi: “… özellikle sırt üstü yattığında belirginleşen, biyoelektriksek ve davranışsal uyanıklıklara neden olan periyodik bacak hareketlerinin varlığı dikkati çekmiştir.”

Biyoelektriksek… [3] bu kavramdan bir şey anlayamamış ancak “huzursuz bacak sendromu” diye de adlandırılan bu sürekli bacakları hareket ettirme dürtüsü yaşamı boyunca onu hayatından bezdirmişti. Yaşamının ilerlemiş döneminde ise bir mucize gerçekleşmiş ve bu illetten kurtulmuştu veya öyle olduğunu sanıyordu.

Bir gün Gerard yanına gelmiş kendisine derdine deva olacağını söylediği bir alet getirmişti. Gerard Levanten [4] bir aileden gelmekteydi ve elektrik mühendisiydi. Memo şaşkın bakışlarla ama incitmemek için -ne de olsa fazla bir tanışıklıkları yoktu ve yardımcı olmaya çalışıyordu- kibarca teşekkür ettiğinde Gerard açıklamaya koyulmuştu: “Bu priz toprağa gömülü bir iletken ile bağlıdır. Bundan dolayı da topraklama sayesinde elektrik sisteminde kaçak ya da fazla elektrik akımı olması halinde iletkenler ile bu akımı toprağa aktarmaktadır. Senin vücudunda da mevcut fazla elektrik akımını toprağa aktarmak için bu aleti yatağının başına bağlaman yeterli olacak.”

Bu öneride bulunan neticede konuyu bilen bir elektrik mühendisiydi ama kendisinin bir radyo ile eş tutulması uzun yıllar ailesi ve arkadaşları arasında mizah konusu oldu. O aleti yatağa bağlayıp fazla enerjisini toprağa aktarmaya çalışması ise bir sonuç vermedi.

Doktoru ise “epilepsi nocturne” demişti. [5] Epilepsi tanısı korkutucuydu. Epilepsi’nin halk arasında “sara hastalığı” olarak bilindiğini duymuştu. Sokakta sara krizi geçiren, ağzından salyalar akıtan  insanlara tanık olmuştu. Ancak kendisininki farklıydı. Günlük yaşantısında hiçbir belirtisi, dışa yansıması yoktu.




[3] Biyoelektrik yaşayan varlıkların ürettiği canlılık enerjisi, başka bir deyişle oluşturdukları elektriktir.

[4] Levantenler, Tanzimat sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun kıyı şehirlerine, başta Fransızlar ve İtalyanlar olmak üzere yerleşen Avrupalıların soyundan gelip günümüzde Türkiye’de yaşayan sayıları oldukça azalmış Hristiyanlardır.

[5) Uyku ve epilepsi arasında kompleks bir ilişki olduğu eskiden beri bilinmektedir. Bu ilişkiye ilk kez antik Yunan döneminde rastlanmaktadır. M.Ö. 4. yüzyılda Aristoteles uykunun epilepsiye benzediğini ve bazı yönlerden de uykunun epilepsi olduğunu söylemiştir. Epilepside beyinde bulunan nöronlarda ani ve kontrolsüz boşalmalar olur. Bunun sonucunda hastada istemsiz kasılmalar ve bilinç değişiklikleri yaşanır. 

                     

                           DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL    

Memo o gece yine mutat olduğu üzere saat on birde yatağa girdi. Uzun bir süredir uyku ilacı kullanmıyordu. Gözüne uyku girmedi, sabahları erken kalkacağı veya bir işinin olduğu zaman böyle oluyordu. Baş ucunda duran Stefan Zweig’ın kitabını aldı. Belki birkaç satır okursa uykusu gelir diye düşündü. “Gidilecek tek bir yol vardı artık fakat oradan da dönen olmuyordu.” Bu sözler yazarın intihar edeceğinin habercisi miydi? “Her nefis ölümü tadacaktır”. Bu ayet Zincirlikuyu Mezarlığı’nın üstünde yazar.

Ölüm kaçınılmazdır, gidilecek tek yoldur, istesek de istemesek de her canlı o yola girecektir. Oradan dönenin olmadığı da bilinen bir gerçek. İnsanlar ölümlüdür. Bilinmeyen ise o yoldan nereye gidileceğidir? Kimsenin dönmediği ise -ve bu nedenle gidilen yer hakkında hiçbir bilginin olmadığı da - malumun ilanıdır.



Memo çocuk yaştan beri ölümü düşünmesine karşın ölümden korkmuyordu. Onu endişeye sevk eden ruh yaşasa dahi bütüne karışacak  ya Tanrı ile birleşecek ya da evrenin bir parçası olacaktı. Bu durumda tinin ölümsüzlüğü kabul edilse bile bunu kendisi hatırlamayacak olduktan sonra ne işe yarardı? Aynen anne karnına düşmeden önce olduğu gibi. İşte kavrayamadığı buydu,” ben nasıl ben olarak yok olurum?”

Oysa kişi ne geçmişi ne şimdiyi, ne de geleceği düşünürse ve özellikle de, hiç umursamadığı varoluşunu umursar gibi davranmazsa hayata uyum sağlaması çok zamanını almazdı. 

Sabaha karşı yine kötü bir düş gördü, üstelik net bir şekilde her şeyi hatırlıyordu. Ankara’da duruşmaya yetişmesi gerekiyordu. Uçağın kalkmasına çok az bir zaman vardı. Deli gibi koşuyor, önüne gelene çarpıyor, ter içinde dosyalar çantasından dışarı saçılıyordu. “Uçağınız kalkıyor beyefendi, kapılar kapandı!..” Yalvarıyor, ağlıyor. Bir sonraki uçağı alıyor çaresiz.

Soluk soluğa duruşma salonunun önüne geliyor, hışımla bir meslektaşının cüppesini kapıyor. Mübaşir; “Avukat Bey duruşma bitti, beş dakika geç kaldınız” diyor. “Nasıl olur, her daim yarım saat gecikme olur”. Zaptı istiyor. Mübaşir gevrek gevrek sırıtıyor, anlıyor, bahşişini istiyor. Zapta bakıyor, gıyabında [6] davayı kazanmış. 

Memo kan ter içinde uyanıyor, telefonundan saate bakıyor, sabahın beşi. Yeniden uyumak, rüyanın devamını görmek istiyor, olmuyor. Yatağından kalkıp kahvaltı ediyor, güneş ağarmak üzere…

Gerçekten bire bir aynısı olmasa bile benzer bir olayı yaşamıştı otuz yıl kadar önce. Davasını kazandığı kişi en önemli müvekkiliydi, sonucun lehte olmasına rağmen son duruşmaya katılmadığını bilse nasıl bir tepki verirdi, pek iyi olmazdı herhalde. Metinden “davacı vekilinin gıyabında” sözcüklerini tipikle sildikten sonra kararı fax ile gönderiyor.

Telefonu çalıyor, holding CEO’su kendisini tebrik ediyor ve iyi bir vekalet ücretine hak kazandığını ayrıca D. E’nin kendisini görmek istediğini söylüyordu.


[6] Hukukta kararın gıyabında verilmesi taraflardan biri olmadan yargıcın karar vermesi anlamına gelir.


                                        PARLAMENTO 

Yaşam bir rüya mı, yoksa rüyalar yaşamın farklı bir yanılsaması mı diye düşündü Memo. Avukatlık sıkıntılı bir meslekti. Hep başkasının dertlerini dert edinir, kendi sıkıntılarını düşünmeye vakit bulamazdı.

Bir bakıma emekli olduğuna seviniyordu. Günlük ufak tefek sıkıntılar. Tamirci ne zaman gelecek? Yine musluk tıkandı, fena düştüm ama iyi ki kafamı kırmadım, biz yaşta hep oluyor… Arkadaşlarla bir araya geldiklerinde - ki genelde Yordam’da toplanırlardı- en önemli sohbetleri rahatsızlıklardı, benim kulağım çınlıyor, senin katarak ameliyatın nasıl geçti, sonunda “yine mi hastalıklar” der ve konuyu değiştirirler sıra günlük siyasi gelişmeler hakkında ahkam kesmeye gelirdi.

 

“Parlamento” diye adlandırdıkları bu arkadaş toplantılarının müdavimlerinden Zozo bu defa da konuyu 6-7 Eylül olaylarına getirdi.  Bu olayların yaşandığında  dokuz yaşındaymış. Sonradan göç ettiği Atina’da Nea Smirni [7]semtine yerleşmiş, tarih okumuş, sayısız incelemeler kaleme almış. Emekliliğinde ise yılın bir-iki ayını çok sevdiği  Büyükada’dan edindiği ve unutamadığı arkadaşlarıyla geçiriyordu.

“Bu bir devlet operasyonuydu” diye söze başladı. “Titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyetiydi. Millî İstihbarat Teşkilâtı tarafından planlandı, dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından şevkle uygulandı. Öldürülen kişilerin sayısı, kayıtlara geçtiği kadarıyla 37’ydi. Kayıtlara 60 olarak geçen tecavüz vakasının gerçek sayısı ise 400 civarındaydı. Bazı kadınlar tecavüz edildikten sonra öldürüldü. 90 yaşındaki rahip Hrisantos Mantas diri diri yakıldı. En az birkaç rahip bıçakla ve zorla sünnet edildi. Onlarca kişi linç edildi. Yalnızca İstanbul’da değil, İzmir ve Ankara’da da benzer olaylar yaşandı, üstelik Urfa, Mardin, Midyat’ta da Süryanilere saldırıldı. 4 bin 214 ev, 73 kilise, 26 okul, 1 sinagog, işyeri ve dükkân benzeri toplam 5 bin 317 mekân yakıldı, yıkıldı, yağmalandı.” [8]

Herkes ilgiyle pür dikkat dinliyor Zozo kendini kaptırmış konuşmasını- belki konferansını demek daha doğru olacaktı- büyük bir ciddiyetle sürdürüyordu: “Bakın buna dikkat edin! Gerçeğin yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara, işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkânlara saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arta kalan mallarla kaplandığını izleriz.

Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir servet düşmanlığı olarak sunulmasıdır.



Oysa saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumların olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılmıştır.”


 

Memo, bir dönem söz edilmesi bile tabu olan 6-7 Eylül’de bir pogromun yaşandığını biliyordu ancak Zozo’nun açıklamaları karşısında olayların vahametini daha iyi kavramış oldu. O gece yatağında dönüp durdu, yine o huzursuz bacak sendromunun tedirginliğini hissetti, “yine mi?” diye bir an paniğe kapıldı ve yorgun düşüp sızdığında da kendini yangından kaçan kalabalığın arasında buldu. İnsanlar alevlerden kurtulmak için kendilerini denize atıyor, bir kısmı ise mavnalara doluşmuş teknelere tırmanmaya çalışanlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Açıkta demirlemiş İngiliz savaş gemisinin kaptanının pis pis sırıtmasıyla uyandı. Her halde iki yıl önce Yunanistan’da izlediğim “Sevgili İzmir” filminin etkisinde kaldım diye düşündü.


[7] Nea Smirni (Yeni İzmir) Atina’da İzmir Yangınında küle dönen evlerini terk edip göçen zorlanan Rumların kurdukları semtin adıdır.

[8] Bu veriler uluslararası literatürde 6-7 Eylül hakkındaki en kapsamlı kitabın yazarı olarak tanınan Speros Vryonis’in verdiği rakamlardır. 


                         POLİSOMNOGRAFİ İKİ 

 Memo kapsamlı bir checkup yerine tercihini uyku odasında kontrole girmekten yana kullandı. Ne de olsa ilk kontrolü yaptırdığından bu yana yıllar geçmişti. Memo Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Direktörü Dr. Sabri Derman’a yirmi yıl önce bu testi Hayfa Teknion Üniversitesi’nde yaptırdığını söylediğinde doktor; “Biz de bunu yeni bir yöntem, bu alanda öncüyüz diye düşünmüştük” diyerek hayretini ifade etmişti.

Sonuç “Hastanın uykusunda apne [9] ve hipopne” varlığı teşhisinde bulunulmuş, CPAP cihazının kullanılması, ayrıca “hiponeleri [10] eğer yapısal tıkanmalardan kaynaklanıyorsa” cerrahi yöntemlerle tedavi önerilmişti.

Memo hastahane lobisinde nörolog arkadaşına rastladığında uyku odasının raporunu göstermiş; “bak epilepsi değil apne imiş” dediğinde Dr. G. E “demek o da varmış, sen bir KBB uzmanına görün” türünden bir yanıt vermişti. Yani hem epilepsiden hem de apneden mustaripti anlaşılan!  

KBB Uzmanı Prof. Dr. Sami Katırcıoğlu'na başvurmuş, nefes almayı güçleştiren ve burun tıkanıklığına neden olan kemik eğriliği ve deviasyon giderilmişti. Zorlu bir ameliyattı, iki hafta boyunca morarmış, şişik bir yüzle dolaşmıştı. İlk kez cerrahi bir müdahaleye tabi tutuluyordu, ilk kez anestezi [11] ile uyutuluyordu.

Daha önce, sekiz yaşında iken bademcik ameliyatı geçirmiş ancak iki erkek hemşire kollarından kımıldamasını önlemek için sıkı sıkıya tutmuş, doktor da kerpeten gibi bir aletle ağzı içinde bademciklerini kesip almıştı. Burnundan, kulaklarından dışarı kan fışkırdığını hatırlıyordu. Çocuklara böylesi bir işkencenin reva görülmesi olacak şey değil diye düşündü. Sonrasında bol bol dondurma yemesi istendi. Bu da çektiği cefanın bir telafisiydi galiba.


                                        BEL FITIĞI

Memo emekliliğinde bol kitap okuyor, sabahları yakınında yer alan olimpik havuzunda yüzüyor veya jimnastiğe gidiyordu. Başlangıçta on havuz yapıyor, kırk dakika boyunca kulaç atıyordu. Daha genç yaşlarda hep özlemini duymuştu bu sporu yapmanın. Kırk yaşlarında iken bel fıtığı [12] geçirmişti.  Koşuyu pek severdi. Bel fıtığı olduğunda ise bırakın koşmak adım atamayacak hale gelmişti. Bir ay sert bir zeminde yattıktan sonra düzelme olmayınca her yolu denedi. İlkin Fransa’dan gelen bir doktor belinden bir iğne yaptı, bir süre işe yaradı sonra yine eski haline döndü.

Bir keresinde yaşlı bir ninenin bu sancılara iyi geldiğini duydu, zar zor taksiye bindi, İstanbul’un hiç tanımadığı kenar mahallelerinden geçerek sonunda aranan adrese ulaşıldı. Binada asansör yoktu, üç katı zor bela merdivenlerden sürünerek çıktıktan sonra hafif aralık duran kapıdan içeri girdi. Tabi yol boyunca eşi kendisine destek oluyordu. İyi aydınlanmamış bir salonda acı içinde bekleyen yedi sekiz kişi kadar vardı. Kendisini daha da loş bir odaya aldılar. Oldukça şişman, başı örtülü bir kadın yatağı göstererek “uzan” diye buyurdu ve üstüne çıkarak zıplamaya başladı.

Memo o an öleceğini sandı, işkencenin ne kadar sürdüğünü şimdi hatırlamıyordu ama o şiddetli sancıdan sonra ayağa kalkıp iki adım attığında hafiflediğini hissetti, oldukça daha iyi idi galiba. Ne de olsa o yüz kiloluk kadın üstünde tepinirken verdiği sancı azalmıştı. Eve döndüğünde ise hiçbir iyileşmenin olmadığını anladı, Allahtan sakat kalmadım diye düşündü.

Baş vurmadığı yol kalmadı Memo’nun. Sığır etini soğanla iyice yoğurup beline bağla dediler. Onu da yaptı, zamanla et kokmaya başladı. Belindeki kuşak da gevşedi. Bir gün bir alışveriş merkezinin tam orta yerinde o et parçası vücudundan kayıp  yere düşüverdi. Vücudun sıcaklığından iyice pişen etin saçtığı koku ve insanların şaşkın, ayıplar bakışları arasında yerdeki parçalanmış et torbasının gerçeküstü görünümü… Memo uykudan kan ter içinde uyandı ve gördüklerinin kendisinin değil yakın arkadaşı A. M’nin başından geçen bir hikâye olduğunu hatırladı.

Sonuçta masa başında çalışan pek çok insanda görülen bir rahatsızlıktı bel fıtığı. Büroda herkeste bel fıtığı vardı ve toplantı odasına yerleştirilen yatakta her biri uzanarak dinlenir, egzersizler yapardı. O barfiksin vücut kaslarını geliştirdiğine ve bunun fıtığa iyi geldiğine inanırdı. Kendinden yaşça çok daha büyük olan Avukat A.U bürodaki odasının kapısına barfiks demiri koydurmuştu.

Memo yaşamı boyunca bel fıtığından kurtulamadı, yaşamı boyunca bildiği egzersizleri tekrar etti. MR sonucunda L4-L5 disklerinde sorun olduğu ve dış bağlarda bozulma meydana geldiği tespit edilmişti. Kimi zaman ağrılar kendini daha çok belli etti, kimi zaman kendini unutturdu. Yaşlılığında ise boyun ağrıları da eklenince her sabah yataktan her tarafı tutulmuş bir halde kalkıyor, bu durum bir süre sonra düzeliyordu. Yüzme iyi geliyor muydu, pek emin değildi. Yüzdüğü zaman da boynu tutuluyordu.

Boyun ağrılarına “servikal disk hernisi” [13] teşhisi konmuştu. Boyun disklerinde aşınma sonucu jelatiniz sıvının azalması ve sinir aralarına sızmasından kaynaklanan bir durumdu bu. İki kez fizik tedavisi görmüş, bazı hareketleri devamlı yapması söylenmişti. Başlangıçta boynu tamamen tutulmuş, çok şiddetli ağrı yapmış, sancıyı azaltmak için ağrı merkezinde kendisine iğne yapılmıştı. Ağrılar zamanla şiddetini kesmesine karşın tutukluk boyundan omuz ve kollarına doğru yayılmakta, oldukça rahatsızlık vermekteydi.

Memo Ladino[14] dilinde büyükannesinin söyleyip durduğu bir deyişi çok sevmişti; “Kada diya kon su maraviya”. [15] Böylece yaşlı kadın her uyandığında farklı bir yerinin  ağrıdığını dile getirir ve yakınırdı.

Memo’nun sık sık kullanıp durduğu bir laf daha vardı; “kaporta mühim değil yeter ki motorda bir arıza olmasın!” Bu cümle ciddi rahatsızlar olmadığı sürece ufak tefek  arazların önemli olmadığı anlamına geliyordu.

 


[9] Uyku apnesi, uyku sırasında üst solunum yolunun tıkanması ile solunumun tekrar tekrar durup başladığı ciddi bir uyku bozukluğudur. Bu, hava yollarının tıkanması (obstrüktif uyku apnesi) ya da beynin solunumu doğru şekilde kontrol etmemesi (merkezi apne) nedeniyle olur. Uyku apnesi sırasında üst solunum yolunun açık kalmasını sağlayan kaslarda gevşeme olur, dil kökü veya yumuşak damağın veya aşırı büyümüş bademciklerin hava yolunu tıkaması sonucunda en az 10 saniye nefes alamamak uyku apnesi olarak adlandırılır.

[10] Solunum hareketinin azalması ya da kandaki Oksijen doygunluğunun (O2 saturasyonu) azalması ya da bu nedenle oluşan uyanmalar hipopne  olarak ifade edilmektedir.

[11] His kaybı anlamına gelen anestezi, cerrahi operasyonlar sırasında ağrı duyulmasını engellemek için kullanılır. Anestezide ilaçlar aracılığıyla sinirlerden beyindeki merkeze giden duyusal sinyaller geçici olarak bloke edilir.

[12] Bel fıtığı, omurgalar arasında, amortisör görevi gören disklerin (zorlama, düşme, ağır kaldırma ya da zorlanması sonucu) kayması veya yırtılması sonucu meydana gelir. Omurgalar arasında intervertebral disk adı verilen pedler bulunur. Her diskin, çekirdek olarak adlandırılan sert, lifli bir dış tabaka ile çevrili yumuşak, jel benzeri bir merkezi vardır.

Kaymış- yırtılmış disk olarak da adlandırılan bel fıtığı, zayıflamış veya yırtılmış diski zorlayarak omurilikten çıkan sinirler üzerinde bir basınç oluşturur; bu da şiddetli ağrılara neden olabilir. Her ne kadar sinir basısı bel bölgesinde olsa da ağrılar bu sinirlerin hedef organı olan bel, kalça ya da bacak bölgelerinde de görülebilir.

 


[13]  Servikal disk hernisi halk arasında boyun fıtığı olarak bilinir.

 

[14] Ladino Yahudi İspanyolcası veya Judeo-Espanyol olarak da bilinir. Çoğunlukla İsrail, Balkanlar, Kuzey Afrika’da yaşayan Sefarad Yahudileri tarafından konuşulan bir lisandır.

[15] Kada diya kon su maraviya Ladino lisanında bir deyim olup her gün kendi mükemmeliyeti anlamına gelir. 

                                                            

                                            TİNNİTUS          

Memo rahatsızlıklarının bir listesini yaptı; başta gelen kulakta çınlama sesiydi. Buna tıbbi lisanda “tinnitus”[16] deniyordu.  Gitmediği doktor kalmamıştı. Her biri; “bunun kesin bir tedavisi yok. Kafayı takma” demekteydi. Yaşam seviyesini oldukça düşüren bir rahatsızlıktı bu ve kafayı takmamak olası değildi. Hele sessiz ortamlarda çınlama sesi kat kat artıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Önemsenecek derecede bir işitme kaybı olmadığı halde işitme cihazı takmayı denedi, olmadı. Kuş cıvıltıları, dalga veya yağmur sesi ile çınlama sesini perdelemeye çalıştı, olmadı. Caz, klasik müzik dinledi kulaklıklarla gün boyu…

Tinnitus da sonuçta kaportada bir arızaydı, baş edilmesi zor hatta olanaksız olsa da bir ölçüde tahammül edilebilirdi. Buna bir de boyun ağrıları/tutulması ve gözlerinin ağırlaşması eklenince nerede ise kafasını dik tutamıyor, tüm bu zincirleme rahatsızlıklar yaşama zevkini azaltıyordu.

İki gözünden katarak ameliyatı [17] olduktan sonra - bir gözü uzağı görmeye diğeri de yakına ayarlandığından gözlük kullanmayı bırakmıştı, bu da onu memnun ediyordu. Ancak ameliyat sonrası ameliyata bağlı olarak veya değil gözünün yaşarması, kaşıntı ve batma her türlü göz damlası kullanmasına karşın bir türlü geçmedi. Gözdeki aşırı sulanmaya karşı göz kapağı ameliyatı oldu. Göz akıntısının böylece önüne geçildi. Bu sefer göz kontrolünde ufak rakam ve sayıları görmeyince doktor bulanık görmeyi ortadan kaldırmak ve mercek kaymasını gidermek için ufak bir operasyona da gerek gördü.    

Sonuç gözündeki rahatsızlığa bir türlü çözüm bulunamadı, rüzgârdan oldukça etkileniyor, sabahları gözünü zor açıyor, her tarafı çapak doluyordu. Ağırlaşan gözleri, çınlayan kulakları ve boyun ağrısına rağmen Memo yaşama  pembe gözlüklerle bakmaya devam etti. Ta ki üç gece peş peşe yataktan kalkarken düşüp her defasında bir yerini kırana dek…

Korkunç bir düş görmüştü, nefes alamıyor, tıkanıyor, yere düşüyor ve ölüyor. O gece işte yatağından düşmüş, yere kapaklanmış ve burnunu kırmıştı. Nasıl, neden düştüğünü ise hiç hatırlamıyordu. Bir olasılık yanında duran  tekerlekli büro sandalyesine tutunmak isteyip başaramayınca yere yıkıldığıydı. Nitekim yere devrilmiş sandalye de bunu kanıtlıyordu. Burnundan kan boşalmış, sancılar içindeydi. Hastanede burun, sırt ve göğüs röntgeni çekildi, genç nöbetçi hanım doktor EKG [18] çektirmesini söyledi. Sonrasında burun kırığının önemli olmadığını esasen omurgadaki C-7 diskinde [(19] kırık olduğunu, ortopedi uzmanına gözükmesi gerektiğini belirtip taburcu ettiler.

 


[16] Tinnitus akustik bir uyaran olmaksızın hastanın bir ses algılaması olarak tanımlanabilir 

[17] Katarakt, göz merceğinin veya onu çevreleyen şeffaf zarın ışığın geçişini engelleyecek şekilde bulanıklaşmasıdır. Tedavi edilmediğinde körlüğe neden olabilen katarakt bulanık, bulutlu veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet ve geceleri görmede zorluk belirtileri ile karakterizedir. Genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkan katarakt, aynı zamanda göze perde inmesi şeklinde de tarif edilebilir. 

[18] EKG (Elektrokardiyogram) cihazının göğüs üzerine yerleştirilen altı adet elektrotu ve kollar ile bacaklara yerleştirilen dört elektrotu ile elektriksel aktivitenin konumu, çizgisel olarak bir grafiğe aktarılır. Bu sayede hem elektriksel aktivite hem de kalpteki kasılma ve gevşemeler gözlenir.


(19] Omurga, kafatasından başlayıp omurgada sonlanan toplam 33 omur (7 boyun, 12 sırt, 5 bel, 9 kuyruksokumu) parçasından oluşur.


                                       GAZ BOMBASI

Memo Gezi Parkı olaylarını hatırladı. Taksim Gezi Parkı’nın bir kısmına inşa edilmesi planlanan Taksim Kışlası’nı engellemek ve ağaçların sökülmesine karşı çıkmak için çevre aktivizmlerinin başlattığı hareket ülke çapında genişlemiş, park alanı bir panayıra dönüşmüştü. O da destek amacıyla parkı ziyaret etmişti. Gençler çadırlarda geceliyor, şarkılar söylüyor, Taksim Meydanı’nda yabancı ülkelerden gelen piyanistler destek amaçlı konserler veriyordu. Anarşistler siyah, komünistler kızıl bayraklar dalgalandırırken, Atatürk Kültür Merkezi’nin çatısına çıkan bazı gençler de üzerinde “Yaşasın Taksim Direnişi” gibi sloganlar yazan devasa pankartlar asmışlardı. 

Kız bir öğrenci yanına yanaştı ve “isterseniz bu kutudan sigara alabilir, isterseniz bağışlayabilirsiniz” demesini çok beğenmiş, ancak Gezi Parkı arkasında, Mete caddesine bakan alanda yakılmış otobüslerin durumunu görünce bu vandalizmi onaylamamıştı.

Halkın her gece pencere ve balkonlara çıkarak tencere ve tava sesleriyle ve sloganlar atarak destek verdiği kalabalık her gün büyüdü. Polis sabah saat 05.00’te parkta uyuyan eylemcilere müdahaleede bulundu, eylemcilerin içinde uyudukları çadırları ateşe verdi. Yakılma görüntüleri sosyal medyaya yansıyınca büyük infiale yol açtı.

 


Taksim meydanında toplanan binlerce kişiye polis biber gazı ve su sıkarak müdahalede bulundu. Eylemciler kentte barikatlar kurdular, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş futbol takımlarının taraftar grupları birlikte Taksim Meydanı’na yürüdü. Türkiye’nin birçok kentlerinde çok sayıda eylem ve çatışma yaşandı. İstanbul Okmeydanı’nda sıkılan gaz fişeğiyle yaralanan 14 yaşındaki Berkin Ervan yaşamını yitirdi. 40 bin polis gücü sert müdahalede bulunarak eylemcileri püskürtü.

Bir grup genç arka yollardan kaçışarak kentin farklı noktalarında toplandı. Memo da ne oluyora bakmak kısmen de destek vermek adına Teşvikiye meydanına çıktı, kalabalığın bulunduğu tarafa yönelmek istedi.

 Caddeden geçerken yolun Nişantaşı yönünde sıra halinde dizilmiş panzerler refakatinde düz bir çizgi halinde ilerleyen polis güçlerini gördü. Ansızın sıkılan gaz fişekleri vızıldıyarak yanından geçmeye başladı. Kaçmaya çalıştı ancak ne mümkün arkasından gelen gaz bombalarının her biri birkaç adım önüne düşüyor ve patlıyordu.



İşte o an Memo nefes alamadığını hissetti ve yere yığıldı. Sonradan iki gencin onu kaldırarak Hüsrev Gerede caddesindeki evlerden birinin bodrum katına bıraktıklarını öğrendi. Onunla ilgilenmişler, gaz maskesi takarak zehirlenmesini önlemiş ve yarı baygın halde apartmanın merdivenlerinden bodrum kata indirmişlerdi. O gece rüyasında gördükleri o korkulu anların bir canlandırılmasıydı.


                               KALP SORUNLARI 

    

Peki Memo niye üç gece peş peşe yataktan düşüp bir yerlerini kırmıştı? Panik atak mı geçirmiş, yoksa  bir kalp rahatsızlığı mı vardı?

Kardiyolog ilkin kendisinden eforlu EKG  yapmasını istedi. EKG’yi yapan doktor onu iyi bulmadığını acilen kardiyoloğa görünmesini tembih etti. Memo endişelendi, aile doktoru bir süre önce kendisine de anjiyo [2O] yapıldığını ve sten [21] takıldığını, bunun günümüzde basit bir müdahale olduğunu söyledi. Raporda ise “Diskinesin” [22] teşhisi kondu ve bunun damarlara kanın gitmesini önleyebileceği belirtildi.

Kardiyolog ise anjiyo yerine “Miyokardı perfüzyon sintografisi” [23] yapmasını istedi. On beş günde sonuçların alınacağını söylemesi üzerine de Memo’nun “niye doğrudan anjiyo yapmıyoruz, zaman kaybı değil mi?” sorusunu doktor “yolunda gitmeyen bir durum varsa anında uyarırlar” diyerek yanıtladı. Sintigrafisi ise tamamen sorunsuz çıktığında Memo kendini yeniden hayata dönmüş gibi hissetti. Ne var ki kalp halterinde [24] bir saatte 170 APC’s [25] ve dakikada 107 [26] taşikardi tespit edilmiş, bazı ilaçlar yazan kardiyolog kendisini altı ay sonra görmek istediğini belirtmişti.

Memo taşikardinin belirtilerinin ne olduğuna Google'da bakınca; baş dönmesi, nefes darlığı, göğüs ağrısı, ani güçsüzlük ve bayılma olduğunu görecekti. Demek bayılıp düşmesinin, birkaç yerini kırmasının nedeni buydu diye kendince fikir yürüttü.

Yeniden aile doktoruna sonuçları bildirmek için gittiğinde o kendisine; “ben senin huzursuz bacak sendromuna da bir çare bulacağım” demiş, bulmuştu da… Parkinson [27]  tedavisinde de kullanılan  bu ilaç ilk günden etkisini gösterdi. Memo artık bacaklarındaki huzursuzluğu alt etmek için gece boyunca sık sık yatağından kalkmıyor hatta gün içinde bile kestiriyordu.

_________________________

 [20) Anjiyo veya anjiyografi özellikle atardamar, toplardamar ve kalbin içini görüntüleyen medikal görüntüleme tekniğidir.

(21) Stant tıpta kan damarlarındaki ve çeşitli kanallardaki akışı optimize etmek için gerekli bölgelere yerleştirilen yapay bir araçtır.

(22) Diskinesin kaslar üzerindeki spazmların yanlış iletiler nedeniyle vücudun farklı bölgelerine yayılması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. İstemsiz hareketlerin görüldüğü bir hareket bozukluğu olarak tarif edilir.

(23) Miyokardı perfüzyon sintografisi veya taraması (MPS olarak da anılır) kalp kasının işlevini gösteren bir nükleer tıp prosedürüdür. Koroner arter hastalığı  hipertrofik kardiyomiyopati ve kalp duvarı hareket anormallikleri gibi birçok kalp rahatsızlığını değerlendirir. Dinlenme perfüzyonunun azaldığı alanları göstererek miyokard enfarktüs bölgelerini de tespit edebilir. Miyokardın fonksiyonu da kalbin sol ventrikül enjeksiyonu fraksiyonu hesaplanarak değerlendirilir. Bu tarama, bir kardiyak stres testi ile birlikte yapılır. Tanısal bilgi, değişken perküsyonlu kalpte kontrollü bölgesel talyum maddesi provoke ederek üretilir.

(24) Holter belirli bir ortam bulunmaksızın kalp ile ilgili rahatsızlık yaşadığını söyleyen kişilerin günlük hayat içinde kalbinin elektriksel faaliyetlerini kaydeden bir cihazdır. 24, 48 ya da daha uzun sürelerle kalple ilgili kayıtları almaya yarar.

(25) APC’s kalp kulakçıklarında oluşan ekstra atılımlardır. Çoğunlukla zararsızlardır ve tedavi gerektirmezler. Ancak sık olursa atriyal fabrikasyon denen önemli bir ritim bozukluğunun habercisi olabilir.

(26) Sağlıklı bir insan kalbinin dakikadaki atış sayısı 60 ila 100 aralığındadır. Bu sayılar, günün saatine, vücudun ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Dinlenme halindeyken görülen 90 üzeri atış sayıları taşikardi varlığına işaret ediyor. Taşikardi, dakikada 100 atımın üzerindeki kalp atış hızını ifade için kullanılan tıbbi bir terimdir.

(27) Parkinson hastalığı, dopamin seviyelerinin düşmesine neden olan beyin sinir hücre hasarının yol açtığı, elde titreme ile başlayan, kas sertliği yanı sıra denge kaybı gibi kontrolün bulunmadığı belirtiler gösteren ve yavaş ilerleyen nörolojik bir hastalıktır.


                                       HAFTAYIM 


O gece uykusunda iki arkadaşı ile Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşıyorlardı. Tabelada “Abanoz Sokağı” [28] yazan yolun girişindeki polis kulübesinin yanından kalabalığa karışarak içeri sıyrılmaya çalıştılar. Rüyada gördüğü polislerin bıyıklı yüzleri onu korkuttu, uyandı ve yeniden uyudu. Rüyanın devamını merak etti

Üç kafadar sokağın temaşa ve cümbüşüne, “Padişah macunu” veya midye dolma satan satıcıların gürültüsüne  takılmaksızın sokağın en az göze bakan, en az revaçta olan sonundaki eve yöneldiler. Yine de kapının parmaklıklarından içeriyi görebilmek için bir süre beklemeleri gerekti. Tam ki öne ulaştılar aralarından biri su koyuverdi. “Gelsene-yok indi, ben gelmiyorum”.


Arkadan “haftayım” [29] sesleri yükseldi. “Hadi bızdık ya gir ya çık!”. Sonunda “Memo” ve arkadaşlarından bu işin en deneyimlisi içeri girdiler. Memo kadınların en çirkinine, en yaşlısına yanaştı; “Hadi çık soyun, ben geliyorum”. Çirkinine yanaştı çünkü güzelinin isteklisinin çok ve zamanı az olacağından ona yüz vermeyeceğini düşündü.

Çirkini leğeniyle içeri girer. Memo göğsüne dokunmak ister, küfürü yer. “Bir de memelerimi elleyecek edepsiz. Sarka sarka bu hale geldiler zaten. Yat buraya, külotunu da ben mi çıkarayım”. Alıp içine yerleştirir; “Bızdık hemen de geldi, hadi git büyü de gel!”. Kadın söylenmeye devam eder: “Kimi sorar abla nasıldım, diğeri zevk aldın mı? diye.

Memo’nun bütün keyfi kaçmıştır. Sinir içinde uyanır.

_____________________

 [28] 1884 yılı şubat ayında şura-yı devlet kararıyla bir talimatname yayınlanarak hizmete açılan İstanbul'un ilk genelevi. Beyoğlu’nda kuruldu. Bu genelev dışında genelev açılması ise yasaklandı. Genelev Abanoz sokağında yer aldığında sokağın ismiyle anıldı. 1970 yılında genelevler Zürafa sokağına taşındı.

(29) Haftayım futbol maçlarında iki devre arasında verilen on beş dakikalık araya denir. Ancak Abanoz sokağında randevu evinin kapısında bekleyenlerin arkadakilerle yer değiştirmeleri için yapılan argo lisanındaki sesleniştir.

 


                           POLİSOMNOGRAFİ ÜÇ

Aile doktoru ondan yeniden uyku kontrolü yapmasını ister. Artık uyku odasında yatması gerekmiyordu. Küçücük cihazı nasıl takacağı kendisine gösterilir. Gece on ikiden sabah altıya kadar Polosomnografi cihazı, göğüs ve bacaklarına bağlı elektrotlarla alınan sinyalleri kaydedecekti. Ertesi gün hemşire telefonla arayıp galiba uyumayı başaramadığından sonuç alınamadığını, bu nedenle kontrolün bir kez daha tekrarlanmasını ister.

İkinci kez yapılan kontrolde beş saat 22 dakikalık uyku süresince 86 kez ağır, 78 kez de hafif nefes tutulması, saatte 31 vaka ve 178 kez kanda oksijenin azaldığı, ayaklarda da saatte 16 sıçrama gerçekleştiği belirlendi. “Oxygen seviyesinin” ise 92 ile 80 arasında olduğu tespit edildi. [30] Nefes kesilmesinin ciddi boyutlarda olduğu ve CPAP kullanımının zorunlu olduğu sonucuna varıldı.

Maskesi çok daha hafif ve kullanışlı olan CPAP cihazları hınzır gibi yetişti. Daha evvelce kullanmaya çalıştığı maskeler ağzı ile burnunu tamamen örtmekte, bu yeni maske ise sadece belli belirsiz burnunu kapsamaktaydı. Maske sadece burun deliklerini örtüğünden ve basınçlı havayı burundan aldığından ağzı açık uyumasına da gerek kalmıyordu.


İlk gece sorun yaşamadan uyuyabildi. Bacaklarında da hiçbir tedirginlik hissetmediğinden yıllardır, nerdeyse çocukluğundan beri hasret olduğu uykuya kavuştu. Sadece sabah uyandığında ağzı ve burnu kurumaktaydı. Böylece uykusuz Memo uykucu Memo’ya dönüşüverdi.

---------------------------

 [30 ] Normal bir kişide “oxygen seviyesi” nin 96-100 arasında olması gerekir. Ancak bu değerin 80’nin altına düşmesi durumunda kalp ve beyin fonksiyonlarına zarar verebilir.


                                         TERAKKİ 

O sabah spor yapmaya gitmedi. Çünkü 68 yıldır bir araya gelmediği ilk okuldan sınıf arkadaşlarıyla toplanacaklardı. Törenlerde beyaz saçlı müdire hanım ve yanında birkaç öğretmenin daha yer aldığı yüksek merdivenleri olan sarı renkte çirkin bina gözünün önüne geldi. Karanlık yağmurlu kış günlerinde kalorifer dairesinin yanında yer alan bodrum katında sıkış mıkış teneffüse çıktıkları günleri hatırladı. [31]

 

 

Oldukça heyecanlıydı. İnsanın gelecekten bir beklentisi olmayınca geçmiş anılarıyla yaşıyor diye düşündü. Bu karşılaşmanın gerçekleşmesi için uzun süredir hazırlık yapmışlardı. Whatsapp’ta bir grup açıldı, on bir kişi geleceğini yazdı. Oysa sınıf mevcudu kırk ikiydi. Bir kısmı yurt dışına yerleşmiş, bir bölümü de rahmetli olmuştu. Çoğunun da izini kaybettiklerinden kendilerine ulaşılamamıştı.

68 yıl sonra dile kolay, hiçbirinde o okul fotoğrafındaki 7-8 yaşlarındaki çocuktan bir esinti, bir iz kalmamıştı. Memo ne kadar da yaşlanmışlar diye düşündü, galiba kendini görmüyor, içindeki çocuğun sesini dinliyordu.

Aralarında sosyolog/antropolog profesörü V.A yanında bir sınıf fotoğrafı getirdi. Profesör fotoğrafta  yer alan her çocuğun adını ve sınıf numarasını hatırlıyordu. 

Meliha, Feriha, Meserret, Aliye öğretmenler, hiçbirinin adları altmış beş yıllık öğrencileri tarafından unutulmamıştı….

   


Hep birlikte yarım yamalak hatırladıkları okul marşı söylendi; “yeşille sarıdır okulun bayrağı…”

Anılar peş peşe geldi. Sınıfta bir gün öğretmenin R. B’yi derse kaldırıp “muhtarın görevi nedir?” diye sorduğunda; “yumurtlamak” yanıtını verdiğini ve ne kadar güldüklerini anlatı Memo. Diğer çocuklar onun R. B’ye âşık olduğunu söyleyip kızdırdıklarını hatırladılar. R.B o yaşlardayken bile gösterişli bir kızdı. Sonraki yıllarda ise tam rüküş bir hanımefendiye dönüşmüştü.

Valikonağı Caddesi’nde “Sünbül” apartmanında kim oturuyordu diye kafa patlattıklarında Memo şimdilerde yüksek binaların yer aldığı  o toprak yokuşun tam altında, teneke mahallesinin yer aldığını ve  sınıf arkadaşıyla bir gün tepeden aşağı indiklerinde bir sokak köpeği sürüsünün kendilerini nasıl kovaladığını, ter içinde güçlükle kurtulduğunu hatırladı. Oysa “tepeden aşağı inmeyelim, köpekler var” diyerek uyarmasına karşın arkadaşı, “biz hızlı koşup kaçarız, bir şey olmaz” demişti. Kendisi kaçabilmiş, İ.T ise o yaşlarda oldukça tombik bir çocuk olduğundan paçayı sıyıramamış ve köpeklerden bir ısırınca otuz gün midesinden kuduz aşısı olmak zorunda kalmıştı.

Görüşme sonrası her birinin duyguları aynıydı, whatsapp’a yazdıkları mesajlarda  67 yıl sonra sınıf arkadaşlarını görmekten çok memnun olduklarını ve tekrar bir araya gelmeyi arzu ettiklerini yazdılar.

-------------------------------

 [31] Söz konusu olan Teşvikiye ile Nişantaşı arasında şimdi City’s alışveriş merkezinin bulunduğu konumda yer alan Şişli Terakki Lisesi’dir. Okul  o yıllarda iki tarihi konağın bulunduğu bir alanda yer almaktaydı; Başmabeyinci Konağı’nın cephesi Teşvikiye Caddesi’ne bakardı. Halit Rıhat Paşa Konağı ise Akkavak Sokağı’ndan Şakayık Sokağa kadar uzanan büyük bir arsa içinde yer alırdı. Zamanla okulun ön bahçesinin iki yanına iki yeni bina inşa edildi, böylece oyun alanı iyice küçüldü. Sonrasında 1994-1995 yıllarında okul Levent Yerleşkesi ’ne taşınır.


                                         CPAP 

Memo evine dönerken yolda zıplayan kargaları gördü. Biri ağacın en yüksek dalından  havalandı ve nerdeyse başına değecek kadar yakınından geçti. Bu ilk değildi, o karga kendisine dadanmıştı, yavrularını koruyor ve aynı yerden her geçişinde yuvasında havalanıp pike yaparak hızla başını sıyırırcasına uçuyordu.

Memo bir de nöroloğa görüneyim dedi. Sonuçta omurilik, sinir ve kas sisteminin işleyişi ile uyku bozukluklarının uzmanı oydu. Doktor oldukça şişman biriydi ve masasına nerdeyse zor sığıyordu, ama oldukça babacandı. Memo ona uyku raporunu gösterdi, “sisteme girip gördüm. Tahammül edemiyorsun ama CPAP’ı kullanman lazım” dedi nörolog.

Memo, nefes darlığından şikâyet etti, ayakkabıları bile iliklerken yorulduğundan söz etti. “Hımm” dedi, “hepimiz yaşlanıyoruz” diye ilave etti. “Uykuda sık sık nefessiz kalıyorsun. Rapora göre bu durum sıklaştı ve ciddi bir hal aldı. Düşün, bir arabayla üç yüz kilometre gideceksin. Ama motora düzenli yakıt gelmiyor, sonunda istediğin yere varıyorsun, ama zorlanarak. Sen de uykuda sabahı buluyorsun ama bir gün bakmışsın motor yanıvermiş. Bacaklarındaki huzursuzluk mu seni uyutmayan?” diye sordu doktor. Memo gelişmeleri anlattı, aile doktorunun verdiği “Requip” [32] adlı ilacın çok iyi geldiğini söyledi. Nörolog yeniden bir EMG [33] testi yaptırmasını istedi.

 


 

Testi yapan doktor ayaklarına elektrotlara bağlandı ve giderek elektrik akımını artırdı. Doktor, “sonuçta her şey normal, hiçbir nörotik (neuropathy) bulguya rastlanmadı, periferik sinirlerde hiçbir fonksiyon kaybı yok” dedi. Oysa iki yıl önce aynı analizi yaptığında “Lumbosacral Radiculopathy” [34] teşhisi konulmuştu.

İyileşmiş miydi, kafası iyice karıştı, artık CPAP’ı da kullanabildiğinden acaba uykusuzluk sorununu aşmış mıydı? O gün rahatsızlıkları ile ilgili anılarını kaleme almaya karar verdi. İnsanlar bir şeyler yazarken yaşanmışlıklarından etkilenmezler miydi? O da bu dönem, yaşlılığın bu devresinde, onu en çok etkileyen şeyi, geçirmekte olduğu rahatsızlıkları yazmaya karar verdi. Çok sıkıcı olacaksa da kimsenin okuyup okumaması onu pek ilgilendirmiyordu.

Memo bir arayışın içindeydi. Niye üç gece peş peşe düşüp bir yerlerini kırmıştı? Burnunu kırdığı ilk geceden sonraki gece ağzından saçma sapan, anlaşılmaz kelimeler çıkmıştı. Acaba kafası gidip geliyor muydu? Önlem olarak gece evin bir ışığını açık tutmaya karar verdi. Ancak bu bir çözüm değildi.  

O düşmelerden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Bir ay boyunca sancılardan kıvrandı durdu, yatakta bir taraftan diğer tarafa dönmek imkansızdı. Kaburgalardaki kırık üç aydan önce geçmez dediler. Gerçekten üç ayın sonunda nispeten sancılar azaldı yürüyor, ancak nefes alırken göğsü sızlıyordu. Ortoped röntgene baktığında 7. omurgada bir kırık olduğunu ve bunun iyi kaynamadığından düzelmeyeceği söylendi. Herhalde iki omuzunun altından zaman zaman hissettiği ağrı bundan kaynaklanıyordu. Artı bel fıtığı ağrıları…

_____________________

[32]Requip markası altında satılan Ropinirol, Parkinson hastalığını (PD) ve huzursuz bacak sendromunu (RLS) tedavi etmek için kullanılan bir ilaçtır.

[33] Uzun hali elektromiyografi olan EMG, kasların ve kasları kontrol eden motor nöronlar olan sinir hücrelerinin sağlık durumunu belirlemek için uygulanan bir tanı yöntemidir. Vücuttaki sinirlerin ve kasların sağlıklı çalışıp çalışmadığını belirleyen EMG testi, bir sinirin kası uyarmasına yanıt olarak kas tepkisini veya elektriksel aktiviteyi ölçer. 
(34) Lumbosacral radiculopathy, bel ve kalçada uyluğun arkasından bacağa doğru yayılan ağrıya neden olan bir 
hastalıktır.



                                       PANİK ATAK

 O gün sabahtan Memo iptal edilen kredi kartının durumunu düzeltmek ve niye kullanıma kapatıldığını sormak için bankanın müşteri hizmetlerini aradı. Uzunca bir süre bekledikten sonra karşısına çıkan hanım kendini tanıttı ve baba adının ilk harflerini sordu, vatandaşlık numarasını ve kredi kartının son dört rakamını sordu. Tüm bu güvenlik soruları doğru  yanıtlandıktan sonra “sizi müşteri hizmetleri danışmanına bağlıyorum” dedi. Danışmana ulaşamadan karşısına çıkan teyp bandı; “size nasıl yardımcı olabiliriz? 1-…..2-….. dokuza kadar hizmetleri sıraladıktan sonra Memo’nun kafası karıştı. Gecikince de telefon kapandı.



Bir daha aradı, karşısına çıkan başka bir hanım; sesli mesajı “müşteri hizmetlerine bağlanmak istiyorum” şeklinde yanıtlayın dedi. Öyle de oldu, müşteri hizmetlerindeki hanım baba adının ilk iki harfini ve kredi kartı şifresini sordu. Sonra; “şimdi size bir şifre göndereceğim onu girin veya mobil telefondan gelen mesajı kabul edin” dedi. Telefonda bir tın sesi duydu ancak mesajı göremedi. Gecikince de telefon kapandı.

Memo yılmadı, üçüncü bir kez aradı, bekleme listesinde dokuzuncu sırada epeyce bekledikten sonra bağlandı. Artık deneyimli olduğundan güvenlik sorularını anında tereddütsüz yanıtladı, ancak tam ki mobil telefondan mesajı yanıtlanacaktı ki mobil telefon kitlendi, “hatalı, iletişim sağlanamıyor” yazısını görünce terlemeye, kalbi şiddetli bir şekilde çarpmaya başladı. Midesi bulanıyordu, o an bayılacağını hissetti, kolonya ile yüzünü serinletmeye çalıştılar. Artık korkudan bağırmıyordu, bir seferinde kalp krizi geçirdiğini sanarak onu ambülansla hastanede ilk yardıma götürmüşlerdi. Panik atak [35)]geçirdiğinin bilincindeydi, birkaç kez derin nefes aldı. Krizi atlatmıştı.

____________________________

[35] Panik atak, ani ve düzenli olarak bir panik ya da korku hissinin etkisi altında kalınan bir anksiyete bozukluğudur. Hemen herkes belli zamanlarda endişe ve panik hissi yaşayabilir. Bu his gergin, stresli veya tehlikeli durumlara karşı verilen doğal bir tepkidir. Ancak panik atak bozukluğundan muzdarip bir kişi için anksiyete, endişe, panik ve stres duyguları hem düzenli olarak hem de genellikle belirgin bir sebep olmaksızın ortaya çıkar.



                                       TESTİSLER 

Memo o gün uykudan gülümseyerek uyandı. Bir an için kendisini uykuda neyin gülümsettiğini hatırlamaya çalıştı. Genelde gördüğü rüyalar korkutucu oluyordu, öylesi gırgır bir düş gördüğüne şaşırdı.

Üniversiteden eski bir kız arkadaşı ile bir Kafe'de oturuyorlardı. Kendisini görmeyeli yıllar olmuştu, belki bir iki kez mahkeme koridorlarında karşılaşmışlardı, ama hepsi o kadar. Oysa sınıf amfisinde her gün samimi oldukları diğer arkadaşlarla hep bir araya gelir, derslerde birbirlerine yardımcı olurlardı. Arkadaşı hafiften şişmanlamış, yüzü kırışmıştı. Saçlarını da boyatmamış beyaz bırakmıştı. Boşanma avukatı olarak ünlenmişti, kalemlerde müdürlerle can ciğer olur, herkesle cilveleşir, sonuçta her isteğini yerine getirtirdi.

Tabi artık o cilveli halinden eser kalmamıştı, eskilerden söz ettiler, öylesine kahkahalarla güldüler ki bir ara Memo’nun eli arkadaşının bacağına gitti. “Çek elini mememden, terbiyesiz” [36 ] diye bağırıverdi ansızın arkadaşı. Ve delice gülmeye başladılar.

Anlamayanlar için not düşelim; Göğüslerin nerdeyse bacaklarına kadar sarktığı ima edilmekte.

Memo’nun gördüğü düşte gerçek payı vardı; kasların gevşemesiyle sadece kadınların göğüsleri düşmüyordu, son zamanlarda onun da göbeği sarkmıştı. Ne kadar diyet yapsa, zayıflasa o göbek inmiyordu. Daha da acıklısı yumurtalıkların sarkması ve yürürken rahatsız etmeleriydi.

Nörolog Doktor Macar’a kontrole gitti; kontrolün esas amacı yıllık prostat durumuydu, her gece 7-8 kez çişe kalkıyordu. Doktorun soyadı onu gülümsetiyordu. PSA seviyesini ölçtürmeyi unutmuştu, doktor “eğil” dedi, eline bir eldiven geçirdi ve rektal yoldan parmakla muayene etti.[37]

Memo, bir ıslaklık, kayganlık hissetti. Prostatta bir büyüme yoktu.  Yumurtalıkları soracaktı ama nasıl ifade etmesi gerektiğini kestiremedi, “testis” dese acaba doğru deyim miydi? “Taşak” pek argo geldi. “Doktor Bey yumurtalarım sarkıyor, çok rahatsız ediyorlar” deyiverdi bir anda. Dr. Macar gülümsedi; “Kopar, fırlat at, kurtul!” dedi.  [38]

___________________________________________

[36] Sarkan meme, meme dokusunun ve cildin yerçekimi, yaşlanma, aşırı kilo kaybı veya genetik faktörler gibi etkenler nedeniyle aşağı doğru sarkması durumudur.

 


[37] Bu muayenenin adı parmakla rektal muayenedir. Bu muayenede doktor eldiven giyerek parmağını rektum içine yerleştirir ve prostat bezinde kanser olabilecek herhangi bir şişlik veya sert alanı değerlendirir. 

(38] Testislerin sarkması, bu, tam manası ile "yaşamayan bilemez" denen sorunlardandır. Yaşın ilerlemesi ile erkek hastaların pek dillendiremedikleri, ama tüm yaşamlarını etkileyen bir sorun baş gösterir; testislerde sarkma! Testislerin cildi ve kas dokusu ileri yaş sebebiyle gevşediğinden artık eskisi gibi testisleri yukarıda tutmaz; sarkmaya başlar. Sarkan testisler, iki bacak arasına doğru sarkar ve hastanın yürüyüşünü zorlaştırır; çünkü sarkmış testisler iki bacak arasında sıkışır. Bu şekilde yürümek çok can sıkıcıdır. Sık sık iki bacak arasında sıkışan testisler ağrı yapar

 

                                      SARSARYAN HAN

O gece kâbus gibi bir rüya gördü. Kapıyı açıyor, karşısında üç polis görevlisi. İkisi zebani gibi, onlar susuyor zayıf, kupkuru olanı; “Hadi emniyete gidiyoruz” diyor. Ses yankı yapıyor, aynı görüntü defalarca gözünün önüne geliyor.

Onu merdivenlerden ite kaka yukarı, üçüncü kata çıkarıyorlar. İnleme sesleri kulağını yırtıyor. Yine zayıf olanı itekleyerek kulağına gürlüyor; “gir içeri!”. Bir süre kendisini fark etmemiş gibi duran amir nihayet konuşuyor; “Buradan yalnız ölün çıkar, ölün çıkar, ölün çıkar…”

Memo uyanıyor, “bu düş değildi, ben bu mekânı, binayı tanıyorum; Sirkeci’deki eski emniyet müdürlüğü binası... Birkaç yıl önce bir kitapta okumuştum; [39] Tabutluklar ve Sarsaryan Han 1944 yılında Turancılık Davası’nda göz altına alınan milliyetçi gençlerin ve komünist faaliyette bulunmakla suçlanan solcuların işkence gördükleri mekân olarak bilinmekteydi.

Bir iddiaya göre İkinci Dünya Savaşı sırasında o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Haluk Pepe Gestapo Şefi Himler’in davetlisi olarak Almanya’ya gitmiş ve orada kullanılmakta olan işkence aletlerinden birçoğunu İstanbul’a getirtmişti. Hatta bunların içinde tabutluklara bağlı, içleri keskin kelepçelerin ellere geçirildiği ve  tabut içinde bulunan tutuklular bitap düştüklerinde  bileklerinin kesilmesine dayanamayarak itirafta bulunmalarına yarayan bir alet de bulunmaktaydı. Şeytani düşünceler…

Peki bu düşün benimle ne ilgisi var diye düşündü Memo, sorgu için bu binaya alındığını hiç hatırlamıyor, ama işkenceye tutulanların çığlıkları kulaklarında yankılanıyordu. Sonrasında Sarsaryan Han iş davalarının görüldüğü adliye binasına dönüşmüş ve sık sık bu binaya girip çıkmıştı binanın karanlık geçmişinden bihaber.

1971 Darbesi ve 12 Mart Muhtırası [40] sonrası sıkıyönetim döneminde tek tek evler aranıyor, sol kitaplar bulunduranlar tutuklanıyordu. Memo aile büyüklerinden birinin arabasına yüklediği birkaç koli kitabı o yıllarda sanayi bölgesi olan ve geceleri kimselerin geçmediği Feriköy’ün arka sokaklarına atmıştı. Acaba  kitaplar bulunmuş ve bu nedenle mi emniyete götürülmüştü. Kafası karışıktı. Kısa dönem yaşamından sildiği anılar elli yıl sonra rüyalarında geri dönüyor, adeta bir yüzleşmeye zorlanıyordu. Ancak bu gördüklerini anlamlandıramıyordu.

Ertesi gece de sanki yarıda kalan bir filmin devamını izler gibiydi. Daha doğrusu öncesini… Yıl 1969, Beyazıt Meydanı’nda toplanan on binlerce genç “Bağımsız Türkiye” sloganlarıyla  Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Bir ucu Sirkeci’de bulunan kalabalığın diğer bir ucu Gümüşsuyu Caddesi’nden Taksim’e doğru yönelir.

Bir anda kıyamet kopar, kaçışanlar, ezilenler. Memo kendini Alman Elçiliği’nin karşısında bir inşaatın içine atar. O korkulu anlar gözünde bir kez daha canlanır. Uyandığında yanı başında duran cep telefonuna “Kanlı Pazar” diye yazar. O gençlik yıllarında yaşananları hatırlamaya çalışır. 


Protestoların başladığı sıra Taksim’e gelen sağ görüşlü kişiler toplu kılınan namazın ardından taçlı ve sopalı bir şekilde beklemeye koyulurlar. Polis yürüyüşçülerin yollarını keser ve küçük gruplar halinde alana girmelerine izin verir. Taksim Meydanı’na girenler burada bekleyen ve sadece iki sıra olan polis barikatını kolaylıkla aşan sağcıların sopalı, taşlı ve bıçaklı saldırılarına uğrarlar. “Komünistlere ölüm” sloganları ve tekbir getirerek saldıran sağcılar iki genci bıçaklayarak öldürürler. Toplum polisi olaylara sadece seyirci kalır.  

_________________________________-_

[39] Söz konusu kitap Rıfat N. Bali’nin “Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü” adlı eseridir. Libra Yayınları, 2011, say. 120


 [40] 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra verilerek hükumetin istifasının istenmesi ile oluşan askeri müdahaledir. 12 Mart Muhtırası, Türkiye Cumhuriyeti döneminde meydana gelmiş ikinci askeri darbedir.  Darbeyi izleyen iki yılda, sıkıyönetim askeri mahkemeleri yargılamalara başlamış; 10.000’den fazla kişi gözaltına alınmış, tutuklanmış ya da hüküm giymiştir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de idam edilmiştir.  Muhtıra sonrasında, 37 gazete ve derginin yayını tamamen yasaklanmış ya da durdurulmuş; 200’den fazla kitap yasaklanmış, yarım milyondan fazla kitap toplatılarak imha edilmiştir. Askeri savcılar ayrıca 151 sanık hakkında idam talep etmiştir. Üç siyasal parti kapatılmış, TİP’in yöneticileri ağır hapis cezalarına mahkum edilmiştir. Grev ve sendika hakları, askerlerin mevzuatta yapılan değişikliklerle sınırlandırılmış; kamu sektöründeki tüm sendikalar ile öğrenci dernekleri kapatılmıştır. Darbeden sonra hükumeti kuran Başbakan Nihat Erim Muhtıra ile Parlamento ve partiler kapatılmamış, Anayasa askıya alınmamıştır. Darbeden sonra hükumeti kurmak üzere tarafsız bir milletvekili sıfatıyla CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim seçilmiş; Erim CHP’den istifa etmiş ve bağımsız başbakan olarak darbecilerin istediği hükumeti kurmuştur. Uzun ömürlü olmayan Erim hükumetinin yerine 22 Mayıs 1972 tarihinde Ferit Melen hükumeti kurulmuş, Melen hükumeti de bir süre sonra görevi bırakınca 15 Nisan 1973-26 Ocak 1974 yılları arasında görev yapan Mehmet Naim Talu’nun kurduğu seçim hükumeti ile ülke seçime gitmiştir.

Kaynak Linki : https://hukukbook.com/12-mart-1971-askeri-muhtirasi/


 İLAÇ LİSTESİ

O sabah Memo eksik ilaçlarını tamamlamak için eczaneye uğradı. Ev ile eczane elli metre mesafedeydi ve her ay sonu oradan bir naylon torba dolusu ilaçla ayrılırdı. Eczacı cana yakın biriydi, memleket meselelerini konuşur, “bu kadar ilaç alma, iyi değil” diye tavsiyelerde bulunurdu.



O gün listede ilaçtan çok reçetesiz de kullanılan bazı ürünler vardı; ağız kuruluğu için “Biotene”, burun kuruluğu için nemlendirici bir sprey, göz kuruluğuna karşı damla, bel ağrısına karşı “Arcoxia”. Evde ilaç dolabını düzenlemek zaman isteyen ayrı bir uğraştı. Bir de mavi renkte şeffaf haftalık ilaç kutusunu düzenlemek işi vardı. Hafta geliyor, hafta gidiyordu. 

Önce ilaçlar kutularıyla düzenli olarak masaya serilirdi; on adet ilacın olması gerekirdi. Sonra her ilaçtan günde kaç adet alınacağı göz önünde tutularak haftalık miktar masaya sırasıyla yerleştirilirdi. Bu işlemden sonra sıra haftalık kutuda yer alan günlük daha ufak kutuların bölümlerine sabah, öğlen, akşam ve gece olmak üzere ilaçların dağıtılmasına gelirdi. Son işlem boşalan kutuların çöpe atılması, diğerlerinin de ilaç dolabına düzenli bir şekilde geri konmalarıydı. Bu işlem azami dikkat isterdi, bir ilacın yanlışlıkla iki misli veya eksik  alınması önemli sağlık sorunlarına yol açabilirdi. Bu nedenle de hesabın tam tutması masada fazla veya eksik bir tabletin kalmaması gerekirdi. Aksi takdirde bütün kutular açılır, tek tek kontrol edilirdi. 

Memo uyumadan önce kimi zaman kafası bir ilaca takar, yatağından kalkıp tıka basa dolu ilaç dolabından o ilacı bulur, bu arada birkaç kutuyu yere düşürüp gecenin o geç saatinde ev ahalisini uyandırır ve yatağına dönünce kat kat katlanmış birkaç lisanda yazılı prospektüsteki küçücük yazıları çözmeye çalışır, gözlüklerini takar -genelde katarak ameliyatından sonra gözlük kullanmamasına karşın- dikkatlice çoğu kimsenin önemsiz gördüğü ilacın olumlu/olumsuz etkilerini, dozunu vs. okurdu.

O gece de belli bir ilaçla ilgili mutat uğraşından sonra Memo, CPAP’ın maskesini taktı ve bir süre sonra uyuya daldı. Rüyasında yazar olduğu kesin anlaşılan biri, - sonradan elinde tuttuğu ve yüzüne çarptığı kitaptan Orhan Pamuk olduğunu anlayacaktı-, bağırıyor ve kendisini hırpalıyordu. Galiba tepesinde sallanan ampulden ve odanın loşluğundan sorgu odasında olduğunu anlamıştı Memo. Yazara saygısı çoktu, hatta son kitaplarını daha anlaşılır buluyor ve Nobel’i hakkı ile kazandığına inanıyordu.

Yazar sesini biraz alçaltarak, ama her halinden sinirlendiği belli bir tonda yeniden sordu: “Niye benim, ben diye düşündün mü hiç, cevap ver! “Ve bir kahkaha patlattı. Memo’nun kulaklarının dibinde bir ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: “Niye benim, benim?” Yazar giderek silikleşti ve ortadan kayboldu. Sadece bir toz bulutu arasından sesi geliyordu: “Sabaha kadar vaktin var, yine geleceğim, düşün.”

Memo uyandı, saat henüz sabahın beşi idi. Yeniden uyumak, aynı rüyaya dönmek istedi. Dönemeyince kendini zorlayarak kimin kendisinden ne istediğini hatırlamaya çalıştı. Şuursuzca kütüphaneye yöneldi, eli Orhan Pamuk’un Beyaz Kale kitabına yöneldi. Kitabı eline alıp gün ağarana kadar soluksuz okudu.

  




 
                                                COVİD 19

Memo sağlık sorunlarımla hem  dostlarımı  ve ailemi  üzüyorum hem de yaşama daha pozitif bakmamı engelliyorum, oysa bu budur demeli tüm rahatsızlıkların kaynağının yaşlılık olduğunu kabullenip kaportadaki aksaklıklara fazla kafayı takmadan şükürler olsun motorda bir arıza yok diye sevinmeliyim diye düşündü.

Bütün dünya korona yüzünden  kâbus gibi iki yıl yaşamış olsa da o ve eşi bir kez olsun virüse yakalanmamışlardı. Bu, beş kez aşı olmalarından kaynaklanmış olabilir miydi? Pek çok kişi de aşıya karşı çıkmış, aşılananlardan da hastalığa yakalananlar olmuştu.

İlk duyumlar 2019 yılının aralık ayında Çin, Wuhan’dan gelmeye başladı.[41] Sözüm ona virüs hayvanlardan, özellikle de yarasalardan insanlara bulaştığı bilgileri yayılıyordu. Eğer öyleyse virüs Çin tıbbında kullanılan yarasa gübresi ile bağlantılı olabilirdi. [42] Rivayet muhtelifti, bazı söylentilere göre virüs araştırmalar yapan Wuhan’daki bir laboratuvardan dışarı sızmıştı. Sosyal ağlarda tam bir bilgi kirliliği yaşanıyordu. Sonuçta Çin dünyanın öbür ucuydu. Çok kötümser olanlar dışında salgının Batı’ya ulaşabileceğine pek inanılmıyordu. Nitekim 2003 yılında SARS virüsü 774 kişiyi öldürmüş ve etkisi Uzak Doğu ülkeleri ile sınırlı kalmıştı.

Çin gelişmeleri Dünya Sağlık Örgütü ile paylaşmadı. Hatta bu konuda bilgi sızdıranlar ihbarcı sayıldı ve tutuklandı. [43]

Şubat 2020’de Çin, Hong Kong, Tayvan ve Filipinler’de virüsten ölüm haberleri gelmeye başladı ancak Avrupa’da henüz endişe edilecek bir durum yoktu. Yine de televizyon ekranlarında uzay çağı insanlarını andıran görüntüler bir ölçüde tedirginlik yaratıyordu.

______________________________


[41]  Koronavirüs pandemisi önceki gelişmeler şöyle oldu; İnsan koronavirüsleri (CoV'ler) soğuk algınlığına neden olan başlıca patojenler olarak bilinmesine rağmen, yeni bir koronavirüs türü olan SARS-CoV, 2002-2003 döneminde 29 ülkeyi kapsayan, 8098 kişiyi enfekte eden ve 774 kişiyi öldüren bir salgına neden oldu. Kanıtlar, virüsün bir hayvan koronavirüsünden kaynaklanmış olabileceğini, ancak bir şekilde insan popülasyonuna girdiğini gösteriyordu. Salgın, aynı zamanda hayvan koronavirüslerinin insanlar için potansiyel bir tehlike olabileceği anlamına da geliyordu.

2003 SARS salgınından bu yana, Çin'deki genel halk ve bilim topluluğu, Çin hükûmetini bir sonraki halk sağlığı kriziyle başa çıkmak için sistemi reforme etmeye motive eden ölümcül virüsün potansiyel geri dönüşünden endişe duyuyordu. Reformun bir parçası olarak Çin, Wuhan'da bulaşıcı hastalıkların patojenlerini ele almak için laboratuvar ağlarını genişletti. Çin CDC'nin Baş Bilimcisi Zeng Guang, salgın bilgisinin daha hızlı yayınlanmasının, Çin'in SARS salgınından öğrendiği bir ders olduğuna inanıyordu, çünkü bilgi yayımlanmaması salgını kötüleştirmişti.

İyileştirilmiş halk sağlığı sistemi ile Çin, çeşitli halk sağlığı acil durumlarıyla başa çıkmayı başardı. Meksika'dan başlayan 2009 H1N1 grip salgınıyla başa çıkmada Çin, aktif bir önleme olarak aylar içinde 100 milyon kişiye aşılar geliştirdi ve dağıttı. Doğu Çin'deki 2013 H7N9 salgını sırasında, ülkenin sağlık sistemi salgından 5 gün sonra patojeni tanımladı. Teşhis için test kitleri tasarlandı ve tanımlamadan üç gün sonra tüm ana kara illerine dağıtıldı. Aylar içinde etkili aşılar geliştirildi. Ayrıca, Çinli akademisyen Li Lanjuan ve grubu virüsün bulaşma yöntemlerini, moleküler mekanizmalarını ve etkili tedavisini ilk ortaya koyanlar oldu.

Bununla birlikte, Southern Metropolis Daily, insanların halk sağlığına daha fazla önem vermelerine rağmen, hükûmetin sağlık sistemine sağladığı finansmanın, küçük belediyelerdeki CDC'lerin personelini azaltmak zorunda kalması nedeniyle yeterli olmaktan uzak olduğunu belirtti. SARS salgınından 10 yıl sonra, solunum semptomları olduğunda çok az kişi yüz maskesi taktı ve hastaneler ateş kliniklerini kapatmaktaydıSARS'a karşı bir sonraki savaşı kazanmaya olan güvenine rağmen, 2003 yılında SARS salgınıyla mücadelede ün kazanan Zhong Nanshan, Çinli yetkililerin bir hastalık salgını hakkında halka yalan söyleyip söylemeyeceği konusunda hala muhafazakar bir tutum sergiledi.

Hayvan pazarını çevreleyen ilk vakalar, potansiyel hayvandan insana bulaşma olduğunu öne sürerken, daha sonra virüsün hasta insanlardan başkalarına bulaşabildiği bulundu. Asemptomatik hastaların virüsü başkalarına bulaştırdığı durumlar olmuştur. Çin NHC'ye göre, virüs damlacıklar veya yakın temas yoluyla bulaşırken, bazıları dışkıların da virüsün gizlendiği ve bulaştığı yer olabileceğini öne sürdü. Viral enfeksiyonun tipik semptomları ateş, kuru öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı ve pnömoniyi içeriyordu ve bunlar genellikle iki hafta kadar süren bir inkübasyon süresinden sonra gelişti. Hafif ancak bulaşıcı vakaların varlığı, salgın kontrol çabalarını karmaşıklaştırdı. Hastaların inkübasyon döneminde bile virüsü bulaştırabilecekleri de fark edildi.

2003 yılında SARS ile mücadele deneyimi nedeniyle alarma geçen Hubei Entegre Geleneksel Çin ve Batı Tıbbı Hastanesi Solunum Tıbbı Bölümü yöneticisi Zhang Jixian tarafından bilinmeyen pnömoni vakalarından oluşan bir küme gözlemlenene kadar salgın fark edilmedi. 26 Aralık 2019'da, Zhang'ın hastanesinin yakınında yaşayan birkaç yaşlı, ateşleri ve öksürükleri nedeniyle ona geldi. Çiftin göğüs kafesinin CT tarama sonuçları, akciğerlerde bilinen herhangi bir viral pnömoniden farklı olağandışı değişiklikler gösterdi. Zhang, çiftin oğlunu gördü ve benzer koşullar buldu. Aynı gün, Huanan Deniz Ürünleri Pazarı'ndan Dr. Zhang'ın gördüğü bir hasta da olağandışı koşullara sahipti.

27 Aralık'ta doktor, keşfini hastaneye bildirdi ve hastane, bunun bulaşıcı bir hastalık olabileceğini düşünerek kısa bir süre sonra Jianghan CDC'yi bilgilendirdi. Önlem olarak, meslektaşlarına koruyucu giysiler giymelerini ve benzer durumdaki hastaları kabul etmek için hastanede özel bir alan hazırlamalarını söyledi.

28 ve 29 Aralık tarihlerinde, Huanan Deniz Ürünleri Pazarı'nı ziyaret eden üç hasta daha hastanenin kliniğini ziyaret etti. Hastane, il ve belediye sağlık komisyonlarına haber verdi. Sağlık komisyonları, 29 Aralık'ta yedi hasta için epidemiyolojik araştırma yapmak üzere Wuhan ve Jianghan CDC ve Jinyintan Hastanesini atadı. Bunlardan altısı bulaşıcı hastalıklar için uzmanlaşmış bir tesis olan Jinyintan'a transfer edildi. Yalnızca bir hasta transferi reddetti. Zhang'ın keşfi büyük övgüler aldı; Hubei hükûmeti onu ve Jinyintan başkanı Zhang Dingyu'yu viral salgını kontrol etmeye katkılarından dolayı onurlandırdı.

 [42] 10 Aralık 2019'da semptomlar göstermeye başlayan ve ardından koronavirüs hastalığı için testi pozitif çıkan 57 yaşındaki bir kadının ilk hasta olabileceğini bildirdi. Doğrulanan ilk hastanın Huanan Deniz Ürünleri Pazarı'na herhangi bir ilişkisi olmamasına rağmen, dokuz gün sonra pazara maruz kalan kişilerde virüs salgını başladı. Enfeksiyon yarasadan insana geçmiş olabilir; eğer öyleyse, kullanılan yarasa gübresi ile ilgili olabilir. 26 Aralık'ta Shanghai PHC, Wuhan CDC ve Wuhan Merkez Hastanesinden bilinmeyen pnömonili bir hastadan bir örnek aldı ve daha sonra yeni bir koronavirüs içerdiği doğrulanan örnek üzerinde bir araştırma başlattı.

[43] Weibo 'in CEO'su Wang Gaofei'e göre birçok doktor yanlış bilgi yayılması konusunda Wuhan polisi tarafından uyarıldıİhbarcılardan biri olan Li Wenliang, 7 Şubatta virüsten öldü. Dr. Li'nin ölümü, hükûmete yönelik yaygın eleştirilere yol açtı.

 



                                             PANİK 

Fransa’da bulunan Çinli bir turist koronavirüs nedeniyle yaşamını kaybederken bu, Avrupa’da salgın nedeniyle gerçekleşen ilk ölüm vakası olarak kayıtlara geçti. Mısır hükümeti de virüsün kendi ülkelerinde ortaya çıktığını duyurdu ve böylece pandemi Afrika kıtasına da sıçramış oldu.

Ocak ayında  Avustralya ve İngiltere’de ilk vakıalar bildirilirken Şubat’ın ilk günlerinde hastalığın Rusya, İspanya, Belçika ve İsveç’e de sıçradığı bildirildi.

Memo televizyon haberlerinde bir gemide seyahat eden  Güney Koreli turistlerde Covid semptomları görüldüğü ve geminin İtalya açıklarında karantinaya alındığını öğrendiğinde morali bozuldu, işin ehemmiyetini kavramaya başladı. 11 Şubat günü Dünya Sağlık Örgütü hastalığı resmi olarak “Kovid-19” olarak tanımladı.

Mart ayında hastalığın Uzak Doğu’da yayılma hızı düşüş göstermeye başlarken  korona virüsün yeni merkezi Avrupa idi. İngiltere, İsviçre ve Hollanda’da Kovid 19 kaynaklı ölümlerin yaşandığı duyuruldu. İtalya’da ölüm sayısı 366’ya çıkınca bütün ülke karantinaya alındı. İsrail’de ilk Korona vakasına 27 Şubat’ta rastlandı. 10 Mart günü virüsün tespit edildiği ülkelere Türkiye de katıldı. ABD’den sonra AB de kendi coğrafyasının sınırlarını üçüncü ülke vatandaşlarına kapattı.

 

 

Tam bir panik yaşanıyordu, vaka ve ölüm sayıları her gün ikiye katlanırken virüsün ortaya çıktığı Çin’de 20 Mart günü ülke içi kaynaklı vaka görülmediği ilan ediliyordu. Pandeminin yaygınlaştığı daha ileri aşamalarında  laboratuvarda geliştirilen bu virüsü Batı’ya ihraç etmeyi planladığı ileri sürülen Çin’in virüse karşı bağışıklık sağlayan aşıyı da elinde bulundurduğu söylentileri yaygınlık kazandı.

İsrail’de 10-11 Mart günü düzenlenen Purim bayramı  kutlamaları sonrası yüzlerce insan koronaya yakalandı. Üniversiteler ve okullarda  öğretim sonlandırıldı, kalabalık yerlerin  girişlerinde vücut sıcaklığı kontrol ediliyor, el hijyenine çok dikkat edilmesi öneriliyordu.

20 Mart günü İsrail’deki ilk ölüm haberi açıklandı. Sinagoglar duaya kapatıldı, Pesah Bayramı  haftası dua amaçlı da olsa açık alanlarda bir araya gelinmesi yasaklandı.

Yalnızca mart ayı içinde dünya genelinde yaklaşık 500 bin yeni vaka tespit edilirken bu vakaları 100 bini ABD’de görüldü. Eurovision Şarkı Yarışması ve Tokyo Olimpiyatları ertelendi.

2 Nisan günü İspanya’daki ölü sayısı 10 bini geçti. Real Madrid’in stadyumu Santiago Bernabeu hastalar için kullanılmaya başlandı. İtalya’dan ölülerin konacağı yer bulunamadığı haberleri geliyordu. Almanya’da vaka sayısı 100 bini geçti. Bu arada 7 Nisan günü salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yaklaşık 76 gün boyunca uygulanan karantinanın kaldırıldığı ilan edildi.

İsrail’de 12 Nisan’da evden her türlü kamusal alana çıkışta maske takmak mecburiyeti getirildi. Toplanma yasağı ilan edildi, evlerden sadece beş yüz metre kadar uzaklaşılmasına ve eczane ile marketlere gidilmesine izin verildi. Yarım milyon kişi işsiz kaldı, pek çok kişi işini evinden yönetmeye başladı. İngiltere’de ise dönemin başbakanı Boris Johnson virüse yakalananların oranı yüzde elliye ulaştığında halkın bağışıklık kazanacağını savunuyor ve günlük normal hayatta hiçbir kısıntıya gitmiyordu.  

Sokağa çıkmanın kısıtlandığı bu dönemde Memo kendini yazı yazmaya verdi ve 14 Mart tarihinde o günkü haleti ruhiyesini yansıtan aşağıdaki yazıyı kaleme aldı:

“Kimse bir şey bilmiyor, ne Nobel tıp ödülü sahibi bilim insanları, ne dünya çapında profesörler, tam bir kargaşa hüküm sürüyor. Ne kadar sürecek, daha ne kadar yayılacak, tamamen ortadan kalkacak mı yoksa değişime (mutation) uğrayarak gelecek yıl daha da mı şiddetlenecek? Aşısı, tedavisi bulunabilecek mı ve ne zaman? Alınan hangi tedbirler yerinde ve zamanında mı?

Karşımızda bütün dünyanın takdir ettiği bir Güney Kore modeli var, bir de neredeyse “ölenler ölür, kalan sağlar bizimdir” mantığını uygulayan Büyük Britanya.

Bütün dünya BİLİNMEYEN bir düşmana karşı savaşta… Bu düşman sağ, sol ayırımı yapmıyor, ne de ırk veya din farkı gözetiyor. Herkes istisnasız topun ağzında…

Ne var ki tehlike sınırına en yakın olanlar kronik hastalar ile 60-70 yaş üstü nüfus. Sürekli dile getirilen; “Çocuklar şimdi büyükanne ve büyükbabalarınızı gözetme sırası sizde!” Doğru, çocuklar virüsü taşıyıp hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermeden büyüklere geçirebiliyorlar. Bu nedenle de belli bir yaşın üstündekiler en yaşamsal sevinçleri, torunlarını da görebilmek olanağından yoksun kalıyorlar.

 Bu noktada genç anne ve babalara görev düşüyor, sık sık ailenin büyüklerine moral aşılamak, telefonla hatır sormak, torunlarla görüntülü telefon görüşmeleri yapmalarını sağlamak. Belki de açık parklar gibi alanlarda ne kadar zevksiz de olsa iki metre mesafeyi korumaya çalışarak bir araya gelmek de olası…

İnternet üzerinden yayın yapılarak çocukların evlerinde derslerinden geri kalmamaları ve eğitimlerinden kopmamaları sağlanıyor. Keza dijital teknoloji sayesinde virüs bulaşmış kişilerin tespiti ve kimlerle temas halinde bulunduklarının izlenmesi de mümkün oluyor. 

Bu hafta içi başımdan geçen bir olayı aktarayım; doktora gittiğimde sağlık kartımı uzattım. Doktor virüs geçer endişesiyle almadı. Telefondan kartsız başvuru onayı almamı istedi. Ancak onayı almamdan sonra benimle ilgilendi.

Virüsün son derece kolaylıkla ve eşyalardan geçebildiği söyleniyor. Çin’de asansörlerin panelleri naylon ile kaplanmakta. “

 


Lokantalar kapandı, alışveriş merkezleri, sinemalar, jimnastik salonları, plajlar her yer kapandı. Evden uzaklaşma mesafesi yürüyüş ve spor amaçlı iki bin metre ile sınırlandı. Aileler birbirleriyle görüşemez oldular. Memo başlangıçta evinin iki adım yakınındaki parkta yürüyüşler yaptı, şehrin belli yerlerine yerleştirilen jimnastik aletlerinde kondisyonunu korumaya çalıştı. İlk yazıdan on gün sonra da 24 Mart’ta şu satırları kaleme aldı:


“(...) Bugün tabi durum çok daha farklı, tüm insanlık küresel bir bela ile karşı karşıya. Yine de gerekli tedbirleri aldıktan sonra, sosyal ağlarda, her yönden gelen kimi doğru, kimi yalan, moral bozucu haberlerle içimi karartıp, gereksiz abartılı korkulara kendimi kaptırmamaya çalışıyorum.

 

Son ara günümün dört saatini televizyonunda haber izlemekle geçirdim. Farkındayım ruh sağlığımı bozuyor. Tamam, işin vahametini biliyoruz, ancak hiç mi hiç, hafif de olsa umut verecek bir durum yok? Bazı istatistikler daha iyimser yorumlanamaz mı?

 

Örneğin İtalya’da ölüm oranı yüzde 7,9 iken Almanya’da sadece yüzde 0,3. Niye İtalya öyle de, Almanya değil? Almanya’da nüfusa oranla hastanelerde yatak sayısı yüzdesi çok daha fazla, İtalya’da yaşlıların oranı daha yüksek… Alman halkı ilk günden kısıtlamalara ayak uydururken, İtalyanlar durumu ciddiye almadılar.

Peki, İsrail'in durumu ne? Niye sürekli, İtalya gibi olabiliriz algı ve korkusu ile karşı karşıya bırakılmaktayız? İsrail teknolojide ileri, nüfusu yoğun olmayan küçük bir ülke. Böyle olması virüsün daha kolay kontrol altına alınmasında etkin olmaz mı?

Karar verdim artık televizyonda haber izlemeye daha az zaman ayıracağım.

 

Spor salonuna da gidemiyorum tabii ki. Olsun! Her gün yanımdan geçenlerden iki metrelik mesafeyi koruyarak, yürüyüşlere/koşulara devam ediyor, bu fırsatta da çevremi daha iyi tanıyorum. (Yakında bunun da yasaklanacağı söyleniyor). Yaşadığım semtte irili ufaklı tam dokuz tane park saydım. Bazı villaların güzelliği, farklı mimarileri göz kamaştırıyor.

 

Tabi aile içi torun, çocuk sohbetleri, hatır sormalar da, Skype’tan farklı olarak aynı anda çoklu/görüntülü görüşmelere olanak sağlayan, “Zoom” denilen aplikasyon üzerinden sürdürülüyor.

 

Kimimiz işini evden yapıyor, kimi ücretsiz izinde. Tabi zorunlu işyerlerinde ve on kişiden az personeli olan mekânlarda çalışmasına izin verilen bir kesim de var. Bir de 65-70 yaş üstü emekliler… Herkes yeni yaşam koşullarına ayak uydurmaya çalışıyor. En ürkütücü olanı şimdiden yarım milyona ulaşan işsiz sayısı… Ekonomik bilanço oldukça ağır olacak…

 

‘Koronavirüs sonrası kartlar yeniden dağıtılacak’, ‘yaşadığımız yerküre eskisinden çok farklı olacak’ türünde kehanetlerde bulunmak istemiyorum. Her halde gelecekte de, günümüzde olduğu gibi adımımızı dışarı atmadığımız, çalışma hayatının internet üzerinden sürdürüldüğü, eğitimin bu yöntemle gerçekleştirildiği, hatta demokrasinin bile kurallarının farklılaştığı bir yaşam tarzından şimdilik uzaktayız umarım!... Fütüristlerin öngörülerinin aksine…

 

Hatırlıyor musunuz, bir zamanlar denize gider, alışveriş merkezlerinde gezinir, lokantalarda yemek yerdik” türünden nostaljik sözlerin telaffuz edildiği çok farklı bir dünyadan…

Yaşlıların evlerine kadar yiyecek taşıyan gönüllüleri, balkonlardan birlik ve beraberlik şarkıları söyleyen halkı, bu günlerde hayatlarını tehlikeye atarak hastanelerde hizmet veren doktor ve sağlık personelini gördükçe el ele olmasa da yürek yüreğe, sevgi dolu insanların dayanışması henüz insanlık ölmedi dedirtiyor bizlere…”

 



Memo da herkes gibi gün be gün Worldometer üzerinden her memlekette hastalığa yakalananların ve ölümlerin sayısal durumlarını izliyor, bazı sonuçlar çıkarmaya çalışıyordu. Avrupa’daki diğer ülkelere göre Kıbrıs ve İsrail’de pandeminin yavaş seyretmesinin sebebi her iki ülkeye karadan ulaşımın olmaması mıydı acaba?

 

Koronaya yakalanma şüphesi taşıyanların test yaptırmaları zorunluluğu getirildi. Başlangıçta test istasyonlarında uzun kuyruklar birikirken bunun da önüne geçildi. Memo, koronanın son dönemlerinde herkes eczanelerden testleri edinerek bunları evde uygulamaya başladığını hatırladı. Nitekim başlangıçta maske bulmakta da zorluklar yaşanmıştı.

 


Testlerin ve doğru verilerin önemi şundan kaynaklanıyordu. Sadece hastaların sayıları değil her hastanın virüsü kaç kişiye ulaştırdığı önem taşımaktaydı. Virüsün yayılma oranı örneğin 2’den bire düşmekte ise bu salgının hız kestiği diğer bir deyişle her hasta iki kişiye virüsü yapıştırırken bu rakamın bire düştüğü anlamına geliyordu.

 

18 Nisan’da İsrail’de Korona’dan iyileşenlerin sayıları virüse yakalananları geride bırakmaya başladı. Bu olumlu bir gelişmeydi. Peyderpey kısıtlamaların kaldırılmasına gidildi, örneğin okullarda derslerde maske takma mecburiyeti kaldırıldı. 27 Mayıs’ta lokanta, kafe ve oteller belli kurallara bağlı kalmaları koşuluyla yeniden faaliyete başladılar.

 

Mayıs ayı sonunda salgının yükselişe geçmesine rağmen belli kurallar çerçevesinde düğün gibi törenlere izin verildi. Temmuz ayı başında yeniden kalabalıkların sayısında sınırlamalara gidildi.

                                                         

                                                    AŞI


Epideminin başından beri tek kurtuluşun aşı ile olabileceği ve böylece salgını önünün alınabileceği konuşuldu. Tek ümit aşının bulunmasıydı ancak bunun da oldukça zaman alacağı düşünülmekteydi. Bir aşının onay alması bile binlerce kişide uygulanacak deneylere ve zamana ihtiyaç gösterecekti. Dünya Sağlık Örgütü 18 aydan kısa bir süre içinde bir aşının piyasaya çıkmasının beklenmediğini açıkladı.

 Ancak her şey umulandan çabuk gerçekleşti. Ağustos 2020'de, Sputnik V Vac adlı bir Rus aşısı Rusya'da tescil edildi. Uluslararası bilim çevreleri, Gam-COVID-Vac aşısına dair klinik testlerin yayımlanmamış olmasından ötürü aşının Rusya'da tescillenmesine tepki gösterdi. 

Nisan ayında, bir aşının acil kullanım protokolleri kapsamında 12 aydan daha kısa bir süre içinde veya 2021'in başlarında mevcut olabileceği belirtildi. 

 


İnsanları etkileyen Coronaviridae ailesindeki virüsler için aşı geliştirmeye yönelik önceki projeler, şiddetli akut solunum sendromu (SARS) ve Orta Doğu solunum sendromunu (MERS) hedefliyordu. SARS ve MERS'e karşı aşılar insan dışı hayvan modellerinde test edilmişti

2020'nin başlarında dünya çapında hızla artan COVID‑19 enfeksiyon oranı, uluslararası ittifakları ve hükûmetin kısa zaman çizelgelerinde birden çok aşı yapmak için kaynakları acil olarak organize etme çabalarını teşvik etti.

ABD ilaç firması Pfizer ile Alman ortağı BioNTech 11 Aralık 2020’de acil kullanım onayı, ardından da tam onay aldı.

COVID‑19 için geliştirilen birçok aşı teknolojisi, halihazırda kullanılan aşılar gibi değildir, COVID‑19 enfeksiyon mekanizmalarında "yeni nesil" stratejiler kullanılmaktadır. 

İsrail'de aşılama 19 Aralık'ta Pfizer-BioNTech aşısı ile başladı. İlk aşıdan kısa bir süre sonra etkinin pekişmesi için ikinci bir aşının yapılması gerekiyordu. Bu konuda bazı tereddüt ve endişeler vardı. Hatta aşıya karşı dünyanın pek çok yerinde karşı bir akım da gelişti.  Bazı yaşlılar yurdunda vaka sayısının artması üzerine aşılamanın önce yaşlılardan ve bağışıklık yönünden zayıf kimselerden başlanmasına karar verildi. Çocuklar yönünden ABD’de yeterli deneyler henüz gerçekleşmediğinden ve onay alınmadığından 16 yaş altı çocuklar aşılanma kapsamına alınmadı.

 2020 yılının aralık ayında İngiltere’de Koronavirüs’ün yeni bir varyantı ortaya çıktı: Alfa.

 Aşı yarışında İsrail'in başarısı dört sebebe bağlanıyordu: Erken sipariş, dağıtımın dijital yürütülmesi, arz zincirinin genişletilmesi ve aşıya piyasanın üzerinde ödeme yapılması.

Pfizer’in başında Albert Bourla [44] adlı bir Yahudi bulunuyordu. Burla, Netanyahu ve sağlık bakanlığının diğer yetkilileri ile uzun telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Aralarındaki ilişkinin samimiyeti aşı sevkiyatında İsrail’e öncülük tanınmasında bir etken olabildiği düşünülebilir. Ancak İsrail’in küçük bir ülke olmasının  ve uygulama açısından öncü rolü üstlenmeye uygunluğu, sağlık sisteminin kitle aşılamasına karşı hazırlıklı alt yapıya sahip bulunması da Pfizer için bir tercih sebebi olmuş olabilirdi.

Türkiye ilkin 25 Kasım 2020 tarihinde COVİD-19 aşısı için Sinovac firması ile anlaşmaya varıldığını ve 10 milyon doz aşı temin edileceğini açıkladı. 30 Aralık’da ilk parti CoronaVac aşıları havayolu ile getirtildi. Ancak bu miktarın 80 milyon nüfuslu bir ülkede çok yetersiz kalacağı açıktı. Bunun üzerine  oldukça gecikmeli olsa da  2021 yılının Nisan ayında Rusya’dan 50 milyon doz  Sputnik V aşısı almak üzere anlaşma imzalandı. Oysa bu aşı sadece Rusya’da tescil edilmiş ve zorunlu deneyler yapılmadığından uluslararası bir tanınmışlık kazanmamıştı.

Sosyal ağlarda yayılan ve Rus aşısının etkisiz olduğu söylentilerine karşı Anadolu Ajansı Sputnik V’nin dünyanın en etkili üç aşısı arasına girdiği ve dünyada 60’ın üzerinde ülkede tescillendiği haberini verdi. Sonuçta Türkiye’de tercihe göre  Pfizer’in aşısını da kullanabileceği kararına varıldı. 

 2021 yazında yaşam nerdeyse normale dönmesi üzerine pek çok kimse, Memo gibi “galiba bu illetten kurtuluyoruz” diye düşündü. Türkiye’de 65 yaş üstü insanlara belli saatlerde hala sokağa çıkma yasağı uygulanırken İsrail’de pek çok kimse yurt dışına seyahatlere çıkıyordu. Hatta uçaklarda maske bile takılmamaktaydı. Ancak virüs pes etmiyor, bağışıklık kazanıldığında o da kendini yeniliyor yeni varyasyonlarla ortaya çıkıyordu. Bir dalga bitiyor yeni bir dalga başlıyordu.

 


[44] Albert Bourla Selanikli bir Yahudi'dir. 1961 yılında Yunanistan’da doğdu ve Aristotle University of Selanik'te veterinerlik eğitimi gördü. ABD’de biotechnology organizasyonların ve Pfizer Foundation’un üyesi ve Pfiezer’in CEO’su görevinde bulunmaktadır.

 



Dünya üç yılı aşan bir süre Korona ile cebelleşti. Bu illet canlı bir organizma gibi sık sık şekil değiştirerek varlığını sürdürdü. Tam ki gücünü yitirdi yeni bir varyant olarak ortaya çıktı.

Sonuçta dünya genelinde 13 Nisan 2024 yılı verilerine göre 704,753,890 kişi bu virüse yakalandı 7.010.681 kişi öldü. Listenin başında 704,753,890 vaka ve 7.010,681 ölümle ABD yer aldı. Listenin 11. sırasında yer alan Türkiye’de 17,232.066 vaka ve 102.174 ölüm, 31. sırada yer alan İsrail’de 4,841.772 vaka ve 12,707 ölüm gerçekleşti. (Tam listeye Worldometer’den ulaşıla bilinir).

Korona her virüs gibi tamamen yok olmadı. 2024 yılında da halen pek çok Korona vakasına rastlanılmakta. Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona tablosu sonrasında birden çok varyant görüldü. JN1.[45] varyantı da bunlardan biri. Omicron varyantının alt varyantlarından oluştuğu bilinen JN1 2022 yılının sonlarına doğru ortaya çıktı. Diğer varyantlar gibi ölümcül olmayıp bir grip gibi hissedilmekte ve çoğu kimse test yapmadığı takdirde koronaya yakalandığının bile farkında olmamaktadır.

Memo ise ortaya çıkışından tam üç yıl sonra 2024 Haziran ayında kendini çok halsiz hissetti, bütün vücudu sanki dayak yemiş gibiydi. Evde Antijen Rapid Kit ile test yaptığında iki kırmızı çizgi belirdi ve nihayet sonunda virüse yakalandığını anladı.

Yüksek ateş iki gün içinde düştü, nezle, ciğerlerini parçalarcasına bir öksürük ve nefes almada zorlanma. Hiç de söylendiği gibi gribe benzemiyor diye düşündü.

                                                    

                                          SON DÜŞÜŞ

Memo geceyi yarı uykulu yarı uyanık geçirdi. Gördükleri düş müydü yoksa geçmiş anılar gözünde mi canlanıyordu? Büyükada ile Heybeliada arası Fenerbahçe, Paşabahçe vapurlarıyla yolculuk on beş dakika sürerdi, hatta bu hatlarda seferden kaldırılan deniz otobüsleri ile yolculuk beş dakikayı geçmezdi. Yörükali'den, Değirmen Plajı’ndan denize atlayıp Heybeliada’ya kadar yüzenler bile vardı.  Buna rağmen Memo çocukluğunda ve de gençliğinde bir kere dahi merak edip Heybeliada’ya gitmemişti. Büyükada'sı ona yeter de artardı bile. Dünyası orasıydı, dört aylık yaz tatili döneminde bir gün olsun adasından ayrılmayı istemez, çok zorunlu kalıp İstanbul’a inmesi - İstanbul'a gidilmez inilirdi- gerekirse bu da bu ona zül gelirdi.

Bu düşüncelerle Memo kendini Heybeliada’nın Çamlı Limanı’nda buldu. On iki yaşındaydı, yanı başında üç arkadaşı, birinin elinde futbol topu. Bağcığı sökülmüş olan ayakkabısını bağlamak için ayağını çam ağacına yaslamasıyla çığlığı bastı; “Kurtarın beni!!!” Ayağı burkulup ters dönmüş, vücudu bütün ağırlığıyla bir yana yüklenince bacağı orta yerinden kırılmıştı. Rüyasında Memo o acıyı yeniden yaşar gibi oluverdi ve uyandı.

Çocukken iki kolunu ve iki bacağını da kırmıştı. Sonra üç gece yataktan düşüp burnunu ve omurgasını kırmıştı. Bu sefer güpegündüz yolda, biraz acele edip kayınca, omuzu kırılıp yerinden çıkıverdi. Ayağı kayınca adeta havada uçtu, yere kapaklanıyorum, “başımı korumam lazım” diye düşündü, ellerini uzattı ve o inanılmaz acıyla çığlığı bastı. Çevredeki gençler başına üşüştü, kendisini bir iskemleye oturtmaya çalıştılar. Ne mümkün, acıdan ortalığı çınlatıyor, “ambülans çağırın” diye haykırıyordu.

Hastanenin acil bölümünde herkes onun gibi sancıdan kıvrananlarla doluydu, dakika başı sedye ile yaşlı genç, genellikle yaşlı birileri getiriliyordu. İçinde morfinle sakinleştiriciler içeren serumun bağlanmasıyla Memo’nun acısı bir dem olsun hafifledi. Kan analizleri, EKG, Röntgen, akabinde CT çekildi, kürenin (Humus başının) yuvadan (Glenoid) çıkması ile omuz çıkığının oluştuğu ve Glenoid’de kırık olduğu tespit edildi (46). Doktorlar aralarında istişare ederek ameliyata gerek olmadığına karar verip uyutarak çıkan omuz yerine yerleştirildiler. Tabi kırık için yapacak bir şey yoktu. Sonrasında aylarca süren fizik tedavi süreci.

_____________________

46) Bu yaralanma ilk kez oluyorsa genellikle travma sonrası görülür. Bazen travma dışı sebepler örneğin epilepsi nöbetleri de sebep olabilir. Bu eklem çıkığı olabilmesi için labrum dediğimiz yapının yani omuz eklem kapsülünün yırtılması gerekir. Genellikle ön kapsül yırtılır ve humerus başı öne çıkar. Epilepsi nöbeti veya elektrik çarpması gibi durumda arka kapsül yaralanır ve humerus başı arkaya çıkar.

En sık ön ve aşağı olmak üzere bazen de arkaya doğru omuz çıkıkları görülür. Şiddetli ağrı ve hareket kısıtlılığı oluşturduğu için gürültülü bir tablodur ve acil başvurusu gerektirir. Bazı omuz kırıkları travmanın şiddetine bağlı olarak kırıklar ile beraber gerçekleşebilir. Bu duruma omuzun kırıklı çıkığı denir. Omuz eklemi; kol kemiği ve kürek kemiğinin arasında eklemdir.


SON DÜŞ

Sağ eli karıncalanıp uyuşuyordu. Artık Google ile sağlık konularından oldukça içli dışlı olmuştu. Hekimler “internet, bilgileri sizleri yanıltır” demelerine, hatta “internette şöyle okuduydum” denildiğinde kızmalarına karşın Memo yine de ChatGPT'ye sormaktan kendini alamadı. Zaten gözüne de uyku girmiyordu, yanı başında duran Iphone’a uzandı.

 ChatGPT'de; “Sağ elde hissedilen uyuşukluğun sıklıkla rastlanan nedeni karpal tünel sendromudur.” [47] diye yazıyordu. Ayrıca elinin başının üstünde tutan hastanın aynı karıncalanma ve uyuşma belirtileri hissettiği takdirde karpal tünel sendromu yaşadığının anlaşılacağı ifade ediliyordu. Memo söylenen deneyi yaptı, neyse ki böylesi bir sendroma yakalanmadığını anladı.  

Biraz kitap okudu ve uykuya kaldı. Acilde, makineye bağlıydı, uyutulmuştu. Elleri ve bacakları da bağlıydı. Yan taraftan gelen yüksek konuşma sesleri başının içinde yankılanıyor, onları susturmaya çalışıyor, bağırıyor ama sesini duyuramıyordu. Ansızın yandaki hastanın refakatçisinin elindeki stres topunu kaptı, vermem diye bağırdı ama duyuramadı. Adam topunu geri istiyordu...Bir aydır tepki vermiyor. Bitkisel hayata [48]geçmişti, beyin bütünüyle faaliyetini durdurmadığından o yanı başında endişeli ve gözü yaşlı bekleyen ailesinin varlığını hissediyor ancak onlarla iletişim kuramıyordu. Konuşuyor ama sesi çıkmıyordu.

Bağırıp çağırmaya başladı, didinirken her iki bacağını da sabitlendiği yerden kurtardı, tepiniyordu, serum iğnesi yerinden çıktı, hemşireler başına üşüştüler. Memo çevresine emirler yağdırıyor, ağrılar içinde yatan, sızlanan diğer hastaları susturmaya çalışıyordu.

Memo uykusundan yine kan ter içinde uyandı, daha güneş ağarmamıştı Saate baktı 4.30. Bu düşü niye görmüştü? Yanı başında duran sudan bir yudum aldı, ağzı yine iyice kurumuştu. CPAP cihazını başından çıkarıp yanı başındaki küçük komodin üzerine bıraktı. Çişi geldi, fazla ses etmemeye çalışarak banyoya yöneldi. Yatağına geri döndüğünde düşünde aynı sahne yeniden canlandı; etrafında birkaç hemşire toplanmıştı. Doktor olanı; “Ölüm saat 4.35’te gerçekleşti” diye belirtti ve ameliyathaneyi terk etti. Memo’nun son duyduğu buydu, gözünden bir damla yaş indi. Artık gözleri de yaşlanmayacaktı. Ertesi gün haberlerde üç kişinin daha “Batı Nil Hurması” ndan [49] öldüğü duyurulacaktı.  

O gece çakallar sabaha dek bebekler gibi ağladılar.

 


[46] JN1 varyantı, omicron XBB.1.5 varyantından ayıran 30'dan fazla mutasyona sahip olan BA.2.86'dan türeyen ve pirolaya nazaran fazladan bir mutasyona sahip olan SARS-CoV-2'nin bir alt varyantıdır.  Spike proteinleri de virüsün insan hücrelerine tutunmasına neden olduğu için SARS-CoV-2'nin insanlara bulaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle de BA.2.86'nın spike proteininde yeni bir Covid-19 mutasyon olarak kabul edilmektedir.  Belirtileri ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı, kas ve vücut ağrıları, yorgunluk ve baş ağrısıdır.

[47] Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin üç parmağını tutan ilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk 3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk ve güçsüzlükle kendini gösterir.

 

 

[48) Bitkisel hayat komadan farklıdır. Koma. Hem farkındalıktan hem de uyanıklıktan yoksun bir durumdur. Bitkisel hayattaki hastalar komadan çıkmış olabilir, ancak yine de farkındalık kazanmamış olabilir. Farkındalık kendisinin ve çevresinin bilincinde olma halidir.

 

[49] Batı Nil Hummasına Batı Nil Ateşi de denmektedir Batı Nil Ateşi sivrisinekler tarafından insanlara bulaşan viral bir hastalıktır. Enfeksiyon genellikle hastalık belirtisi göstermeden ilerler. Olası hastalık belirtileri grip benzeri semptomlar ve deri döküntüsüdür. Nadiren beyin zarında, beyinde veya diğer organlarda iltihaplanma gelişir. Batı Nil Virüsü (BNV) tropik ve ılıman iklimlerde bulunan bir virüstür. İlk olarak 1937 yılında Uganda'nın Batı Nil Bölgesinde görülmüştür. Batı Nil Virüsü enfeksiyonu Zoonotik hastalıklardandır ve son 10 yılda dünyada ve ülkemizde salgınlar yaparak görülmeye başlamıştır.

BNV ilk olarak 1937 yılında Uganda’da Batı Nil bölgesinde bir kadında izole edilmiştir. Kuşlarda (kargalar ve güvercinler), ilk defa 1953 yılında Nil Deltasında tanımlanmıştır.

Daha önce Amerika kıtasında görülmeyen hastalık, İsrail ve Tunus’ta dolaşımda bulunan BNV 1999 yılında New York’a muhtemelen uçaklarla taşınan sivrisinekler aracılığıyla ulaşmasıyla, ilerleyen yıllarda Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nde yayılan büyük ve dramatik bir salgına neden olmuştur. Hastalıkla ilgili en büyük salgınlar Yunanistan, İsrail, Romanya, Rusya ve ABD’de görülmüştür.

BNV’nin yaşam döngüsünde, yabani kuşlar ana konaktır. Kuşlardaki viremi dönemi sivrisineklerin virüsü almasında kritik bir öneme sahiptir. Virüs, sivrisineklerin tükürük bezlerine yerleşir ve ardından sivrisineklerin sokmasıyla insanlara ve atlara bulaşır.



                      

                        VEFAT SONRASI AI KAYITLARI

Sürekli tuvalet dışına çiş yapmak neden kaynaklanabilir? Tedavisi var mı? Nasıl önlenebilir ve ne yapmalı?

İşte bazı olası nedenler ve çözümler:

1. Tıbbi Sebepler

  • İdrar yolu enfeksiyonu, mesane taşları veya diyabet gibi sağlık sorunları, kişinin veya hayvanın idrar kontrolünü zorlaştırabilir.
  • Ne yapmalı? Bir veteriner ya da doktora başvurarak, muayene ve gerekirse idrar tahlili yaptırabilirsiniz. Tedavi, altta yatan sağlık sorununun durumuna göre planlanır.

2. Davranışsal Sebepler

  • Köpekler/Kediler için: Yeni bir ev, stres, korku, başka bir evcil hayvanın varlığı veya bölge işaretleme içgüdüsü gibi faktörler idrar sorunlarına neden olabilir. Kedilerde tuvalet kabının yeri veya temizliği de önemlidir.
  • Çocuklar için: Çocuklar, tuvalet eğitimi sırasında alışma zorlukları yaşayabilir veya duygusal bir stres altında olabilir.
  • Ne yapmalı?
    • Evcil hayvanlar için tuvalet alışkanlığı eğitimi, pozitif pekiştirme yöntemleri ile pekiştirilebilir. Stres faktörlerini azaltmaya çalışmak da önemlidir.
    • Çocuklar için sakin ve sabırlı bir yaklaşım benimseyin. Onlara rehberlik ederek tuvalet alışkanlığı kazanmalarına destek olun.

3. Çevresel Faktörler

  • Evcil Hayvanlar için: Tuvalet kabının uygun konumda ve her zaman temiz olduğundan emin olun. Kediler, tuvalet kabı kirliyken dışarı yapmaya meyilli olabilir.
  • Ne yapmalı? Düzenli olarak temizlenen, sessiz ve kolay ulaşılabilir bir alan sağlayın.

4. Hormonal Nedenler

  • Özellikle erkek köpek ve kedilerde, ergenlik döneminde bölge işaretleme davranışı görülebilir.
  • Ne yapmalı? Kısırlaştırma, bu davranışları azaltabilir.

Önlem ve Tedavi

  • Evcil hayvanlar için: Düzenli veteriner kontrolleri ve doğru tuvalet eğitimi sağlanabilir. Sabırlı olun, streslerini azaltmaya çalışın.
  • Çocuklar için: Rutin oluşturmak, ödül sistemleriyle pozitif pekiştirme uygulamak, onları cesaretlendirebilir.

Eğer bu yöntemler etkili olmazsa, bir veteriner veya çocuk gelişim uzmanından yardım almanız faydalı olacaktır.

Peki tuvalet dışına çiş yapan çocuk veya köpek değil 80 yaşında bir insansa ne yapmalı?

80 yaşında bir kişinin tuvalet dışında idrar kaçırması, genellikle yaşa bağlı fiziksel veya zihinsel değişikliklerden kaynaklanabilir ve bu durum yaygındır. Sebepler ve çözüm yolları aşağıdaki gibi olabilir:

Olası Nedenler

1.    Yaşla İlgili Fiziksel Değişiklikler:

o   Yaşla birlikte, mesane kontrolü zayıflayabilir. Kasların güçsüzleşmesi ve mesanenin daha çabuk dolup boşalması, idrar kaçırmaya yol açabilir.

2.    İdrar Yolu Enfeksiyonları (İYE):

o   İdrar yolu enfeksiyonları yaşlılarda yaygındır ve idrar kaçırma, idrar sıklığında artış gibi belirtilerle kendini gösterebilir.

3.    Demans veya Alzheimer:

o   Yaşlı bireylerde demans gibi nörolojik durumlar, mesane kontrolünü ve tuvalet ihtiyacını anlama yetisini etkileyebilir.

4.    Prostat Sorunları (Erkeklerde):

o   Erkeklerde prostat büyümesi, mesaneye baskı yaparak idrar yapma zorlukları veya kaçırmaya neden olabilir.

5.    İlaç Yan Etkileri:

o   Bazı ilaçlar idrar kontrolünü zorlaştırabilir. Özellikle tansiyon, kalp veya uyku ilaçları mesane kontrolü üzerinde olumsuz etki yaratabilir.

Ne Yapmalı?

1.    Tıbbi Destek Alın:

o   Doktora Başvurun: İdrar kaçırmanın nedeni doğru bir şekilde belirlenmelidir. Doktor, mesane kontrolünü sağlamak için fiziksel muayene, kan ve idrar testleri isteyebilir.

o   Tedavi Seçenekleri: Doktorlar idrar kaçırmaya yönelik çeşitli tedaviler önerebilir, örneğin:

§  Mesane eğitimi veya egzersizleri: Kegel egzersizleri gibi mesane kaslarını güçlendiren yöntemler önerilebilir.

§  İlaç tedavisi: Bazı durumlarda, idrar kontrolünü artıran ilaçlar reçete edilebilir.

§  Cerrahi çözümler: Ciddi vakalarda, mesaneye yönelik küçük cerrahi müdahaleler de yapılabilir.

2.    Kişisel Bakım ve Çevresel Düzenlemeler:

o   Tuvalet Yakınlığı: Tuvaletin kolay ulaşılabilir bir yerde olduğundan ve evin her yerinde yeterli aydınlatmanın bulunduğundan emin olun.

o   İdrar Kaçırma İç Çamaşırları: Emici iç çamaşırları, kişinin rahat hissetmesini sağlayabilir ve çevre temizliğini kolaylaştırır.

3.    Sıvı Alımını İzleme:

o   Gereksiz Sıvı Alımını Sınırlama: Özellikle yatmadan önce fazla sıvı tüketimini sınırlandırmak faydalı olabilir, ancak sıvı alımını kısıtlamak dikkatli yapılmalıdır, çünkü yaşlı bireylerde dehidrasyon (susuz kalma) riski yüksektir.

4.    Tuvalet Rutinleri Oluşturma:

o   Gün içinde belirli aralıklarla tuvalete gitmeyi hatırlatmak veya düzenli aralıklarla tuvalete yönlendirmek, idrar kaçırma durumlarını azaltabilir.

Bu önerilerle birlikte, sağlık profesyonelinin rehberliğinde alınacak önlemlerle idrar kaçırma yönetilebilir hale gelebilir.

 Sırtımın sol tarafı bele yakın içerden ağrıyor. Bel fıtığı veya başka ne olabilir?

Sırtın sol tarafında, bele yakın hissedilen ağrılar birçok farklı nedene bağlı olabilir. Bel fıtığı bu nedenlerden biri olsa da, ağrının kaynağını belirlemek için diğer olasılıkları da göz önünde bulundurmak önemlidir. İşte bazı olası nedenler:

1. Bel Fıtığı

  • Omurga disklerinde deformasyon veya fıtıklaşma sinirleri etkileyebilir ve sırt ağrısına yol açabilir.
  • Ağrı genellikle bacaklara yayılabilir, uyuşma veya karıncalanma hissi eşlik edebilir.

2. Kas Gerilmesi veya Zorlanma

  • Ağır kaldırma, yanlış duruş veya ani hareketler sırt kaslarında zorlanmaya neden olabilir.
  • Bu tür ağrılar genellikle hareketle artar.

3. Böbrek Problemleri

  • Böbrek taşı, enfeksiyon veya iltihaplanma (örneğin, piyelonefrit) sırtın yan tarafında ağrıya neden olabilir.
  • İdrar yaparken yanma, sık idrara çıkma veya idrarda kan gibi belirtiler eşlik edebilir.

4. Siyatik Sinir Sıkışması

  • Belden başlayıp kalça ve bacaklara doğru yayılan ağrılar siyatik sinirin sıkışmasından kaynaklanabilir.

5. Sindirim Sistemi Sorunları

  • Mide veya pankreasla ilgili sorunlar (örneğin, pankreatit) sırtın sol tarafında ağrı hissedilmesine neden olabilir.

6. Kaburga Kası veya Sinir Sıkışması

  • Kaburga çevresindeki kasların gerilmesi veya interkostal sinirlerin sıkışması lokalize sırt ağrısına yol açabilir.

7. Stres ve Duruş Problemleri

  • Kronik stres, kas gerginliğine neden olabilir. Yanlış oturma veya ayakta durma alışkanlıkları da ağrıyı tetikleyebilir.

Ne Yapabilirsiniz?

  • Dinlenme ve sıcak/soğuk uygulama: Kas ağrılarında rahatlama sağlayabilir.
  • Hafif egzersiz: Bel fıtığına bağlıysa, germe hareketleri faydalı olabilir.
  • Hidratasyon: Böbrek sorunlarından şüpheleniyorsanız bol su içmek yardımcı olabilir.

Ne Zaman Doktora Başvurmalı?

  • Ağrı uzun süre devam ediyorsa.
  • Ağrıya ateş, kilo kaybı, bacaklarda uyuşma/karıncalanma eşlik ediyorsa.
  • İdrar yaparken zorlanma, kanama veya karın ağrısı varsa.

Kesin bir teşhis için bir fizik tedavi uzmanı, ortopedist veya dahiliye uzmanına görünmeniz önemlidir. Gerekirse kan tahlili, idrar testi veya görüntüleme (MR/ultrason) gibi tetkikler yapılabilir.

 Kaç çeşit deri kanseri var bilgi verir misin?

Deri kanseri üç ana türe ayrılır:

1. Bazal Hücreli Karsinom (BCC- Basal Cell Carcinoma)

Özellikleri:

  • En yaygın deri kanseri türüdür.
  • Yavaş büyür ve nadiren vücudun diğer bölgelerine yayılır (metastaz yapmaz).
  • Genellikle güneşe maruz kalan bölgelerde (yüz, boyun, eller) görülür.
  • Ciltte inci gibi parlak, kabarık lezyonlar veya yaralar şeklinde ortaya çıkabilir.

Tedavi Yöntemleri:

  • Cerrahi eksizyon: Kanserli dokunun çıkarılması.
  • Mohs mikrocerrahisi: Özellikle yüz gibi estetik açıdan önemli bölgelerde tercih edilir.
  • Kriyoterapi: Dondurma yöntemiyle hücreleri yok etme.
  • İmmünoterapi veya topikal ilaçlar: Küçük lezyonlar için kullanılabilir.

2. Skuamöz Hücreli Karsinom (SCC- Squamous Cell Carcinoma)

Özellikleri:

  • İkinci en yaygın deri kanseri türüdür.
  • Büyüme hızı BCC’den daha fazladır ve nadiren de olsa yayılabilir.
  • Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalma, sigara kullanımı ve bağışıklık sistemi zayıflığı riski artırır.
  • Kırmızı, pullu lezyonlar, kabuklu veya ülserleşmiş yaralar şeklinde ortaya çıkabilir.

Tedavi Yöntemleri:

  • Cerrahi eksizyon veya Mohs cerrahisi
  • Radyoterapi: Cerrahi uygulanamayan durumlarda kullanılır.
  • Kriyoterapi ve elektrokoterizasyon: Küçük lezyonlarda uygulanabilir.

3. Melanom

Özellikleri:

  • En tehlikeli ve agresif deri kanseri türüdür.
  • Derideki melanosit hücrelerinden gelişir, hızla yayılabilir ve metastaz yapabilir.
  • Güneş ışığı, solaryum kullanımı ve genetik faktörler riski artırır.
  • Asimetrik, düzensiz kenarlı, renk değişimleri olan benler şeklinde görülebilir.

Tedavi Yöntemleri:

  • Erken evrede cerrahi eksizyon
  • İleri evrelerde kemoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler
  • Radyoterapi (bazı durumlarda destekleyici tedavi olarak kullanılır)

Önleme Yöntemleri:

  • Güneş ışınlarından korunmak (güneş kremi kullanımı, gölgede durma, şapka ve uzun kıyafetler giymek)
  • Solaryumdan kaçınmak
  • Cilt değişikliklerini düzenli olarak takip etmek ve şüpheli lekeleri bir dermatoloğa göstermek
  • Sağlıklı beslenme ve sigaradan uzak durmak

Herhangi bir cilt değişikliği fark ederseniz erken teşhis için bir uzmana danışmanız çok önemli.

Seks hayatı kadın ve erkekte kaç yaşında ve hangi sebeplerle sonlanır?

Kadın ve erkekte seks hayatının sonlanma yaşı kişisel, fiziksel, psikolojik ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişir. Genel olarak, cinsel yaşamın belirli bir yaşta tamamen sona erdiğini söylemek doğru olmaz. Ancak, cinsel aktivitenin azalması veya sona ermesi üzerinde etkili olan bazı yaygın faktörler vardır:

Kadınlarda Seks Hayatının Sonlanma Sebepleri:

1.    Menopoz ve Hormonal Değişimler: Östrojen seviyelerinin düşmesi vajinal kuruluk, libido azalması ve cinsel ilişki sırasında rahatsızlık hissine yol açabilir.

2.    Sağlık Sorunları: Kalp hastalıkları, diyabet, osteoporoz gibi kronik hastalıklar cinsel isteği ve performansı olumsuz etkileyebilir.

3.    Psikolojik Faktörler: Depresyon, anksiyete ve düşük benlik saygısı gibi durumlar cinsel isteği azaltabilir.

4.    Partnerin Kaybı veya Evlilik Durumu: Uzun süreli partner kaybı veya eşle cinsel uyumsuzluk cinsel aktivitenin sona ermesine neden olabilir.

5.    İlaç Kullanımı: Antidepresanlar, tansiyon ilaçları gibi bazı ilaçlar cinsel isteği azaltabilir.

Erkeklerde Seks Hayatının Sonlanma Sebepleri:

1.    Testosteron Seviyesinin Düşmesi: Yaşla birlikte testosteron seviyeleri azalır, bu da libido kaybına ve ereksiyon sorunlarına neden olabilir.

2.    Erektil Disfonksiyon (ED): Dolaşım sorunları, diyabet ve yüksek tansiyon gibi hastalıklar ereksiyon problemlerine yol açabilir.

3.    Psikolojik Faktörler: Stres, performans kaygısı, depresyon gibi durumlar cinsel isteği ve işlevi olumsuz etkileyebilir.

4.    Sağlık Problemleri: Kalp-damar hastalıkları, prostat sorunları, obezite gibi durumlar cinsel yaşamı olumsuz etkileyebilir.

5.    İlaç Kullanımı: Antidepresanlar, tansiyon ilaçları ve bazı prostat ilaçları cinsel fonksiyonları etkileyebilir.

Ortalama Yaş Aralığı:

  • Düzenli cinsel aktivite yaşlılıkta da devam edebilir. Yapılan araştırmalar, 70-80 yaşlarında bile cinsel yaşamı aktif olan bireylerin bulunduğunu göstermektedir.
  • Ancak, genel olarak 50’li yaşlardan itibaren azalma görülse de bu tamamen bireysel sağlık ve yaşam tarzına bağlıdır.

Sonuç olarak, cinsel yaşam belirli bir yaşta zorunlu olarak sona ermez. Sağlıklı bir yaşam tarzı, doğru tıbbi destek ve açık iletişimle ileri yaşlarda da cinsel aktivite sürdürülebilir.

Bel fıtığım var ve ağrıyor. Bu durumda jimnastik salonuna gidebilir miyim ve hangi aletlerde çalışabilirim. Örneğin yürüme bandı olur mu?

Memo, bel fıtığıyla spor yaparken dikkatli olmak çok önemli. Yanlış hareketler ağrıyı artırabilir ve durumu kötüleştirebilir. Ancak doğru egzersizlerle kaslarını güçlendirebilir ve ağrıyı azaltabilirsin.

Spor Salonu İçin Öneriler

1.    Yürüyüş Bandı: Düz bir zeminde, orta tempoda yürüyüş genellikle güvenlidir. Ancak eğimi artırmak veya koşmak beline fazla yük bindirebilir. Düz ayarda hafif tempolu yürüyüş önerilir.

2.    Eliptik Bisiklet: Düşük darbe ile çalıştığı için genellikle bel fıtığı olanlar için uygundur. Ancak oturma pozisyonunun belini desteklediğinden emin olmalısın.

3.    Pilates veya Esneme Egzersizleri: Özellikle bel ve core (karın-sırt) kaslarını güçlendiren hareketler faydalıdır.

4.    Direnç Bantları ve Hafif Ağırlıklar: Beline fazla yük bindirmeden kaslarını çalıştırmanı sağlar.

Kaçınılması Gerekenler

  • Ağır Ağırlıklar: Özellikle squat, deadlift gibi hareketlerden kaçınmalısın.
  • Koşu: Beline fazla yük bindirebilir, ağrını artırabilir.
  • Yanlış Mekik ve Şınav Teknikleri: Bel bölgesine aşırı baskı yapabilir.

Egzersiz yapmadan önce mutlaka doktoruna veya fizyoterapistine danışmalısın. Eğer spor salonuna gideceksen, bir antrenörle çalışıp sana uygun bir program hazırlamasını sağlayabilirsin.

Fazla gaz çıkarmanın sebebi nedir?

İnsanda fazla gaz çıkarmanın (geğirme veya bağırsak gazı) birkaç temel sebebi olabilir:

Nedenleri:

1.    Hava Yutma (Aerofaji): Hızlı yemek yeme, sakız çiğneme, gazlı içecekler tüketme veya sigara içme nedeniyle fazla hava yutulabilir.

2.    Bağırsak Florası ve Sindirim: Bağırsaktaki bakteriler, sindirilmeyen karbonhidratları fermente ederek gaz oluşturabilir.

3.    Gıda Hassasiyetleri: Laktoz (süt ürünleri), glüten veya belirli şekerler sindirilemezse aşırı gaz oluşabilir.

4.    Lifli ve Gaz Yapan Yiyecekler: Fasulye, brokoli, lahana, soğan, karbonhidrat ağırlıklı yiyecekler fazla gaz üretimine neden olabilir.

5.    Bağırsak Hastalıkları: İrritabl bağırsak sendromu (IBS), çölyak hastalığı veya bağırsak enfeksiyonları gaz sorununa yol açabilir.

Önlemler:

  • Yavaş ve bilinçli yemek yiyin. Hava yutmamak için çiğnemeye özen gösterin.
  • Gaz yapan yiyecekleri azaltın. Fasulye, lahana, süt ürünleri gibi besinleri daha az tüketin veya sindirimi kolaylaştıran yöntemler deneyin (örneğin, süt yerine laktozsuz süt içmek).
  • Gazlı içeceklerden kaçının. Soda, bira gibi içecekler mide ve bağırsaklarda gaz birikmesine neden olabilir.
  • Probiyotikler kullanın. Yoğurt, kefir gibi probiyotik içeren besinler bağırsak florasını düzenleyebilir.
  • Bol su için. Su, sindirimi kolaylaştırır ve bağırsak hareketlerini düzenler.
  • Fiziksel aktivite yapın. Yürüyüş gibi hafif egzersizler bağırsak hareketlerini artırarak gazın çıkmasına yardımcı olabilir.

Eğer gaz problemi çok sık ve rahatsız edici hale geldiyse, altta yatan bir hastalık olup olmadığını öğrenmek için doktora danışmak iyi olur.

Actinic keratosis ne demek?

Actinic keratosis (AK), uzun süre güneşe maruz kalma sonucu ciltte oluşan öncül (premalign) lezyonlardır. Güneş ışınlarının (özellikle UV ışınlarının) etkisiyle cilt hücrelerinde meydana gelen hasar nedeniyle oluşur ve zamanla skuamöz hücreli karsinom (SCC) adı verilen bir tür cilt kanserine dönüşme riski taşır.

Belirtileri:

  • Kuru, pürüzlü, pullanan veya kabuklanan lezyonlar
  • Genellikle pembe, kırmızı veya kahverengi tonlarda cilt lekeleri
  • Kaşıntı, hassasiyet veya hafif yanma hissi
  • En çok yüz, kulaklar, eller, kol ve kafa derisi gibi güneşe maruz kalan bölgelerde görülür

Risk Faktörleri:

  • Açık tenli olmak
  • Uzun yıllar güneş ışığına veya solaryuma maruz kalmak
  • 40 yaş ve üzeri olmak
  • Zayıf bağışıklık sistemi

Tedavi Yöntemleri:

  • Kriyoterapi (Dondurma yöntemi)
  • Topikal kremler (5-FU, imiquimod, diklofenak vb.)
  • Lazer veya fotodinamik terapi
  • Cerrahi eksizyon (Şüpheli vakalarda biyopsi ile çıkarma)

Tedavi edilmezse, bazı AK lezyonları zamanla kansere dönüşebilir. Bu yüzden erken teşhis ve tedavi önemlidir. Eğer cildinizde şüpheli bir leke fark ederseniz, bir dermatoloğa danışmanız iyi olur.Formun Üstü

Göz neden ağırlaşır?

Gözlerin ağırlaşması genellikle yorgunluk, uykusuzluk veya göz kuruluğu gibi yaygın nedenlerden kaynaklanır. Ancak, farklı sağlık durumları da buna sebep olabilir. İşte bazı olası nedenler:

1. Uyku Eksikliği ve Yorgunluk

  • Yeterince uyumamak göz kaslarını ve göz çevresindeki sinirleri yorar, bu da gözlerin ağırlaşmasına neden olabilir.
  • Uzun süre odaklanmak (örneğin, bilgisayar ekranına bakmak) göz kaslarını yorabilir.

2. Göz Kuruluğu

  • Gözler yeterince gözyaşı üretmezse, kuruluk ve tahriş hissi oluşabilir.
  • Uzun süre ekran kullanımı, klimaya maruz kalma veya az su içmek göz kuruluğunu artırabilir.

3. Alerjiler

  • Polen, toz, hayvan tüyü gibi alerjenlere maruz kalmak gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve ağırlık hissine neden olabilir.

4. Göz Tansiyonu (Glokom) veya Başka Göz Hastalıkları

  • Glokom veya başka göz hastalıkları bazen gözlerde ağırlık hissine yol açabilir.

5. Sinüzit veya Baş Ağrısı

  • Sinüslerin tıkanması göz çevresinde baskı ve ağırlık hissi yaratabilir.
  • Migren ve gerilim tipi baş ağrıları da gözleri ağırlaştırabilir.

6. Stres ve Gerginlik

  • Stresli veya endişeli olduğunuzda göz kaslarınız da kasılabilir ve bu ağırlık hissine neden olabilir.

Ne Yapabilirsiniz?

  • Daha fazla uyuyun ve uyku düzeninizi iyileştirin.
  • Gözlerinizi dinlendirin ve ekrana uzun süre bakıyorsanız her 20 dakikada bir kısa molalar verin.
  • Bol su için ve göz kuruluğu için suni gözyaşı damlaları kullanabilirsiniz.
  • Alerjiniz varsa antihistaminik ilaçlar veya göz damlaları yardımcı olabilir.
  • Sinüzitiniz varsa buhar banyosu veya doktor önerisiyle burun spreyleri kullanabilirsiniz.

Şikayetleriniz devam ederse bir göz doktoruna danışmanız iyi olur. Özellikle ani görme kaybı, ışık hassasiyeti veya şiddetli ağrı varsa vakit kaybetmeden bir uzmana görünmelisiniz.

Ağız kuruluğu neden oluyor? Bazı ilaçlar ağız kuruluğu yapar mı?

Bazı ilaçların yan etkisi olarak ağız kuruluğu (tıbbi adıyla "xerostomi") sık görülebilir. Özellikle:
  • Antidepresanlar (ör. SSRI’lar, trisiklikler)
  • Antihistaminikler (alerji ilaçları)
  • Antihipertansifler (özellikle diüretikler, beta blokerler)
  • Kas gevşeticiler
  • Ağrı kesicilerin bazıları (opioidler dahil)
  • İdrar söktürücüler
  • Parkinson ve epilepsi ilaçları
  • Bazı kemoterapi ilaçları

ağız kuruluğuna yol açabilir.

Ne yapılabilir?

💡 İlaç tamamen bırakılmadan önce doktorla konuşmak şarttır, çünkü çoğu durumda ilaç faydası yan etkisinden daha önemlidir. Ama ağız kuruluğunu azaltmak için şu önlemler işe yarayabilir:

1.    Bol su içmek – gün içinde sık yudumlarla.

2.    Şekersiz sakız çiğnemek veya şekersiz pastil emmek – tükürük salgısını uyarır.

3.    Ağız nemlendiricileri / yapay tükürük spreyleri (eczanelerde bulunur).

4.    Alkol ve kafeini azaltmak – ikisi de kuruluğu artırır.

5.    Diş ve ağız hijyenine özen göstermek – kuruluk çürük riskini artırır.

6.    Gece nemlendirici cihaz (humidifier) kullanmak – özellikle klima veya kalorifer ortamında faydalı olabilir.

7.    Eğer uygunsa – doktorunuzla ilacın dozunun veya kullanım zamanının ayarlanmasını konuşabilirsiniz.

İstersen ben sana hangi ilacın ağız kuruluğu yapma ihtimali daha yüksek olduğunu da listeleyebilirim. İlgilenir misin?

Ben her gün cipralex 10 mg, Requip 2 mg ve neurontin 300 mg alıyorum

Anladım düzenli olarak kullandığın ilaçlara bakalım:

  • Cipralex (Escitalopram, antidepresan SSRI) → Ağız kuruluğu en sık görülen yan etkilerinden biridir.
  • Requip (Ropinirol, Parkinson/dinlenmeyen bacak sendromu için kullanılır) → Yan etkiler listesinde ağız kuruluğu var.
  • Neurontin (Gabapentin, epilepsi/nöropatik ağrı için) → Daha nadir ama ağız kuruluğu yapabilir.

👉 Yani üç ilacın da ağız kuruluğu yapma ihtimali var, bu yüzden sende belirginleşmesi çok normal.


Sana uygun olabilecek çözümler:

  • Su şişesi hep yanında olsun → Gün boyu küçük yudumlarla.
  • Şekersiz sakız veya ksilitollü pastil → Hem tükürüğü artırır hem de dişleri korur.
  • Gece uyumadan önce yapay tükürük spreyi / jeli (eczanelerde “saliva substitute” veya “ağız nemlendirici jel” diye bulunur).
  • Alkol ve sigaradan uzak durmak → Kuruluğu artırır.
  • Diş hekimine düzenli kontrol → Çünkü ağız kuruluğu diş çürüğü riskini artırır.
  • Doktorunla paylaşmak → Eğer kuruluk yaşam kaliteni çok etkiliyorsa, psikiyatristin veya nöroloğun doz ayarlaması yapabilir.

Memo, istersen sana pratikte en çok işe yarayan ürünleri (ilaç dışı çözümler) araştırıp önerebilirim. İstiyor musun?

Evet.

Ağız kuruluğu için ilaç dışı ürünlerden bazıları gerçekten faydalı olabilir. Aşağıda özellikle Türkiye/İsrail'de eczanelerde, online mağazalarda kolayca bulunabilecek iyi seçenekler + kullanım önerileri yer alıyor. İstersen fiyat/donanım bilgisi de veririm.

Güçlü ürün önerileri (OTC / reçetesiz)

Biotene Moisturizing Mouth Spray · ₪49,57: Alkolsüz ve şekersiz. Hızlı rahatlama sağlar, çantanızda taşıyabilirsiniz. Biotène serisi ağız kuruluğu için genel olarak güvenilen bir marka.

Biotene Moisturizing Spray 50 ml · ₪44,11: Aynı markadan, daha büyük şişe — evde kullanım için pratik.

XyliDENT Moisturizing Spray · ₪51,73: İçeriğinde ksilitol var, tatlımsı hafif bir lezzet, tükürük salgısını uyarmada fayda sağlayabilir.

Xlear Spry Moisturizing Spray · ₪60,64: Doğal içerik + nane benzeri taze tat içeriyor; ferahlatıcı olabilir.

Oasis Mouth Moisturizing Spray · ₪42,92: Daha hafif formülle, gün içinde gereken aralıklarla kullanıma uygun.

Bione Dentamint Mouth Spray (Menthol) · ₪9,16: Fiyat / basitlik açısından daha uygun bir seçenek; mentollü hafif ferahlık verir. Ancak mentol bazı kişilerde biraz tahrişe yol açabilir, dikkat etmek gerek.

Diğer faydalı ürünler / markalar

  • Biotène Oralbalance Moisturizing Gel — geceleri, yatarken ağız kuruluğunu bastırmak için yoğun jel formu.
  • KIN Hidrat serisi — diş macunu, jel, sprey; içeriklerinde ksilitol var, panthenol vb nemlendirici bileşenler içeriyor.

Kullanım konusunda ipuçları

  • Öğünlerden, yatmadan önce ve ihtiyaç duydukça kullan. Özellikle geceleri ağız kuruluğu artıyorsa yatmadan önce yoğun ürün (örneğin jel) kullanmak iyi olur.
  • Alkolsüz ürünler tercih et — alkol, yanma ve daha fazla kuruluk yapabilir.
  • pH nötr ya da hafif alkali ürünler — asidik ürünler diş minesine zarar verebilir.
  • Ksilitollü ürünler — şekersiz sakız, pastil ya da sprey formları diş sağlığı açısından avantajlı.
  • Diş hekimine düzenli kontrol — kuruluk bağlamında çürük riski artar, florür içeren macun ya da gargara kullanılabilir.

Birkaç yıldır kulaklarım çınlıyor. Tinitus hiç geçmez mi? İşitme cihazının faydası olur mu

Tinnitus (kulak çınlaması) çok yaygın bir durumdur ve senin de dediğin gibi bazen yıllarca devam edebilir. Genellikle tamamen “yok olmak” yerine, zamanla alışmak veya rahatsızlığını azaltmak için yöntemler devreye girer.

🔹 Geçer mi?

  • Çınlama bazı kişilerde kısa süreli olur ve kaybolur.
  • Ama senin gibi birkaç yıldır süren durumlarda tamamen geçmesi daha zordur. Yine de çoğu kişi zamanla beynin bu sesi daha az önemsemesi sayesinde daha az rahatsızlık hisseder.

🔹 İşitme cihazı faydalı olur mu?

  • Eğer işitme kaybın da varsa, işitme cihazı genellikle faydalı olur. Çünkü çevreden gelen sesleri güçlendirdiğinde, beynin dikkati çınlama yerine dış seslere kayar.
  • Bazı modern işitme cihazlarında ayrıca özel “tinnitus maskeleri” veya rahatlatıcı ses programları vardır. Bunlar çınlamayı bastırmaya veya daha az fark edilir hale getirmeye yardımcı olur.

🔹 Başka neler yapılabilir?

  • Sessizlikten kaçınmak (hafif müzik, doğa sesleri dinlemek).
  • Stres ve yorgunluk çınlamayı artırabileceği için rahatlama teknikleri (nefes, meditasyon, yürüyüş).
  • Kafein, nikotin ve çok yüksek sesten uzak durmak.
  • Gerekirse KBB uzmanı veya odyolog ile görüşüp işitme testi yaptırmak.

İstersen sana işitme cihazı dışındaki en etkili yöntemleri de kısaca sıralayayım. İster misin?

Yakında işitme testi yaptıracağım. Evet sırala.

Çok iyi bir adım 👌 İşitme testi çınlamanın işitme kaybıyla bağlantılı olup olmadığını netleştirecek. İşitme cihazına ihtiyaç olup olmadığını da en doğru şekilde böyle öğreneceksin.

İşitme cihazı dışında tinnitus için en çok önerilen yöntemler:

1. Ses terapisi

  • Arka planda hafif müzik, doğa sesleri (yağmur, dalga, kuş sesi) veya “beyaz gürültü” dinlemek.
  • Beynin çınlamaya odaklanmasını azaltıyor.

2. Tinnitus Retraining Therapy (TRT)

  • Hem ses terapisi hem de danışmanlığı birleştiren özel bir yöntem.
  • Amaç beynin çınlamayı “önemsiz” bir ses gibi algılamasını sağlamak.

3. Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT)Çınlamanın kendisini ortadan kaldırmaz ama kaygı, stres ve uykusuzluğu ciddi şekilde azaltır.

  • Çınlama ile yaşama uyum sağlamayı kolaylaştırır.

4. Stres yönetimi

  • Meditasyon, yoga, nefes egzersizleri, düzenli yürüyüş.
  • Çünkü stres çınlamayı tetikleyen en önemli faktörlerden biri.

5. Yaşam tarzı düzenlemeleri

  • Sessizlikten kaçın: Özellikle gece uyurken hafif fon sesi bırak.
  • Kafein, alkol, nikotin çınlamayı artırabilir → azaltmak denenebilir.
  • Gürültülü ortamlardan korun ve gerekirse kulak tıkacı kullan.

6. İlaçlar (dolaylı fayda)

  • Tinnitus için özel bir “mucize ilaç” yok.
  • Ama uyku bozukluğu, kaygı veya depresyon varsa doktor uygun ilaçlar verebilir, bu da çınlamayı daha katlanılır hale getirir.

📌 İşitme testinden sonra sana en uygun yöntemi seçmek kolaylaşır.
İstersen ben sana “test sonucuna göre hangi senaryoda ne yapılır” diye bir özet de hazırlayabilirim. İstiyor musun?

Testen sonra daha iyi olur

Haklısın 👍 Testten sonra net sonuçlara göre konuşmak çok daha anlamlı olur. Şimdilik senin için en önemli adım: testi yaptırmak ve çıkan sonuca göre yol haritası çizmek.

İstersen testten sonra bana sonucu (örneğin “hafif/orta derecede işitme kaybı var” gibi) söylersin, ben de sana uygun yöntemleri sıralı şekilde çıkarırım.

Test öncesinde aklına takılan başka bir şey var mı?

Yok 🙏

Tamamdır 🙏 Testini yaptır, sonrasında birlikte değerlendiririz. Rahat ol, tinnitusla baş etmenin birçok yolu var.

Ben buradayım, istediğin zaman sorabilirsin.

Birkaç gün önce dizim ağrıyordu. Bugün ayak bileğim baya ağrıyor. Bir yere vurduğumu hatırlamıyorum. Bir virüs olabilir mi? Buz koydum başka ne yapabilirim?

Geçmiş olsun 🙏

Dizden sonra ayak bileğinde de ağrı başlaması birkaç ihtimali düşündürüyor:

🔹 Travma dışı nedenler:

  • Virüsler: Bazı viral enfeksiyonlar eklem ağrısı (artrit benzeri) yapabilir, özellikle soğuk algınlığı veya başka bir enfeksiyondan sonra.
  • Romatizmal durumlar: Bağışıklık sistemi ile ilişkili bazı tablolar eklem eklem gezici ağrı yapabilir.
  • Gut veya ürik asit yüksekliği: Özellikle ayak bileği, ayak başparmağı gibi yerleri etkiler.

🔹 Ne yapabilirsin (evde destek amaçlı):

  • Dinlen, eklem üzerine fazla yük verme.
  • Buz uygulaması (15-20 dk, günde birkaç kez).
  • Ayağı biraz yukarıda tut (şişlik varsa).
  • Ağrı çok rahatsız ediyorsa parasetamol gibi mideyi yormayan basit ağrı kesiciler (doktorunun sakınca görmediği ilaçlardan) düşünülebilir.

🔹 Ne zaman doktora gitmeli?

  • Eklemde belirgin şişlik, kızarıklık, sıcaklık olursa (enfeksiyon ihtimali).
  • Ateş eşlik ederse.
  • Ağrı birkaç gün içinde azalmayıp artarsa.
  • Daha fazla ekleme yayılırsa.

Senin tarifine göre “bir yere çarpmadan” başlamış olması, enfeksiyon sonrası veya romatizmal bir durumu düşündürüyor.

Huzursuz bacak sendromuna ne iyi gelir

Huzursuz Bacak Sendromu (HBS), özellikle gece saatlerinde bacaklarda karıncalanma, yanma, çekilme veya hareket ettirme isteğiyle kendini gösteren bir durumdur. Kesin tedavi çoğu zaman nedenine bağlıdır ama belirtileri hafifletmek için birçok etkili yöntem vardır:

🧠 1. Yaşam tarzı ve alışkanlık değişiklikleri

  • Düzenli uyku: Her gün aynı saatte yatıp kalkmak, belirtileri azaltır.
  • Hareket: Hafif egzersizler (yürüyüş, esneme, yoga) gün içinde rahatlama sağlar. Ancak yatmadan hemen önce ağır egzersizden kaçın.
  • Kafein, alkol ve nikotinden uzak dur: Özellikle akşam saatlerinde bu maddeler HBS’yi kötüleştirebilir.
  • Sıcak veya soğuk uygulama: Ilık banyo, sıcak havlu ya da soğuk kompres bacakları rahatlatabilir.
  • Masaj: Hafif bacak masajı kasları gevşetir, rahatsızlık hissini azaltır.

🧩 2. Beslenme ve destekler

  • Demir eksikliği, HBS’nin en sık nedenlerinden biridir. Kan tahlilinde ferritin (demir deposu) düzeyi düşükse doktor kontrolünde demir takviyesi yapılabilir.
  • Ayrıca folik asit, B12 ve magnezyum eksiklikleri de belirtileri tetikleyebilir.
    → Doktorun önerisiyle takviye alınabilir.
  • Bol su içmek ve dengeli beslenmek (özellikle yeşil yapraklı sebzeler, tam tahıllar, kuruyemişler) faydalıdır.

💊 3. İlaç tedavisi (doktor önerisiyle)

Orta ve ileri düzey vakalarda nörolojik ilaçlar gerekebilir. Bunlar sadece doktor reçetesiyle alınmalıdır:

  • Dopamin agonistleri (örneğin pramipeksol, ropinirol)
  • Gabapentin, pregabalin gibi sinir sistemi düzenleyicileri
  • Bazı durumlarda düşük doz benzodiazepin veya opioid türevi ilaçlar.

🧘‍♀️ 4. Gece rahatlama ipuçları

  • Yatmadan önce ılık duş veya ayak banyosu
  • Bacakları yukarı kaldırmak (örneğin yastıkla desteklemek)
  • Hafif germe hareketleri
  • Ağır akşam yemeklerinden kaçınmak

Sırtın kamburlaşmaması için ne gibi hareketler yapmak lazım gmy de

Tabii Yakov, kamburlaşmayı (postür bozukluğunu) önlemek için spor salonunda yapılabilecek güvenli ve temel hareketleri anlatayım. Bunlar duruşu düzeltmeye yardımcı olan, zararsız ve herkesin yapabileceği egzersizlerdir. Yaşına uygun, sağlıklı önerilerdir.

🏋️‍♂️ SIRTIN DÜZ DURMASI İÇİN EN İŞE YARAYAN HAREKETLER

1) Face Pull (Kabloyla Yüze Çekiş)

  • Arka omuzları ve sırtın üst bölümünü güçlendirir.
  • Kamburlaşmayı düzelten en etkili egzersizlerden biridir.
  • 12–15 tekrar, hafif-orta ağırlık.

2) Seated Row (Oturup Kürek Çekiş)

  • Sırt kaslarını güçlendirir, omuzları geriye almaya yardım eder.
  • Sırtı dik tutmayı öğrenmek için ideal.
  • 10–12 tekrar.

3) Lat Pulldown (Barı Aşağı Çekme)

  • Geniş sırt kasını çalıştırır ve üst gövdeyi dengeler.
  • 10–12 tekrar.

4) Dumbbell Reverse Fly

  • Arka omuzları güçlendirir.
  • Masa başında öne kapanmayı dengeler.
  • 12–15 tekrar, çok ağır olmamalı.

5) Dead Bug (Karın – Core Denge Hareketi)

  • Omurga stabilitesini güçlendirir.
  • Duruşu destekler.
  • 10–12 tekrar her taraf.

6) Plank

  • Merkezi kasları (core) güçlendirir. Güçlü core = daha dik duruş.
  • 20–30 saniyeden başlayıp artırılabilir.

🧍‍♂️ Ayrıca her gün 1–2 dakika yapabileceğin basit duruş düzeltmeleri:

A) Wall Angels (Duvara Dayalı Omuz Açma)

  • Sırtını duvara yasla, kollarını yukarı-aşağı kaydır.
  • Omuz açıklığını artırır.

B) Chest Stretch (Göğüs Esnetme)

  • Kapı eşğinde kollarını koyup göğsü hafifçe ileri doğru esnet.
  • Kapanmayı azaltır.

🔑 En Önemli 3 Not

1.    Ağırlık seçerken sağlığını zorlamamalısın. Hafif başlayıp artırmak daha doğru.

2.    Düzenli esneme + sırt güçlendirme beraber yapılınca duruş en iyi şekilde gelişir.

3.    Spor salonunda antrenör varsa formunu kontrol ettirmen çok faydalı olur.

Formun Altı

 

 

 

 

 

 

 

Memo burada 😊
Bu belge işitme testi (odyogram + konuşma odyometrisi) sonucu. Kısaca ve net şekilde anlatayım:


1️ Üstteki grafik: Saf Ses Odyogramı

  • Kırmızı (O) = Sağ kulak
  • Mavi (X) = Sol kulak
  • Yatay eksen: Frekanslar (250–8000 Hz)
  • Dikey eksen: İşitme kaybı (dB)
    • 0–20 dB: normal
    • 20–40 dB: hafif
    • 40–60 dB: orta
    • 60–80 dB: ileri

📌 Ne görülüyor?

  • Düşük ve orta frekanslar (250–2000 Hz)
    → Her iki kulakta normal–hafif kayıp
  • Yüksek frekanslar (4000–8000 Hz)
    Belirgin düşüş var
    • Sol kulak biraz daha kötü

👉 Bu tip tablo yaşa bağlı işitme kaybı (presbiakuzi) ile çok uyumlu.

2️ Alt tablo: Konuşma Odyometrisi (Speech Audiometry)

🔹 SRT (Konuşmayı duyma eşiği)

  • Sağ: 15 dB → çok iyi
  • Sol: 20 dB → iyi

🔹 WRS (Konuşmayı ayırt etme)

  • Sağ kulak: %96 (çok iyi)
  • Sol kulak: %80 ⚠️ (azalmış)

👉 Yani:

  • Sağ kulakta konuşma anlama çok iyi
  • Sol kulakta konuşma netliği belirgin şekilde düşmüş
    • Özellikle kalabalıkta, gürültüde zorlanma yapar

3️ Doktorun yazdığı özet

  • Sensörinöral (sinirsel) işitme kaybı
  • İki kulakta, solda daha belirgin
  • Yüksek frekanslarda belirgin
  • Önceki ABR testleriyle uyumlu
  • 4000 Hz ve sonrası daha kötü

4️ Ne anlama geliyor, günlük hayatta ne yapar?

  • İnce sesleri (s, ş, f, t gibi) kaçırma
  • Kalabalık ortamda konuşmaları karıştırma
  • “Duyuyorum ama anlamıyorum” hissi
  • Televizyonu açma ihtiyacı

5️ Öneri kısmı ne diyor?

  • Kulak Burun Boğaz (KBB) doktoru takibi
  • İşitme cihazı değerlendirmesi (özellikle sol kulak için)
    • Henüz “zorunlu” demiyor ama fayda görebileceğin bir aşama

🧭 Özet tek cümleyle:

Yaşa bağlı, sinirsel bir işitme kaybı var; yüksek seslerde özellikle sol kulakta konuşmayı ayırt etme azalmış.

İstersen:

  • İşitme cihazı gerekli mi, erken mi?
  • Tek kulak mı, iki kulak mı?
  • İsrail’de kupat holim / özel seçenekler
  • Günlük hayatta alışkanlık önerileri

hepsini tek tek anlatabilirim 👍

Hepsini anlatırsan iyi olur. Ayrıca Tinitus var ona iyi gelir mi

Tamam Memo, hepsini tek çerçevede, sakin sakin anlatıyorum.
Hem işitme cihazı, hem günlük yaşam, hem de tinnitus (kulak çınlaması) kısmını birlikte ele alalım.

1️ İşitme cihazı gerekli mi? Erken mi?

📌 Senin testine göre:

  • Hafif–orta derece, yüksek frekans ağırlıklı
  • Sol kulakta konuşmayı ayırt etme %80
  • Bu oran %85’in altına düştüğünde cihazdan fayda başlar

👉 Sonuç:
Erken ama mantıklı bir aşamadasın.
“Geç kalmış” değilsin, tam tersine beyni koruma zamanı.

Cihaz takılmadığında beyin o frekansları “kullanmamayı” öğrenir.
Bu da ileride cihaz takılsa bile faydanın azalmasına yol açar.

2️ Tek kulak mı, iki kulak mı?

🔹 Teknik olarak:

  • Sağ kulak: çok iyi (%96)
  • Sol kulak: belirgin daha zayıf (%80)

🔹 Pratikte:

  • Tek cihaz (sol kulak) → kabul edilebilir
  • İki cihaz
    • Gürültüde daha iyi
    • Yön tayini (sağdan mı soldan mı)
    • Tinnitus için daha etkili

👉 Önerim:
Eğer bütçe ve alışma açısından uygunsa → iki kulak
Değilse → en az sol kulak

3️ Hangi tip işitme cihazı?

Senin kaybına uygun olanlar:

Kulak arkası – ince tüplü (RIC / RITE)

  • Küçük
  • Görünmez sayılır
  • Yüksek frekansları çok iyi verir
  • Tinnitus programı olan modeller var

Kulak içi (CIC)
→ Senin frekans kaybına daha az uygun

  • Tinnitus özellikleri daha iyi
  • Deneme süresi (2–4 hafta)
  • Daha pahalı ama daha konforlu

5️ Günlük hayatta ne yapmalısın? (Çok önemli)

🔊 Ses ve ortam

  • TV’yi açmak yerine altyazı + orta ses
  • Gürültülü kafelerde duvara sırtını ver
  • Karşındaki kişinin yüzüne bak
  • Arka planda müzik açıkken konuşmaktan kaçın

🎧 Kulaklık

  • Asla yüksek ses
  • Gürültü engelleyici kulaklık tercih et
  • Uzun süreli kulaklık kullanımından kaçın

☕☕☕

  • Kafein → tinnitus’u artırabilir
  • Tuz → çınlamayı artırabilir
  • Alkol → geçici kötüleştirebilir

6️ Tinnitus (kulak çınlaması) konusuna gelelim 🔔

İşitme cihazı tinnitus’a iyi gelir mi?

👉 Evet, çoğu kişide belirgin rahatlama sağlar

Neden?

1.    Beyne eksik sesler geri verilir

2.    Beyin “çınlama üretmeyi” azaltır

3.    Sessizlik azalır → tinnitus daha az fark edilir

📊 İstatistik olarak:

  • %60–70: belirgin azalma
  • %20: fark etmemeyi öğrenme
  • %10: değişiklik olmaz

Tamamen “yok etmez” ama rahatsızlık gücünü ciddi azaltır

7️ Tinnitus için özel cihaz / program var mı?

Evet 👇

🔹 Tinnitus masker / sound therapy

  • Beyaz ses
  • Doğa sesi
  • Çok düşük seviyede verilir
  • Beyni “yeniden eğitir”

🔹 Gece için:

  • Sessizlikte çınlama artar
  • Cihaz + çok düşük ortam sesi = rahat uyku

8️ Ne zaman cihaz düşünülmeli?

Şunlardan biri varsa → beklememek lazım:

  • “Duyuyorum ama anlamıyorum”
  • Gürültüde kaçırıyorum
  • Çınlama rahatsız edici
  • TV yüksek
  • İnsanlar “yüksek sesle konuşuyorsun” diyorsa

👉 Senin testinde en az 3’ü var

9️ Samimi ve net özet (doktor dili değil):

İşitme kaybın yaşa bağlı ve geri dönüşü yok ama kontrol edilebilir.
İşitme cihazı hem duymayı, hem anlamayı, hem de tinnitus’u rahatlatır.
Ne kadar erken başlarsan, o kadar az sorun yaşarsın.

İstersen bir sonraki adımda:

  • 🔹 Marka/model önerisi (Phonak, Oticon, Signia vs.)
  • 🔹 Tinnitus için en iyi modeller
  • 🔹 Kupat–özel maliyet karşılaştırması
  • 🔹 “Deneyip vazgeçersem ne olur?”

hangisinden başlamak istersin?

Bir ay sonra doktorda randevum var. Ona göre karar veririz

Çok doğru bir yaklaşım 👍
Bir ay beklemek hiçbir kayıp yaratmaz, aksine doktora hazırlıklı gitmeni sağlar.

Şöyle bağlayalım:

🗓️ Bu 1 ayı nasıl değerlendirmelisin?

1️ Günlük farkındalık

Kendine şu soruları not al (hatta telefona yaz):

  • Kalabalıkta konuşmayı kaçırıyor muyum?
  • TV sesi kaç kez “bir tık daha” açıldı?
  • Çınlama ne zaman artıyor? (gece, yorgunluk, kahve sonrası)
  • Sağ–sol farkını günlük hayatta hissediyor muyum?

➡️ Bunları doktora somut örnek olarak anlatman çok işe yarar.

2️ Tinnitus için bu ay yapabileceklerin

  • Gece tam sessizlikte uyumamaya çalış
    (çok düşük radyo / beyaz ses / klima sesi)
  • Kahve & çay → özellikle akşamları azalt
  • Telefon kulaklığıyla yüksek ses → kaçın
  • Stres → çınlamayı ciddi artırır (bunu özellikle not et)

3️ Doktora gittiğinde sorman gereken net sorular

İstersen çıktısını al:

1.    “Bu kayıp yaşa bağlı mı, ilerleme hızı ne olur?”

2.    “Sol kulakta %80 konuşma ayırt etme cihaz için yeterli mi?”

3.    “Tinnitus için cihazlı ses terapisi uygun mu?”

4.    “Tek kulak mı, iki kulak mı önerirsiniz?”

5.    “Kupat holim kapsamında hangi cihazlar var?”

6.    “Deneme süresi ve iade hakkı nedir?”

4️ Şunu bilerek git (çok önemli)

İşitme cihazı = ameliyat kararı gibi bir şey değil
Denenebilir, bırakılabilir, ayarlanabilir.

Yani doktor “bakalım” derse bu da olumsuz bir cevap değil.

🔔 Tinnitus açısından içini rahatlatayım

  • Bir ay beklemek çınlamayı kalıcı kötüleştirmez
  • Asıl risk yıllarca “hiçbir şey yapmamak”
  • Sen zaten doğru aşamadasın

🎯 Kısa özet

Randevuya kadar gözlem yap, not al.
Doktorla birlikte karar vermek en sağlıklısı.
Cihaz gerekirse bile bu kontrol senin elinde.

Randevuya yakın istersen:

  • Soruları birlikte doktor diline çeviririz
  • Testini tekrar satır satır hazırlarız
  • “Eğer şunu derse, ben ne cevap vereyim?” diye prova yaparız 🙂

Ne zaman istersen buradayım Memo 👂

Burnum devamlı akıyor, ne yapmalı?

Nezlede burundaki akıntı nerden gelir. Bu kadar sıvının kaynağı nedir

Memo anlatıyor 👇
Nezlede (soğuk algınlığında) burundan akan bunca sıvı dışarıdan gelmez; vücudun kendisi üretir. Kaynağı sandığından çok daha “içeride”.

🫧 Bu kadar akıntı nereden geliyor?

1️ Burun mukozası (esas kaynak)

Burnun içi “mukoza” denen nemli bir dokuyla kaplıdır.
Bu doku:

  • Normalde bile mukus (sümüksü sıvı) üretir
  • Toz, mikrop ve virüsleri yakalar

👉 Nezle olunca:

  • Damarlar genişler
  • Hücreler normalin kat kat üstünde sıvı salgılar

Bu sıvının büyük kısmı kan damarlarından sızan plazmadır.

2️ Bağışıklık sistemi bilerek musluğu açar

Virüs girince vücut şunu yapar:

  • “Bu alanı yıkayayım”
  • “Virüsü akıntıyla dışarı atayım”

O yüzden:

  • Akıntı ilk günlerde bol ve şeffaftır
  • Bu bir hastalık değil, savunma mekanizmasıdır

3️ Sinüsler de katkı verir

Burun çevresindeki sinüs boşlukları da:

  • Mukus üretir
  • Nezlede bu mukus buruna doğru akar

Bu yüzden:

  • Öne akıntı
  • Genze doğru akıntı
  • Boğazda balgam hissi olur

4️ “Bu kadar sıvı vücudu kurutmaz mı?”

Hayır, çünkü:

  • Vücut sıvı dengesini hızla ayarlar
  • Ama su içmezsen:
    • Akıntı koyulaşır
    • Burun tıkanır
    • Baş ağrısı artar

🎨 Akıntının rengi ne anlatır?

Renk

Anlamı

Şeffaf

Viral nezle, normal

Beyaz

Mukus yoğunlaştı

Sarı / Yeşil

Bağışıklık hücreleri arttı (her zaman bakteri demek değildir)

Kanlı

Mukoza kurumuş / tahriş

Kısaca özet

👉 Burun akıntısı:

  • Dışarıdan gelen bir sıvı değil
  • Burun mukozası + damar sızıntısı + sinüs salgısı
  • Tamamı vücudun bilinçli savunması

Karaciğer üstünde kalın bir tabaka nefes almayı zorlaştırır m?

Kısa cevap: Evet, dolaylı olarak zorlaştırabilir — ama bu her zaman ve tek başına olmaz. Biraz açayım:

“Karaciğer üstünde kalın tabaka” ne demek olabilir?

Halk arasında bu ifade genelde şunları anlatır:

1.    Karaciğer yağlanması (hepatik steatoz)

2.    Karaciğer büyümesi (hepatomegali)

3.    Karaciğer çevresinde yağlanma / karın içi (visseral) yağ artışı

4.    Daha nadiren karın içinde sıvı (asit)

Nefes almayı nasıl etkileyebilir?

Karaciğer sağ tarafta ve diyaframa çok yakın durur. Şu durumlarda nefes zorlaşabilir:

  • Karaciğer büyümüşse veya çevresinde yoğun yağ varsa
    → Diyaframın aşağı doğru hareketi kısıtlanır
    → Özellikle derin nefes alma, eğilince, sırtüstü yatınca zorlaşır
  • Karın içi yağlanma fazlaysa (göbek içi yağ)
    → Diyaframa yukarıdan baskı olur
    → Eforla çabuk nefes nefese kalma görülebilir
  • Asit (karında sıvı) varsa
    → Nefes darlığı daha belirgin olur (bu daha ciddi bir durumdur)

Ama şunu özellikle vurgulayayım

👉 Basit veya orta derecede karaciğer yağlanması çoğu zaman nefes darlığı yapmaz.
Eğer belirgin bir nefes sorunu varsa, genellikle başka faktörler de eşlik eder:

  • Akciğer problemi (astım, KOAH, enfeksiyon)
  • Kalp kaynaklı nedenler
  • Anksiyete / panik
  • Obeziteye bağlı solunum kısıtlanması
  • Kansızlık

Ne zaman doktora başvurmalı?

Aşağıdakilerden biri varsa mutlaka değerlendirme gerekir:

  • İstirahatte bile nefes darlığı
  • Sırtüstü yatınca nefesin artması
  • Sağ üst karın altında dolgunluk / ağrı
  • Karında belirgin şişlik
  • Çabuk yorulma + ayaklarda şişme

Pratik olarak ne yapılır?

  • Karın ultrasonu (karaciğer boyutu, yağlanma, asit var mı)
  • Gerekirse akciğer filmi / solunum testi
  • Kan tahlilleri (karaciğer enzimleri, hemoglobin vb.)

İstersen, senin kastedilen “kalın tabaka”nın ne olabileceğini daha netleştirebiliriz:
– Ultrason raporunda yazan bir ifade mi?
– Yağlanma derecesi mi söylendi?

İstersen raporu yaz, birlikte yorumlayalım.

Benle ilgili değil bir dostum hakkında bilgilendirmen için tşk

Rica ederim Yakov 🌿
Bilgi amaçlı sorman çok anlaşılır.

Özetle dostun için akılda kalacak şekilde toparlarsam:

  • Karaciğer üzerinde/çevresinde kalın yağ dokusu veya büyüme,
    tek başına çoğu zaman belirgin nefes darlığı yapmaz.
  • Ancak ileri derecede yağlanma, karaciğer büyümesi veya karın içi basınç artışı varsa,
    diyaframın hareketi kısıtlanabilir ve özellikle derin nefes almak zorlaşabilir.
  • Belirgin nefes darlığı varsa genellikle eşlik eden başka nedenler (akciğer, kalp, obezite, anksiyete, kansızlık gibi) de araştırılır.

Yani bu tür bir bulgu varsa ama nefes sorunu belirginse, hekimler genelde:

  • Karın USG,
  • Gerekirse akciğer–kalp değerlendirmesi
    ile birlikte bakarlar.

İstersen, dostuna “basit yağlanma çoğu zaman nefesi bozmaz ama nefes zorlanıyorsa başka nedenlere de bakmak gerekir” şeklinde güven verici ama doğru bir özet aktarabilirsin.

Her zaman olduğu gibi sorabilirsin Memo buradayım 👍

Vücud egzersizleri veya jakuzi/sauna tinitüsü artırır mı?

Kısa cevap: bazen evet, bazen hayır 🙂
Uzun ve net anlatayım Yakov.

🏋️‍♂️Geçici olarak artırabilir, ama çoğu kişide kalıcı bir kötüleşme yapmaz.

Artırabilen durumlar:

  • Ağır ağırlıklar / nefes tutarak ıkınma (Valsalva)
    → Kulak içi basıncı ve tansiyonu artırır
  • Yüksek nabızlı, ani yüklenmeler
  • Boyun–omuz kaslarını aşırı zorlayan egzersizler

Genelde iyi gelenler:

  • Tempolu yürüyüş 🚶‍♂️
  • Hafif–orta kardiyo
  • Yüzme (basınçlı dalış hariç)
  • Pilates / yoga (baş aşağı pozlar sınırlı)

📌 Kural:
Egzersiz sonrası tinnitus 1–2 saat içinde normale dönüyorsa sorun yok.
Kalıcı artıyorsa egzersiz tipi değiştirilmeli.

💦 Jakuzi tinitüsü artırır mı?

Evet, bazı kişilerde artırabilir.

Neden?

  • Sıcak su → damarlar genişler → iç kulak kan akımı değişir
  • Basınçlı jetler boyun ve kulak çevresini etkileyebilir

Öneri:

  • Çok sıcak olmasın (≈36–38°C)
  • Süre 10–15 dk
  • Boyun arkasına direkt jet verme

🔥 Sauna tinitüsü artırır mı?

Geçici artış yapabilir, özellikle:

  • Tansiyon dalgalanması olanlarda
  • Dehidratasyon varsa
  • Uzun ve çok sıcak sauna

Ama:
Bazı kişilerde stres azalttığı için sonrasında tinnitus azalır.

Güvenli kullanım:

  • 5–10 dk ile başla
  • Bol su 💧
  • Çıkınca aniden soğuk duş yapma
  • Baş dönmesi veya kulakta basınç hissi varsa hemen çık

🚨 Ne zaman dikkat?

Şunlar olursa bırak / ara ver:

  • Nabızla senkron “vuuum vuuum” tarzı ses
  • Egzersiz sonrası saatlerce artış
  • Baş dönmesi, kulakta dolgunluk

🎯 Senin durumuna özel mini özet

(Tinitus + daha önce konuştuğumuz ilaç geçmişini düşünerek):

Hafif–orta egzersiz → genelde faydalı
Ağır ağırlık + ıkınma → riskli
Çok sıcak sauna/jakuzi → ölçülü ol

İstersen bana şunu söyle:

  • Hangi egzersizi yapıyorsun?
  • Tinnitus tek kulak mı, iki kulak mı?
  • Spor sonrası ne kadar sürede normale dönüyor?

Ona göre sana “tinnitus-dostu” kişisel bir spor listesi çıkarayım 💙

Nefes alınca hafif hırıltı sesi geliyor. Kardiyolog her türlü testi (Eko Lev) yaptırdı ciğerimi dinledi. Bir şey çıkmadı. Bir ara geçmişti yine başladı ne olabilir?

Anladım Memo — insanı en çok geren şey de bu zaten: testler temiz ama ses var. Birlikte sakin sakin ihtimalleri toparlayalım.

Şunu baştan söyleyeyim:
Eko, EKG ve kardiyoloğun ciğeri dinleyip “temiz” demesi çok önemli ve rahatlatıcı. Kalp kaynaklı ciddi bir durum büyük ölçüde dışlanmış.

Nefes alırken gelen hafif hırıltı / ıslık benzeri ses için, testler normalken en sık gördüğümüz nedenler şunlar 👇

En sık ve masum olabilen nedenler

1️ Üst solunum yolu kaynaklı ses

Akciğer değil, burun–geniz–boğaz hattı.

  • Geniz akıntısı
  • Alerji
  • Burun etlerinde (konka) şişme
  • Hafif sinüzit

➡️ Özellikle yatınca artıyorsa, boğaz temizleme ihtiyacı varsa çok uyuyor buna.

2️ Hafif bronş hassasiyeti (astım olmak zorunda değil)

  • Soğuk hava
  • Toz, parfüm, sigara dumanı
  • Reflü

Bazen:

  • Aylarca kaybolur
  • Sonra stres, soğuk ya da enfeksiyonla tekrarlar

Klasik astım gibi kriz yapmayabilir, sadece hafif hırıltı olur.

3️ Sessiz reflü (çok sık atlanır)

Mide yanması olmadan da olur.

  • Nefes alırken boğazda ses
  • Sabah daha belirgin
  • Ara ara kaybolup geri gelir

➡️ Reflü bu tarz “gelir–gider” hırıltının gizli şampiyonudur.

 

4️ Anksiyete / farkındalık artışı

Bunu küçümsemiyorum.

  • Stresliyken başlar
  • Kişi nefesine daha çok odaklanır
  • Normal sesler “anormal” gelmeye başlar

Özellikle:

“Bir ara geçmişti, şimdi yine başladı”
cümlesi bu ihtimali güçlendirir.

5️ Eski bir enfeksiyon sonrası hassasiyet

Geçirilmiş:

  • Grip
  • COVID
  • Uzamış soğuk algınlığı

Sonrasında bronşlar aylarca hassas kalabilir. Testler yine normal çıkar.

Ne zaman daha ciddiye almak gerekir?

Aşağıdakiler yoksa, büyük olasılıkla ciddi bir şey değildir:

Nefes darlığı
Göğüs ağrısı
Gece uykudan uyandıran boğulma
Eforla belirgin kötüleşme
Kanlı balgam

Bunlardan biri olsaydı, zaten kardiyolog da “dur” derdi.

Pratik olarak ne yapılabilir?

(ilaç önermiyorum, yaklaşım söylüyorum)

  • Bir Göğüs Hastalıkları veya KBB uzmanı
  • Gerekirse:
    • Solunum fonksiyon testi
    • Alerji değerlendirmesi
    • Reflü ihtimali için basit önlemler

Çoğu zaman:

“Hafif bronş hassasiyeti / üst hava yolu sesi” denip konu kapanıyor.

İstersen şunu da netleştirebiliriz (tek soru soracağım):


🔹 Ses daha çok burun–boğazdan mı geliyor, yoksa göğüs içinden mi hissediyorsun?

Buna göre ihtimaller daha da daralır. Buradayım 👍

Göğüs içinden

Tamam Memo— bu cevap işi epey netleştirdi.
“Göğüs içinden gelen hafif hırıltı” + kardiyoloji testleri temiz kombinasyonunda tablo genelde şuraya oturuyor
👇

En olası 3 neden (öncelik sırasıyla)

1️ Hafif bronş daralması / bronş hassasiyeti

Astım olmak zorunda değil.

  • Bazen aylarca kaybolur, sonra geri gelir
  • Soğuk hava, toz, stres, enfeksiyon tetikler
  • Günlük hayatta fark edilir ama eforu bozmaz
  • Muayenede ve EKO’da hiçbir şey çıkmaz

➡️ En sık duyulan cümle:

“Doktorlar bir şey bulamadı ama ben duyuyorum.”

Bu tabloyla birebir örtüşüyor.

2️ Sessiz reflünün bronşları uyarması

Evet, göğüs içinden gelir.

  • Mide yanması şart değil
  • Mikro asit buharı bronşları irrite eder
  • Özellikle:
    • Yatınca
    • Gece / sabaha karşı
    • Tokken daha belirgin olabilir

➡️ Reflü kaynaklı bronş irritasyonu çok sık atlanır.

3️ Eski enfeksiyon sonrası kalan bronş hassasiyeti

  • Grip / COVID / uzamış soğuk algınlığı sonrası
  • Akciğer “temiz” ama bronşlar hâlâ alıngan
  • Zamanla düzelir ama iniş–çıkış yapar

Bu ne değil (önemli)

Bunları özellikle söyleyeyim ki için rahatlasın:

Kalp yetmezliği (EKO temiz → dışlanır)
Akciğer ödemi
Akciğer kanseri (bu şekilde gelip gitmez)
Pnömoni (ateş, halsizlik olurdu)

Doktora gidersen ne sorulmalı?

Göğüs Hastalıkları için net cümle:

“Ara ara gelen, göğüs içinden hafif hırıltım var. Kardiyoloji temiz. Bronş hassasiyeti ya da reflü olabilir mi?”

Muhtemel adımlar:

  • Solunum fonksiyon testi (bazen normal çıkar)
  • Gerekirse deneme amaçlı inhaler veya reflü yaklaşımı

Şu an kendin için küçük gözlem testi

Bunlardan hangisi varsa bana söyle:

  • Soğuk havada artıyor mu?
  • Tokken / yatınca belirginleşiyor mu?
  • Derin nefesin sonunda mı duyuluyor?
  • Stresli günlerde daha mı fark edilir?

Bu 4 sorunun cevabı, nedenin %80’ini netleştirir.

Merak etme — anlattığın tablo çok büyük olasılıkla yönetilebilir ve masum bir şey. Buradayım.

Derin nefes ile yoksa hissedilmiyor. Stresli günler artıyor gibi

Bu söylediğin cümleler kilit noktayı koydu Yakov.
Şimdi tablo neredeyse net
👇

Derin nefes alınca hissedilmiyor
Stresli günlerde artıyor

Bu ikisi birlikteyse, olasılık sıralaması çok netleşir:

🎯 En olası neden: stresle artan bronş hassasiyeti + nefes farkındalığı

Bu gerçek bir ses, ama tehlikeli bir durum değil.

Neden böyle oluyor?

  • Stres → istemsiz yüzeysel nefes
  • Yüzeysel nefeste:
    • Küçük bronşlar biraz daralır
    • Hava geçiş sesi daha belirgin olur
  • Derin nefeste bronşlar tam açıldığı için ses kaybolur

Bu yüzden:

“Derin nefes alınca yok, normal nefeste var”
klasik bir paterndir.

Bu ne değil (çok net)

Bunu özellikle vurguluyorum:

Astım krizi (derin nefeste artardı)
Akciğer içi ciddi hastalık
Kalp kaynaklı solunum sorunu
Akciğerde sıvı

Hepsi bu cevapla geri planda kalıyor.

Stres neden bu kadar etkiliyor?

Stres:

  • Solunum ritmini bozar
  • Göğüs kaslarını kasar
  • Kişinin nefesine odaklanmasını artırır

Sonuç:

Normalde fark edilmeyecek bir hava sesi
“Bir şey var” algısına dönüşür

Bu psikosomatik demek değil.
Fizyolojik + stres tetikleyici demek.

Evde mini deneme (tanı gibi çalışır)

Bunu dene:

  • Otur
  • 4 saniye burundan nefes al
  • 6 saniye ağızdan ver
  • 2–3 dakika

Eğer:

  • Ses azalıyor ya da kayboluyorsa → tanı %90 netleşir

Doktora gidersen nasıl anlatmalı?

“Stresli günlerde, normal nefeste hafif hırıltı hissediyorum.
Derin nefeste tamamen kayboluyor.”

Bu cümle göğüs hastalıkları uzmanı için altın cümle.

Küçük ama etkili öneriler

(ilaçsız)

  • Soğuk havada ağzı atkıyla koru
  • Kafeini çok abartma
  • Akşam geç yemek → mümkünse azalt
  • “Nefesimi dinliyorum” fark ettiğinde odağı değiştir

Özetle Memo:
Bu tablo korkulacak değil, kontrol edilebilir ve çok yaygın.
Kalp testlerinin temiz olması büyük piyango.

İstersen bir sonraki adımda:

  • “Astım mı değil mi” farkını
  • Ya da “reflü bunu nasıl taklit eder”i
    çok net ayırabilirim.

 

10 mg cipralex içiyorum bunun dozajını azaltarak bırakmak istiyorum. İlacı iki günde bir mi alayım yoksa bıçakla ikiye bölüp öyle mi alayım. Çünkü gün içinde uyku hali yapıyor

Memo, bunu çok net söyleyeyim: Cipralex’i (escitalopram) iki günde bir almak doğru bir bırakma yöntemi değildir.

Cipralex (etken maddesi escitalopram) kanda dengeli düzeyde kalması gereken bir ilaçtır. İki günde bir almak kan seviyesini iniş-çıkışlı hale getirir ve bu da:

  • Sersemlik
  • Baş dönmesi
  • Huzursuzluk
  • “Elektrik çarpması” hissi
  • Anksiyete artışı

gibi kesilme belirtilerini artırabilir.

✔️ Doğru yaklaşım nedir?

Genelde önerilen yöntem:
Dozu yavaş ve düzenli şekilde azaltmaktır.

10 mg kullanıyorsanız tipik bir azaltma planı (doktor onayıyla!) şöyle olabilir:

  • 10 mg → 5 mg (tableti ikiye bölerek) 2–4 hafta
  • 5 mg → 2.5 mg (yarımın yarısı) 2–4 hafta
  • Sonra bırakma

Bazı kişiler daha yavaş azaltmaya ihtiyaç duyar.

👉 Yani: Bölerek her gün almak, iki günde bir almaktan çok daha sağlıklıdır.

😴 Gün içi uyku hali neden olur?

Escitalopram bazı kişilerde özellikle ilk aylarda:

  • Uyuşukluk
  • Enerji düşüklüğü
  • Hafif dalgınlık

yapabilir.

Şu seçenekleri doktorunla konuşabilirsin:

1.    İlacı akşam almak

2.    Dozu 10 mg’dan 5 mg’a düşürmek

3.    Başka bir SSRI’ya geçmek (eğer yan etki devam ederse)

⚠️ Önemli sorular

Şunları bilmek önemli:

  • İlacı ne kadar süredir kullanıyorsun?
  • Panik/anksiyete/depresyon için mi başlamıştın?
  • Son aylarda durumun stabil mi?

Eğer uzun süredir kullanıyorsan (6 ay+), daha yavaş azaltmak gerekir.

Memo, özellikle sen stresli dönemlerde göğüs içi hırıltı ve anksiyete artışı yaşadığını söylemiştin. İlacı çok hızlı kesmek o belirtileri geri getirebilir. O yüzden kontrollü gitmek önemli.

İstersen sana kişisel, yavaş bir azaltma planı çıkarayım.

Lütfen çıkar ama ikiye böldükten sonra bir daha ikiye bölünemez ilaç dağılır

Tamam Memo, o zaman bunu pratik ve güvenli bir plana dönüştürelim.
Ve haklısın — bazı 10 mg tabletler ikinci kez bölününce dağılıyor.

Önce önemli ilke:

👉 İki günde bir almak yerine her gün daha düşük doz almak çok daha doğru.

Escitalopramın yarı ömrü ~27–32 saat. İki günde bir alınca kandaki seviye dalgalanır ve kesilme belirtileri artabilir.

Senin Durumun İçin Güvenli Plan (10 mg’dan Çıkış)

AŞAMA 1

10 mg → 5 mg (her gün)
Süre: 3–4 hafta

Tableti ortadan ikiye böl
Her gün aynı saatte al (tercihen akşam, uyku hali yapıyorsa)

AŞAMA 2

Burada iki seçenek var çünkü tablet dağılıyor demiştin:

Seçenek A (En Temizi)

Doktordan 5 mg tablet yazmasını iste
Sonra:
5 mg → 5 mg bir gün / 2.5 mg bir gün (tablet bölerek)
2–3 hafta

Seçenek B (Daha Profesyonel Çözüm)

Damla formu iste (escitalopram damla mevcut).
Damla ile 4 mg → 3 mg → 2 mg → 1 mg şeklinde yavaş azaltmak mümkün.
En konforlu yöntem budur.

AŞAMA 3

5 mg sonrası:

  • 5 mg → 2.5 mg (2–3 hafta)
  • 2.5 mg → bırak

Eğer hassassın:
2.5 mg’ı 2–3 hafta kullanıp sonra 2.5 mg günaşırı değil,
1–2 hafta boyunca yarım doz her gün alıp bırakmak daha stabil olur.

Olası Belirtiler (korkma)

Azaltırken şunlar olabilir:

  • Hafif baş dönmesi
  • İç huzursuzluğu
  • Uyku değişikliği
  • “Elektriklenme” hissi

Şiddetli olursa bir üst doza dönüp daha yavaş inilir.

Önemli Soru

İlacı kaç aydır kullanıyorsun?

  • 6 aydan az ise daha kolay bırakılır
  • 1 yıl+ ise daha yavaş inmek gerekir

Memo, sen stres dönemlerinde göğüs içi hassasiyet yaşıyorsun. İlacı azaltırken o semptom geri gelirse bu “ilaç bağımlılığı” değil, altta yatan anksiyetenin uyanmasıdır. Bunu ayırt etmek önemli.

İstersen sana ultra yavaş “minimal risk” plan da çıkarabilirim.

İlacın damla hali veya 5 mg İsrail’de var mı doktordan yazmasını isteyeyim

Evet Memo — İsrail’de escitalopram (Cipralex) mevcut, ancak formlar ve güçler konusunda küçük farklar olabilir:

🧴 1. Tablet Formları

  • İsrail’de Cipralex (escitalopram) 10 mg, 15 mg, 20 mg tablet olarak bulunabiliyor.
  • Bunların arasında 10 mg zaten mevcut. Bunun 5 mg formu de listede gözüküyor (Cipralex 5 mg olarak kaydedilmiş).
    → Yani 5 mg tablet istemek doğru bir seçenek. Eğer 5 mg hazır bulunamıyorsa doktor eşdeğer başka marka escitalopram 5 mg yazabilir.

💧 2. Damla (Sıvı) Form

  • İsrail’de escalitopram oral damla/solüsyon formu da mevcut olduğuna dair kayıtlar var (örneğin escitalopram oral drops 20 mg/ml şeklinde).
  • Burada amaç dozajı çok daha küçük adımlarla ayarlayabilmek olduğu için doktorun damla formunu reçete etmesi çok faydalı olur.

🧠 Ne Düşünmeli?

Eczanede tablet formunun güç aralıkları değişebiliyor – bazen 5 mg bulunabilir, bazen sadece 10 mg/15 mg/20 mg olabilir.
Eğer 5 mg tablet bulamazlarsa,
👉 Damla formunu reçete etmesini isteyebilirsin – bu, doz azaltımını çok daha kontrollü yapar.
👉 Alternatif olarak doktor escitalopram eşdeğer başka bir markanın 5 mg tabletini yazabilir.

🔎 Kısaca söyle:
Evet, İsrail’de doktorun 5 mg tablet ya da escitalopram damla formunu reçete edebilir. Bu, doz azaltımı sırasında tablet bölme zorunluluğunu ortadan kaldırır.

İstersen, sana damla ile yapılabilecek örnek azaltım planı de hazırlayabilirim — daha hassas inişlerle. (Bunun için sadece kaç mg’a kadar yavaşlamak istediğini söylemen yeterli.)

Doktorla görüşeyim sonra

En doğrusu bu Yakov 👍

Özellikle SSRI bırakırken doktorla plan yapmak en güvenlisi.

Doktora şunları net söylemeni öneririm:

  • 10 mg kullanıyorum
  • Gün içinde uyku hali yapıyor
  • Yavaş ve kontrollü azaltmak istiyorum
  • 5 mg tablet veya damla formu mümkün mü?

Bu şekilde konuşursan sana en uygun geçiş planını verir.

Doktorla görüştükten sonra bana yaz, birlikte net bir azaltma takvimi çıkarırız.
Acele yok — yavaş ve konforlu inmek en sağlıklısı.

 

BÖLÜM  DÖRT

 

7 EKİM

 

 

“7 Ekim Cumartesi günü bir bayram gününe uyanmayı beklerken, sabah 06.30’da siren sesleri ile kapkara bir cumartesiye uyandık. Ve dehşet haberleri yavaş yavaş ulaşmaya başladı… Yüzlerce Hamas teröristi güney illerimize, kibutzlarımıza sızmıştı. Evlerimize girip, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek katlediyordu. Aileler evlerinde acımasızca ve hunharca öldürülüyordu. Teröristler onlarca rehin alıp Gazze’ye kaçırıyor, yaşlılar, bebekler, gençler…” (Nelly BAROKAS)

 

7 Ekim ve sonrasında Nelly ve benim kaleme aldığımız ve İYT’nin olaylarını açıklayan yazısını bir arada derlemeyi uygun gördüm.

 

İsrail Hamas Çatışmasının İçyüzü

Kısa Tarihçe


1993 Oslo Antlaşması'nın takiben Gazze, Filistin Özerk Yönetimi'nin denetimine girdi. İsrail ile FÖY arasında Gazze ile ilgili ortak çalışma planı üzerinde anlaşma sağlanamayınca İsrail 2005 yılında tek taraflı olarak Gazze’den son santimetresine kadar çekildi, tüm yerleşimcilerini ve askerlerini çıkardı, sera, tarla ve binalarına kadar pek çok gayrimenkulü mükemmel vaziyette FÖY yetkililerine devretti.

 

2007 yılında Gazze’de yapılan seçimleri Hamas kazandı. Hamas sonucu beğenmeyen bazı muhalif Fatah yöneticilerini de yüksek damlardan aşağıya atarak iktidarını sağlamlaştırdı. O günden bugüne Gazze Şeridi'nin tek hâkimi Hamas’tır.

 

Ve Gazze’yi sözde bir “Açıkhava Hapishanesi’’ olarak tanımlayanlar için:

 

Gazze’yi bu hale sokan tek sorumlu, dolayısıyla Hamas yönetimidir.

 

Hamas yönetimi Gazze’yi ihya edip bir Singapur yaratabileceğine, gelen milyarlarca dolarlık uluslararası yardımları silahlanmaya, tüneller inşa etmeye yöneltti. Yöneticiler, Halid Maşal, İsmail Haniye gibi isimler yolsuzluklarla 4-5 milyar dolarlık servetlere sahip oldular ve Gazze dışındaki yerleşimlerinde lüks içerisinde yaşadılar ve halen yaşıyorlar. Hamas 2007 yılından başlayarak roketlerle çevredeki İsrail köylerini, (kibutzları) devamlı olarak taciz etmeye başladı. 2008, 2009, 2012 ve 2014 yıllarında tacizler çok şiddetlendi. İsrail tarafında pek çok sivil yaşamını yitirdi. Balonlarla tarlalar, koruluklar yakıldı. Ve İsrail tarafındaki kayıplar ve roketlerin menzilleri de arttıkça hükümet yurttaşlarını koruma amacıyla Gazze’ye silahlı müdahalelerde bulundu ve Hamas’ın silahlanmasına engel olmak için bazı sınırlamalar ve ablukalar koydu.


Buna rağmen Gazze’nin su, elektrik ve yakıt gereksinimlerini sağlamaya devam etti, 20.000 civarında Gazzeli’ye ülkesinde iş verdi.


İsrail’in amacı Gazzeliler ile barış değilse bile şiddete dayanmayan bir “birlikte yaşamayı” sağlamaktı.

 

7 Ekim ve sonrası


Ne var ki İsrailli yetkililer sükûnetin devamı uğruna ufak bir noktayı görmezliğe gelmeyi yeğlediler 16 yıl boyunca: Hamas terör örgütünün tüzüğünü.


Hamas’ın tüzüğüne göre…


Madde 7: Müslümanlar savaşıp Yahudileri öldürmedikçe yargı günü gelmeyecektir.


Madde 13: Müzakereci bir antlaşma olanaksızdır. Tek çözüm Cihadadır.


İsrail’in yok edilmesi ve Filistin’de İslami bir teokrasinin kurulması şarttır. Bunun gerçekleşmesi için sınır tanımayan cihat gereklidir. İsrail, İslam onu yok edinceye kadar var olacaktır.


Tabii ki Hamas Terör Örgütü Oslo Anlaşmalarını ve İsrail devletini tanımaz.


İşte 6 Ekim’e kadar süren ateşkesi bozma zamanının geldiğine karar veren Hamas, 7 Ekim sabahı hem dini bayram hem de cumartesi günü olmasının da avantajını kullanarak roket atışlarının korumasında Gazze yakınlarındaki köy ve kasabalara baskın düzenledi. Karadan, havadan ve denizden… İsrail gafil avlanmıştı.

 


Hamas Terör Örgütü inanılmaz bir katliama girişti.


1200 civarında sivil ve askeri acımasızca öldürdü (200’ü yabancı uyruklu), yaktı (cesetlerinden DNA dahi alınamayacak şekilde), kadınlarına tecavüz etti. (Gazze’ye kaçırdıkları genç bir kadını soyarak ve yakarak sokaklarda sürüklediler). Bebekleri gözlerinin içine baka baka kurşunladılar. Dört bine yakın kişiyi, kimisi ağır, yaraladılar. Her türlü savaş suçunu işlediler.

 

 

Köylerde yataklarından aldıkları 250 kadar rehineyi, (10 aylık bir bebekten 86 yaşında yaşlı erkek ve kadınlara varıncaya kadar her yaştan) Gazze içlerine götürüp tünellerinde en sefil şartlarda tuttular.

 

Kadınlara tecavüz edildi, yaralı olarak rehine alınanlar yeterli tedaviyi göremediklerinden yaşamlarını yitirdiler, yaşamları ilaçlara bağlı olanlar bu ilaçları alamadıklarından öldüler veya ağır hasta olarak İsrail’e getirildiler.

 

Bu arada İran güdümlü Hizbullah kuzeyden tacizlerini başlattı ve giderek arttırdı.

 

Halen İsrail’in kuzey ve güneyinde yüzbinleri aşan İsraelli evlerini terk etmiş durumda.

 

Savaşın ellinci günlerinde ABD, Katar ve Mısır aracılığında yapılan ‘’savaşa ara verme’’ anlaşması 7-8 gün sürdü. Bu sürede İsrailli ve yabancı uyruklu çalışanlardan oluşan 113 rehine teslim alındı; karşılığında Gazze’ye gıda, ilaç ve yakıt gibi insani yardım yapıldı.

"Israil aldığı her rehineye karşılık hüküm giymiş 3 teröristi serbest bıraktı."

 

1 Aralık sabahı ateşkesi bozan yine Hamas oldu. Bir yandan Kudüs’te üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir terör saldırısı gerçekleştirdi, ayrıca 30 Kasım gecesi saat 24:00’ a kadar vermesi gereken rehineler listesini vermeyi reddetti. Ve bunun üzerine İsrail savaşa devam kararı aldı. (Gazze’de halen mevcudiyetleri ve sağlık durumları hakkında kimsenin haber alamadığı 120 kadar İsrailli rehine daha mevcut)

 

Savaş Kuralları

 

2007 senesinden başlayarak ve 6 Ekim 2023’e kadar Hamas suçsuz sivilleri hedef alan on binlerce roket saldırısında bulundu. (Bunu kabul eden veya edebilecek bir ikinci devlet yoktur yeryüzünde)


Buna karşılık İsrail hükümeti bu vahşetin tekrarlanmaması, Gazze’ye kaçırılan rehinelerin geri alınması ve Hamas’ın askeri ve siyasi gücünün imhası yönünde başlattığı askeri operasyonda Gazze halkına bombalardan korunabilmeleri için güvenli bölgelere taşınmaları uyarısında bulundu. Hamas ise buna engel olmaya çalıştı.

 

İsrail sivil kayıpları asgariye indirmek için azami gayreti sarfederken, Hamas sadece İsrailli değil, kendi sivil kayıplarının da en yüksek sayılara ulaşması için uğraşıyor, kadın ve çocuklarını canlı kalkan olarak kullanıyor. Ve bu şekilde dünya kamuoyunu kazanmaya çalışıyor.


Bu yazı, kimi medya kurumlarının dile getirmediği veya saptırdığı tüm gerçeklerin açıklığa kavuşturulması amacıyla İYT tarafından kaleme alınmıştır.





İnfial büyük…


Siren uzun uzun çalıyor. Yataktan fırlıyorum, ne olduğunu anlamadan. Saat tam 6.30…Sığınağa inmeye vakit yok, apartmanın en korunaklı yeri merdiven boşluğuna, sahanlığa çıkıyoruz. Uzun bir bekleyiş, belki birkaç dakika ve bum sesi. Roketlerin hedefi olduğumuzu anlıyorum.

 

Televizyonu açıyorum. Bir aracın arkasında 4-5 Hamas teröristi kalaşnikoflarıyla… Anlamıyorum, İsrail’de ne işleri var? Haberler gün boyu aktıkça Gazze’de sınırı karadan, havadan, geçen birkaç yüz, belki bin kadar teröristin ülkenin güneyinde çok sayıda yerleşim bölgesini, kibutzu kuşattıklarını öğreniyoruz. Feryatlar, yardım haykırışları… Ordu, polis ancak 5-6 saat sonra ulaşabiliyor. Tam bir kaos yaşanıyor.

 

Böylesi bir istihbarat zafiyeti nasıl olabilir? Düşmanın nefes alıp vermesini bile duyan istihbarat teşkilatları, AMAN, Şaban, MOSAD böylesi bir saldırıdan nasıl haberdar olamazlar. Kippur Savaşı ile kıyaslanıyor. Oysa Kippur Savaşı'nda düşman bir milyon askeri, binlerce tankı, hava kuvvetleri olan Mısır ve Suriye gibi iki güçlü ülkeydi. Bir terör devleti değil.

 

Bu defa Şabat’ta, Simha Tora’da İsrail halkı akşam Dizengoff Meydanı’nda, duada kadınlarla erkekler ayrı mı duracak, beraber mi tartışması yerine bambaşka bir gerçekle karşılaşıyor. Güneyde bir müzik festivaline katılan birkaç bin genç çapraz ateşe tabi tutuluyor, kaçışmalar, çığlıklar, onlarca ölü…

 

 

Katliama dönüşen terör saldırısında Hamas ve İslami Cihat acımadan 21 yerleşim yerinde evlerine sığınan kadın, çocuk, yaşlı, ihtiyar demeden insanları öldürüyor. Çok sayıda rehin Gazze’ye kaçırılıyor. An itibarıyla ölü sayısı 700, birçoğu ağır olan yaralı sayısı 2.000. Rehinelerin sayısı 130. Bu rakamlar ölü sayısının Birinci ve İkinci Lübnan Savaşlarından fazla olacağını gösteriyor. Şoktayız…



Televizyonlarda gün boyu yorumlar. Tel Aviv’de yaşamakta olan altmış iki yaşında emekli bir general Noam Tibon silahını alıp Otel Gazze’de Nahal Oz’da mahsur kalan oğlu ve torununu silahlı mücadele sonucu nasıl kurtardığını anlatıyor. Bir genç, müzik festivalinde teröristlerin elinden kurtulmaya çalışan iki genç kızı kurtarmaya çalışırken vurularak yaşamını yitiriyor, genç kızlar kurtuluyor… Yaşanmakta olan sukutu hayalin, trajedinin yanı sıra, bilinmeyen nice kahramanlık öyküsü de var.

Gelecek günler ne gösterecek? İnsan değerinin her şeyden üstün olduğu, iki asker rehin düştüğünde tüm ülkenin çalkalandığı İsrail’de onlarca rehin varken pazarlıklara girişilip binlerce eli kanlı mahkûm serbest mi bırakılacak? Bunların canlı kalkan olarak kullanılmaları ihtimaline karşın, Gazze’de geniş çaplı askeri bir hareket nasıl gerçekleştirilecek? Bunlar yanıtı oldukça zor sorular…

Kippur Savaşı sonrası oluşturulan tahkikat komisyonu ihmalden Golda Meir’i suçsuz bulmasına rağmen dönemin başbakanı bir yıl sonra istifa etmiş, tüm sorumluluğu yüklenen Genel Kurmay Başkanı David Elazar (Dado) ise istifaya zorlanmıştı. Oyunun kuralları artık değişti mi? Çözüm Olağanüstü Savaş Hükümeti mi, bunu da önümüzdeki günler gösterecek

 

Yakup BAROKAS (9. Ekim.2023)

 

Pembe bir yazı yazacaktım...

 

İYT web sitesinde bu hafta yayınlanacak yazımı 6 Ekim Cuma günü yazmıştım. İyimserlik içeren pembe bir yazı… Ertesi gün de Tora ruloları sevinç içinde dans ederek dolaştırılırken Simhat Tora’yı kutlayacaktık. Bir yıllık Tora okuma döngüsünün tamamlandığı ve yeni döngünün başladığının kutlaması…



7 Ekim Cumartesi günü bir bayram gününe uyanmayı beklerken, sabah 06.30’da siren sesleri ile kapkara bir cumartesiye uyandık. Ve dehşet haberleri yavaş yavaş ulaşmaya başladı… Yüzlerce Hamas teröristi güney illerimize, kibutzlarımıza sızmıştı. Evlerimize girip, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek katlediyordu. Aileler evlerinde acımasızca ve hunharca öldürülüyordu. Teröristler onlarca rehin alıp Gazze’ye kaçırıyor, yaşlılar, bebekler, gençler…

 



Evet, o günden beri İsrail halkı çok zor günler yaşıyor… Güney yerleşimlerinin maruz kaldığı trajedinin, kıyımın anlatılarını dinliyoruz içimiz burkularak… Kayıplar, rehineler hakkında gelebilecek haberleri gözlerimiz yaşlı takip ediyoruz sürekli.

 

Ülkede savaş var… Gençlerimizi ihtiyat görevine gönderdik. Torunum Ori, tüm gençler ülkenin savunması için göreve gitti. Bugün iyimser olabiliyor muyum? Hayır, olamıyorum…

 

Pembe yazıma kapkara gölgeler düştü 7 Ekim Cumartesi günü… Bugünkü koşullarda o yazının yeri yoktu artık… Oysa benim pembe yazım bu yıl neşeyle kutlayamadığımız Simhat Tora’ya ne kadar da uygun bir yazıydı. Dünyanın en eski Tevrat’ının yüzyıllar sonra İsrail’e ulaştığına ilişkin bir yazıydı.


Nelly BAROKAS (9. Ekim.2023)

 

 

Savaşın dokuzuncu günündeyiz, sık sık alarm çalıyor, sığınaklara giriyoruz. Kara Şabat’ın şokunu kimse atlatabilmiş değil. Bu vahşet, soykırım, katliam, ne derseniz deyin, Yahudi tarihinde yüzyıllar boyu hatırlanacak, anılacak.


Tabii ki 2023 yılı 7 Ekim sabahı yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı’nda Holokost’ta yaşananlarla bir tutulamaz. Ancak Yahudi halkı bir kez daha tarihte, üstelik ordusunun koruması altında kendi vatanında, böylesi bir pogroma tanık olmamalı, bebeler, anneler, yaşlılar, masum insanlar, aileler topyekûn öldürülmemeli, yakılmamalı, tecavüze uğramamalı, rehin alınmamalıydılar.

 

1300’ü aşkın masum insan salt Yahudi oldukları için hunharca öldürülmemeliydi. Bu kez cellatlar Naziler değil, Hamas teröristleriydi.

 

Holokost’ta cellatlar belki, sapkın ya da sadistti, ancak kültürlü, sanatsever bir medeniyete mensup insanlardı. Her biri birer canavara dönüşmüş insanlardı aynı zamanda.

Hamas ve İslami Cihat teröristleri ve onların eli kanlı elebaşları bırakın insan olmayı, “hayvan” olma niteliğine dahi sahip değildiler. Çünkü hayvanlar kendilerini korumak, karınlarını doyurmak, varlıklarını sürdürmek için saldırırlar, oysa ellerinde kapkara IŞİD bayraklarıyla kibutz ve yerleşimlere giren bu teröristler sadece yok etmek, varlıklarını tanımadıkları Yahudileri haritadan silmek için saldırdılar. Kendi öz çocuklarını kalkan olarak kullanan bu güruh yine o masum çocukları çok küçük yaşlardan itibaren beyinlerini zehirliyor, “Cihat’a” ve şehit olmaya hazırlıyor.

 

Yine bizleri kahreden diğer bir gerçek de doğduğumuz, sevdiğimiz ülkenin ve coğrafyanın kültürlü, saygın bazı dost bildiğimiz sanatçılarının nasıl oluyor da bu denli gözlerinin perdelendiği, akıl tutulmasına uğradıklarıydı. Gelin Zülfü Livaneli’nin tweet’ indeki bu satırları birlikte okuyalım:

İsrail Savunma Bakanı’nın ‘hayvan’ diye niteleyerek katledilmelerini haklı göstermeye çalıştığı masum Filistin halkını koruması gereken Batı, oportünist ahlaksızlığın doruğuna çıkmış durumda. Silahsız halka karşı girişilen sürgün ve imha hareketine destek veren Batılı siyasiler: bir tek çocuğun gözündeki yaşa değmezsiniz”.

 

Ne yazık ki Livaneli, DEAŞ/IŞİD’in bir uzantısı/kalıntısı niteliğindeki masum çocukların kafalarını kesen HAMAS ile Filistin halkı arasındaki farkı görememektedir.

 

Günümüzde tüm medeni Batı dünyası yeni yeni uyansa da HAMAS’ı IŞİD ile aynı karanlık ideolojinin bir ürünü saymakta ve bu terör örgütünün aynen İŞID ve El Kaide gibi dünya haritasından silinmesi gerektiğini düşünmektedir.

 

24 yıldır İsrail’e gelip dünyanın bir numaralı klasik müzik orkestrası İsrail Filarmoni ile konserler veren ve bu sayede uluslararası çapta ünlenen Fazıl Say da Instagram’da İsrail’in orantısız kuvvet kullandığı ve Gazellilerin her şeyden yoksun açık bir hapishanede yaşamak zorunda bırakıldıkları türünden açıklamaları ile oldukça tepki topladı.

 

Ta kariyerinin başında Fazıl Say’a destek olan ve ilerlemesini sağlayan İYT geçmiş dönem başkanı Zali Detoledo üzüntü ve düş kırıklığını şöyle dile getiriyor: “Fazıl Say biz seni sevdik, bağrımıza bastık. Tam olarak bilgilere sahip olmadan yaptığın açıklamalar, Filistinlilerin hor görülen bir politikaya, ablukaya ve acımasız bir siyasete tabi görüldüğü şeklindeki görüşlerin kabul edilemez. Biz Gazze’yi çoktan 2005’te bıraktık. Onlar Hamas’ı seçtiler. Gazze’ye milyonlarca para yağdı. Bu yardımlar sadece silahlanma ve yeraltı mağaralarının kazılmasında kullanıldı, Filistin halkının refahı için değil.

 

Keza Türkiye’deki medya da her zamanki yanlı yaklaşımını sürdürerek sebep sonuç ilişkisini görmezden geliyor. İsrail’in Gazze’de hava saldırısına girişmesini şiddetle kınarken, buna yol açan Hamas’ın sivil halka yönelik 1300 ölüyle sonuçlanan terör eylemini yok saymaktadır. Tartışma programlarında da saçma sapan komplo teorileri sergilenmektedir.

Ne diyeyim, yazıklar olsun!...

 

Yakup BAROKAS (16. Ekim.2023)

 

 7 Ekim sonrası…


7 Ekim Cumartesi gününden beri İsrail’de hayat farklı bir seyir aldı. O tarihten sonraki günlerin akışı, büyük bir felaket sırasında yaşanmışlıkların yavaş yavaş su yüzüne çıkmasının ağırlığı altında ilerliyor bence…

 

 

O Şabat sabahı 06.30’da sirenlerin çalması, “Ne oluyor?” diye TV’yi açtığımızda ellerinde ağır silahlı kişilerin beyaz tenderler ve motosikletlerle sınırdan geçişleri, evlerinde teröristlerce baskına uğrayan insanların gizlendikleri yerlerden çaresizce gönderdikleri yardım çağrılarının ulaşması ile başlayan karabasanın dramatik sonuçlarıyla yüz yüze geldiğimiz bir süreci yaşıyoruz İsrail’de…

 

Hamas teröristleri güney yerleşimlerinde 1400 sivili hunharca öldürdüler 7 Ekim Cumartesi günü bir günde… Çoluk çocuk, genç, yaşlı 203 sivil (yazıyı kaleme aldığımda 210 olduğu duyuruldu) rehin aldılar. Katıldıkları bir müzik şölenin ardından teröristlerce yaylım ateşine tutulan gençlerden 260’ı vurulup canından oldu… O günden beri bu dehşetten canlı kurtulanların anlattıklarını dinliyor, rehin alınanların yakınlarının çaresizliğini paylaşıyor, çoluk, çocuk, genç, yaşlı sivillere insanlık dışı yapılmış zulmü, ölü bedenlerini toplayan ZAKA gönüllülerinden öğreniyoruz.

 

Saldırının ilk saatlerinde, ağır silahlı yüzlerce teröriste karşı mücadele verirken canından olan bir avuç polis ve asker hakkında anlatılanlar… Her bir öldürülenin veya kaçırılan kişinin yüz yüze kaldığı vahşetin kanımızı donduran yaşanmışlıkları… Hepsini dinliyoruz, gözlerimiz yaşlı… 7 Ekim Cumartesi gününden beri…

 

Güney illerinin boşaltılan halkı konuk evlerine, otellere yerleştirildi. Hizbullah roketlerine maruz kalan kuzey sınırına yakın kentlerin halkı da boşaltılıyor. Adını 1920’de Tel Hai Savaşı’nda ölen Joseph Trumpeldor’un da aralarında bulunduğu sekiz kişiden alan ve direnişin simgesi sayılan Kiryat Shmona kenti halkının güvenliğini sağlamak amacıyla boşaltılacak olması da üzüyor haliyle…

 

Yahudi tarihine “Kara Cumartesi” olarak geçecek 7 Ekim Cumartesi gününün ertesi süpermarketler başta olmak üzere temel ihtiyaçları karşılayacak tüm dükkânlar açtı. Konserve rafları ful dolu değil, meyve ve sebze reyonlarında eskisi kadar bolluk cümbüşü yok. Neden mi? Çünkü her sektörün çalışanı ülke savunması için görevde.

 

Dünya ülkeleri İsrail’e destek veriyor, ABD, Almanya, İngiltere gibi birçok ülkenin lideri desteklerinin bir ifadesi olarak birkaç saatlik ziyarete geldiler. Ne yazık ki, doğup büyüdüğümüz, çok sevdiğimiz Türkiye’mizin 1400 İsrailli sivilin evlerinde Hamas tarafından hunharca öldürülmüş, yakılmış olmasını tamamen yok sayıp, Tsahal’in sanki hiç sebep yokken Gazze’yi bombaladığını, sivillerin ölümüne sebep olduğunu, İslami Cihat’ın roketi tarafından vurulduğu kanıtlandığı halde, hastaneyi İsrail’in bombaladığını ısrarla yayıp halkı galeyana getiriyor olması anlaşılır bir tutum değil…

 

Oysa Avrupa kentlerinin caddelerinde Hamas’ın rehin aldığı 203 kişinin fotoğrafları yer alıyor. New York metro girişlerinde de bu fotoğraflara yer verilmiş, dayanışma adına… Avrupa kentlerinin belirleyici anıtları İsrail bayrağının mavi/beyaz renkli ışıklarıyla aydınlatılıyor. Rio de Janeiro’da binlerce kişinin katıldığı bir gösteride Hamas terörü lanetleniyor… Londra’nın bir parkında, çimenler üzerine her birinde rehin alınan bir çocuğun fotoğrafının bulunduğu 30 pusetin yerleştirilmesi, insani duyguların ifadesi olan bir dayanışma örneği değil mi? Roma büyük sinagogunun önündeki geniş alanda 203 kişilik Şabat sofrasının kurulmuş olması simgesel de olsa anlam yüklü bir dayanışma örneği değil mi?

 

Aynı Şabat sofrası Tel Aviv Müzesi dışındaki geniş alanda kuruldu savaşın 14’üncü gününde… 203 kişilik upuzun bir sofra… Sofrada gerekli her şey vardı; Şabat ekmekleri… Kiduş kadehi… Biberonlar… Ve masanın etrafındaki iskemleler arasında çocuk rehineler için çocuk iskemleleri… Rehine yakınları ellerinde sevdiklerinin fotoğrafları Şabat masasının etrafında toplandılar. En yakın zamanda onlara kavuşma umuduyla kadeh kaldırdılar, gözlerinden yaşlar süzülürken. Hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı, kalpleri sızlatacak kadar duygulandıran bir görüntü...

 

7 Ekim Cumartesi günü yeniden bir soykırıma uğramış olmanın acı gerçeğini kalbine ve hafızasına gömdü İsrail halkı… Ve harekete geçti… Her birimiz açılan kampanyalar doğrultusunda veya bireysel olarak yardım faaliyetlerine seferber olmuş durumdayız artık…

 

Büyük çapta maddi/manevi yardımların yanı sıra herkes elinden geldiğince el veriyor. Güney yerleşimlerinden merkezdeki otellere alınan binlerce kişiye psikolojik destek veriliyor, bebeklere kreş, çocuklara yuva açılıyor otellerde. Kadınlı erkekli gruplar ünlü lokantaların mutfaklarında, şeflerin rehberliğinde cephedeki askerlere gönderilmek üzere büyük miktarlarda yemeği hazırlıyorlar gün be gün…

 

Türkiyeliler Birliği geçtiğimiz günlerde, Aşdod kentinde barınanlara veya roket saldırılarından mağdur ailelere ulaştırılmak üzere, ihtiyaç maddelerinden oluşan 250 yardım kolisini hazırlayıp hedefe ulaştırdı.

 

Her birimizin güneyde mağdur olmuş bir tanıdığı veya yakını var… Her birimizin Gazze sınırı cephesinde veya kuzey cephesinde ülkeyi savunan bir oğlu, kardeşi, babası ya da torunu var.


7 Ekim Cumartesi gününe dek siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle sizler/bizler, sağcı/solcu, dindar/laik gibi kamplara ayrılan İsrail halkı yeniden tek vücut artık… Her zaman olduğu gibi… Olması gerektiği gibi… Önümüzde zor günler var… Birlik ruhu içinde alt edeceğiz bu zor günleri…


Am İsrael Hay…

 

Nelly BAROKAS- 23. Ekim.2023

 

Evlerimizdeki Daniel…

O günleri yaşayanlarınız anımsayacaktır, 1991 Körfez Savaşı’nın ilk günlerinde Saddam Hüseyin’in attığı füzelerden korunmak için gizlendiğimiz odalardan çıkar, televizyonlarımızda Ordu Sözcüsü Nahman Shay’ın güven veren sesinden gelişmeleri öğrenirdik. Nahman Shay o dönemde tüm İsraillilerin evlerinin müdavimi olmuştu.

 

Aradan 32 yıl geçti…7 Ekim günü İsrail’in üzerine Hamas terörü bir karabulut gibi çöktü. Hamas’ın 7 Ekim Simhat Tora bayramı sabahı Beeri, Nir Oz, Raim, Orim, Kfar Aza gibi güney yerleşimlerimizde soykırım uyguladığı, aciz içinde insanların yardım çağrılarını ulaştırmaya çalıştığı, bu çağrılara ordunun hemen yardıma koşamadığı uzun saat ve dakikalarda, İsrail halkı ülkesinde neler olup bittiğini açıklayacak bir yetkili bulamadı karşısında… Uzun saatler boyunca ne bir siyasi, ne bir ordu mensubu… Muhabir ve TV sunucularına ulaşan yardım yakarışlarının kayıtlarını dinledik çaresizlik içinde… Aklımızda bir sürü soru işareti… İstihbarat neredeydi? Ordu neredeydi?

 

Geçen uzun saatlerin ardından, evlerimizin ekranında gördüğümüz ilk yetkin kişi Ordu Sözcüsü Daniel Hagari oldu. Hiç tanımadığımız bir sima… Ne başbakan ne de savunma bakanı, günlerce ekranlara çıkmazken, çakır gözlü Daniel Hagari kendinden emin duruşu, inandırıcı ve güven veren konuşması, etkin ses tonu ile İsrael halkına günde en az iki kez seslenir oldu bir aydır… İşte o günden beri evlerimizin yeni bir müdavimi var; Daniel Hagari…

 

Daniel; Hagari ailesinin üç erkek çocuğunun en büyüğü… Baba İlan grafik tasarımcı, anne Shula gençliğinden öldüğü güne dek Cameri tiyatrosunun bilet satış müdürü olarak çalıştı. Cameri’nin bazı gedikli aktörleri, Daniel’in çocukluğunda annesi ile birlikte tiyatro kulislerinde bolca zaman geçirdiğini, kendinden emin duruşunu ve hitabet yeteneğini oradaki deneyiminden kazandığını söylüyorlar.

Parlak bir askeri kariyeri olan 47 yaşındaki General Daniel Hagari’nin, Tel Aviv Üniversitesinde felsefe lisansı, diplomasi ve güvenlik konusunda da lisansüstü eğitimi var. 1995’te katıldığı deniz komando birliğinde (shayetet 13) çok sayıda önemli operasyonda yer aldı. Benny Ganz ve Gadi Eisenkot’un genelkurmay başkanlığı dönemlerinde onların kişisel yardımcılığını yaptı. Evli ve dört çocuk sahibi Daniel bu yıl mart ayında ordu sözcüsü görevine getirildi.

 

Parlak kariyerine rağmen İsrail kamuoyunda fazla tanınmayan Daniel Hagari bir günde ülke içinde ve dışında tanıtım ve bilgilendirmenin güzel yüzü oldu. İsrail halkını günde iki kez bilgilendiriyor, bilgi kirliliğini önlemeye çalışıyor, yabancı basın mensuplarına söyleşiler ve brifingler veriyor, sosyal medyada doğru bilgiler paylaşıyor. Durmadan çalışıyor…

 

Geçtiğimiz günlerde General Daniel Hagari şöyle bir açıklama yaptı: Dehşet filmini tüm dünyada göstereceğiz. Burada teröristlerin nasıl bir vahşet yaptıklarını dünyanın idrak etmesi gerekiyor.”

 

Bu 40 dakikalık film neydi? Hamas teröristlerinin 7 Ekim günü insanları katlederken, yaktıkları evlerde aileleri küle dönüştürürken, kadın ve kızların ırzlarına geçerken, hamilelerin karınlarını yararken, bebelerin başını keserken bu insanlık dışı vahşeti kendi telefonlarıyla veya vücutlarındaki kameralarla gururla kaydetmişlerdi. Yani, yaptıkları vahşeti, saçtıkları dehşeti kendileri belgelemişlerdi. Ordu ile çatışmada esir alınan veya ölen teröristlerin bu kayıtlarının birleştirilmesi ile 40 dakikalık bir vahşet filmi oluştu.

 

Film İsrail halkına gösterilmedi tabii ki… İlk gösterim Knesset üyelerine oldu, ardından yabancı basın mensuplarına gösterimi yapıldı. ABD’de kongre üyelerine, büyük medya şirketlerinin yetkililerine gösterildi. İzleyenler arasında kendini salondan dışarı atanlar, hatta baygınlık geçirenler varmış.

 

Daniel bu filmin elçilikler aracılığıyla dünyanın her ülkesine dağılmasını hedefliyor. Böylece dünya burada neler yaşandığını görecek. Bu film, Hamas’ın Yahudi halkına pogrom uyguladığını inkâr edenlere bir yanıt oluşturacak. Bizim başlatmadığımız bir savaşa niçin çıktığımızı dünya daha iyi anlayacak.

Umalım ki… Bizim başlatmadığımız ancak 7 Ekim vahşetine maruz kaldığımız andan itibaren Hamas terörüne, ölüm saçanlara karşı Tsahal’in verdiği zorunlu savaş en kısa zamanda başarıyla tamamlansın, terörün kaynağı kurutulsun, ülke savunması için görevde olan oğullarımız, komşularımız, kardeşlerimiz, torunlarımız sağlıkla evlerine dönsünler…

 

Umalım ki… Ordu sözcümüz Daniel Hagari bundan böyle İsrail halkına hep olumlu haberler ulaştırsın…


Nelly BAROKAS- 5. Kasım.202

 

 

7 Ekim Kurbanlarına Ağıt

 

 

 

Birazdan evinizin yıkılacağını, onu boşaltmanız gerektiğini size söyleseler, o panikte yanınıza ne alırsınız?

 

Dyson marka süpürgenizi, takılarınızı, bilgisayarınızı, çok değer verdiğiniz fotoğraflarınızı mı, yoksa birkaç iç çamaşırı ve bir battaniye mi? Veya yıllardır titizlikle büyüttüğünüz orkidelerinizi mi?

 

O panik sonrasında çocuklarınıza, eşinize, ailenize sarılıp kurtuldum, hepimiz kurtulduk diye sevinir misiniz? Köpeğinizi de kucaklar mısınız?

 

Peki, ya mucize eseri canlı çıktığınız sığınaklı odadan küller içindeki evinizi görünce Allah'a şükür hayattayım mı dersiniz?

Gidecek bir yeriniz yoktur, beklersiniz yardım elinin uzanmasını, rehinelerden bir haber almayı…

 

Yine Kadiş okunuyor, acılı bir sevgili ertesi gün evleneceği hayat arkadaşı için kriya yapıyor, bir anne baba aynı anda yitirdikleri ikiz çocukları için arkasından ağlayamıyor. Göz yaşları kurumuş…

 

Ve ben evimde düşen roketleri sayıyorum, çaresizlik içinde.

Ve ben halkımı soykırım yapmakla suçlayanları lanetliyorum.

Yakup BAROKAS 24. Ekim 2024

 


HASBARA

 

Yanımdan sokakta bir anne geçiyor, pusette bir bebek; sarı sarı bukleli saçlar, mavi gözlü, tatlı mı tatlı…Böylesi bir bebeği öldürmek için insan ne denli cani ruhlu olabilir?


7 Ekim Kara Şubat’ta böylesi çok sayıda bebeği, annelerini, tüm bir aileyi, tam 1.400 günahsız insanı katleden o kara ruhlu terörist güruhu hâlâ savunan insanları anlamakta güçlük çekiyorum.

 

Ve hâlâ İsrail’in Gazze’de 28 gündür insanlık suçu işlediğinden söz edebilen liderler var… Batı basını da neredeyse savaşın tek müsebbibinin 7 Ekim günü gerçekleştirilen pogrom olduğunu unutmaya başladı.

Bir Hamas liderine televizyonda muhabir soruyor: “Kendinize yerin üç kat altında mağaralar inşa ettiniz. Zavallı Gazze halkını niye oralara almıyorsunuz?” Yanıt: “Bu mağaraları kendimize yaptık!” oluyor.

 

İsrail Basın Sözcüsü Daniel Hagari’nin sürekli Gazze halkına; “Güvenli olan güneye yönelin!” uyarısına karşın Hamas kendi halkına ateş açarak onların bu geçişlerini önlemeye çalışıyor, Filistinlileri bile bile ölüme mahkûm ediyor. Hastanelerin altına köstebek yuvaları gibi inşa ettiği mağaralarda sivil halkı kendine siper ediniyor. Yerin elli metre altında gizlenen Yahya Sinwar Gazze’nin harabeye dönüştüğünden ya haberi yok ya da umurunda değil…

 

Sürekli açıklanması lazım. 1) Gazze işgal altında değil. İsrail bu topraklardan 2005 yılında tamamen tek taraflı olarak çekildi. 2) Bu savaş Hamas tarafından kanlı cinayetler işlenerek 7 Ekim günü başlatıldı. Gerçekler bu kadar basit.

 

Hasbara” diye İbranice bu sıralar oldukça gündeme gelen bir sözcük var. “Hasbara”nın karşılığı olarak Türkçe lisanında bir düşünceyi, inancı başkalarına benimsetmek, yaymak anlamına gelen “propaganda” kelimesini kullandığımızda ağır kaçıyor, “Lehasbir” kökünden gelen “açıklamayı” kullanınca da anlamını yitiriyor. İddia ne? İsrail “Hasbara”da çok zayıf, sınıfta kaldı…”

 

İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen ve ölen teröristlerin vücut kameralarından elde edilen görüntülerin de kullanıldığı, vahşeti belgeleyen 40 dakikalık filmin akabinde IDF’nin hazırladığı bir film daha ilk günde 6 milyon kişi tarafından izlendi. Filmin İbranice altyazısının olmaması ve İngilizce lisanında hazırlanması bunun yabancıları hedeflediğini gösteriyor.

 

Futbol maçlarını izleyenler bilir. Uluslararası karşılaşmalarda her takım on biri sahaya rakip takımın formalarını giymiş çocuklarla ele ele çıkar. Avrupa Ligi basketbol maçlarının arasında bu görüntülerin üstüne Gazze’de rehin tutulan 30 kadar çocuk ve bebeklerin geri verilmesini dile getiren sloganların kullanılması çok çarpıcıydı. “Hasbara”yı amaçlayan bu tür çalışmaların yeryüzünde milyonlara ulaştığı düşünüldükçe, İsrail’in sosyal medyada geç de olsa savaşa etkin bir şekilde girdiği görülüyor.

 

Bir ay öncesine kadar demokrasi safında mücadele veren high-tech’çiler bu defa da var olma savaşı veren halkının yanında yer aldı. Bir aydır bir araya gelen bir ekip 7/24 “hasbara” alanında çalışmalar yapıyor, pek çok lisanda çevirilerin yer aldığı filmler hazırlıyor.

 

Tabii ki kulağını sadece El Cezire’ye veren veya gizli ya da açık İsrail nefretiyle beslenenlere ne anlatırsanız anlatın nafile…

 

Yakup BAROKAS 6.Kasım.2023

 

 

Vivian- Yüzlerce kayıp hayattan biri…

 

Bu yazıyı kaleme aldığımda savaşın 44'üncü gününü yaşıyoruz. Tsahal Gazze’nin içlerine doğru ilerlerken Hamas’ın yeraltı tünellerini, stratejik üslerini, silah ve mühimmat depolarını yok ediyor. Ve bunu yaparken, ne yazık ki her gün askerlerimizden can kayıpları olmaya devam ediyor.

 

Yaşamlarının baharında gençler… Her birinin kısa yaşam öyküsünü dinlerken, ileriye yönelik hedeflerini, meraklarını, ülkeye olan sevgilerini, hayata bakış açılarını öğreniyoruz yakınlarının anlatılarından…

 

7 Ekim gününden beri Hamas’ın vahşice öldürdüğü, artık hayatta olmayan yüzlerce insanın tek tek öyküsünü dinliyoruz televizyonlarımızdan. Müzik şöleninde canlarına kıyılan her bir gencin yaşadığı korkuyu, yardıma koşarken canından olanların kahramanlık öykülerini, evlerinde yakılanların, katledilenlerin yaşam süreçlerini tek tek dinliyoruz televizyonlarımızdan, onları tanıyanların ağzından…

 

Hamas teröristlerinin halen esaret altında tuttuğu bebekler, çocuklar, kadınlar, askerler, yaşlılar… Ne durumda oldukları, yaşayıp yaşamadıkları konusunda hiçbir bilgiye sahip olmadığımız rehinelerin aile yakınlarının sevdiklerine kavuşabilmek umuduyla verdikleri dirayetli mücadeleyi kalbimiz buruk izliyoruz.

 

Her bir rehine başlı başına bir hayat… Bazısı henüz hayatının ilk aylarında veya yaşlarında, önlerinde parlak ve uzun bir gelecek olması gereken çocuklar veya geleceğe yönelik hedefleri olan ergenler… Her birinin bir yaşam hikâyesi var…

 

Bu hikâyelerden biri Vivian Silver’e ait… Birkaç gün öncesine dek Vivian’ın Gazze’ye kaçırılan 240 rehinenin arasında olduğu tahmin ediliyordu. Yani en azından hayattaydı. Ama yapılan DNA araştırması sonucunda, terör saldırısından tam beş hafta sonra Vivian’ın kimliği ölüler arasında tespit edildi. Cenazesi kalabalık bir katılımla kaldırıldı; aile üyeleri, torunları, çok sayıda İsrailli Arap dostları, milletvekilleri ve İsrail-Filistin barışına hâlâ inanmaya devam eden Vivian’ın hayat görüşüne ortak olan kişiler katıldı.

 

Vivian Silver ülkede ve ülke dışında insancıl ve barışçıl kişiliği ile tanınmış, yaşamını Arap-Yahudi barışına adamış aktivist bir kadındı. Ne yazık ki 7 Ekim günü öldürüldü… Aslında Batı Şeria’daki Filistinlilerle barışçıl ilişkiler kuran barışa gönül vermiş 32 yaşındaki Hayim Katzman da 7 Ekim günü öldürüldü. Ya Yocheved Lifschitz’e ne demeli? Yocheved uzun yıllardır tedaviye muhtaç Gazze’deki Filistinlileri kontrol noktasından karşılıyordu, hastanede onlara refakat ediyordu, yakından ilgileniyordu. Yocheved, 7 Ekim günü Gazze’ye rehine olarak kaçırıldı…

 

1949 Kanada doğumlu Vivian Silver 1974’te eşi Marti ile İsrail’e aliya yaptı. Özgürlük Savaşı’ndaki çatışmalarda yıkılan Gezer kibbutzunun yeniden kurulması için çalışan gruba katıldı. Bu kibutzda erkeklere özgü sorumluluklar üstlendi. Eşi Marti ABD’ye göç edince, Vivian kibutzda kalmaya devam etti. Orada oğullarının babası olacak Lui Zeigan ile ikinci evliliğini yaptı. Aile 1990 yılında Beeri kibutzuna taşındı.

 

Vivian hayatı boyunca barış yoluna inandı. İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki toplulukları birleştiren projeleri düzenleyen Arap Yahudi Güçlendirme, Eşitlik ve İşbirliği Merkezi’ni yönetti. Çeşitli kesim ve siyasi yelpazeden kadınlar arasında barışı inşa eylemlerini destekleyen Women Wage Peace’in kuruluşuna destek verdi.

 

Oysa Hamas teröristleri 7 Ekim günü barış amacıyla değil, Yahudileri öldürmek için güney sınırımızdan içeri doludizgin giriyordu… Hamas, Beeri kibutzunda Vivian’ın evini ateşe verdiğinde, hayatını barışa adamış bu insancıl kadının aklından ne geçmişti, merak etmemek mümkün değil… Ölüme çok yakın hissettiği anlarda… Oğlu Yonathan ile son mesajlarında korkuyu, hayal kırıklığını ve oğluna sevgisini dile getirmiş. Yonathan’ın çaresizlik içindeki “seninleyim anne” mesajına Vivian’ın “seni hissediyorum” ifadesi ölmeden önceki son mesajı olmuş.

 

Vivian Silver bugün yaşıyor olsaydı, 7 Ekim vahşetine tanık olduktan sonra tavrı ne olurdu acaba? “Barış artık mümkün görünmüyor?” mu derdi, yoksa sınırın ötesindeki kadınlara seslenerek; “Terörün kimseye faydası yok, siz de huzuru hak ediyorsunuz” mu? derdi. Yanıtını ben bilmiyorum, sizlerin takdirine bırakıyorum…


Nelly BAROKAS 19. Kasım.2023

 

 Sonraki Gün

 

Yazıyı kaleme aldığım an itibarıyla savaşın 70. günü. Yetkililer bu savaşın çok uzun süreceğini belirtiyorlar. Haftalar mı, aylar mı, bir yıl mı? 1200 masum kişinin terör örgütü Hamas tarafından öldürülmesinden, 240 rehinenin kaçırılmasından bu yana her gün bir dram yaşanıyor.

Bir hafta boyunca, her gün 121 rehinenin ateşkes süresi içinde nefesimizi tutarak iadelerine tanık olduk. Ölenlerin ailelerinin anlattıklarını, iade edilenlerin yaşanmışlıklarını yüreğimiz sıkışarak dinledik.

 

Gazze Şeridi’nin kuzeyi İsrail güçleri tarafından tamamen ele geçirildi. Gazze halkı uçak saldırılarından korunmak için güneye göç ettirildi.  Hastanelerin altından, okullardan ulaşılan tüneller tek tek keşfedildi. Askeri disiplini kaybeden Hamas yıkıntıların arasına gizlenerek gerilla savaşı vermeye başladı. Naciye’deki çatışmalarda on İsrael askerinin öldürülmesiyle sarsıldık. 15 Aralık Cuma günü üç rehinenin yanlışlıkla öldürüldükleri haberi geldi. Sonrasında rehinelerin beyaz bayrak kaldırdıkları açıklandı.

 

Yerle bir edilen Gazze Şeridi’nin kuzeyinin terörden temizlenmesi bu denli güç oluyorsa, nüfusun yoğun olduğu, Hamas’ın gücünü henüz yitirmediği ve Yahya Sinvar’ın gizlendiği söylenen Han Yunes, Rafiah gibi yerleşim yerlerinin yer aldığı Gazze’nin güneyinde çatışmaların çok daha zor olacağını tahmin etmek zor değil. Bir de Amerika’nın ve en önemlisi her geçen gün yaşam şansları azalan 129 rehinenin aile yakınlarının baskıları var.

 

Her şeyden önce ve ŞİMDİ rehinelerin serbest kalmalarını talep edenlerin haykırış ve çırpınışları, diğer yandan Hamas’ın bitirilmesini ve eş zamanlı olarak rehinelerin kurtarılmasını strateji olarak benimseyen karar vericiler…

 

Savaşın başlangıcında halkın sağcı, solcu, dindar, seküler yüzde doksanının ateşkese karşı çıktığına, sonuna kadar gidilmesinin gerekliliğine inandığı kanısındayım. Şimdi öyle mi bilemiyorum. Yahudilik'te: “Bir hayat kurtarırsan bir dünyayı kurtarmış olursun…”

 

Her gün televizyon kanallarında emekli generallerin, savaş muhabirlerinin yorumlarını dinliyoruz. “Yom Aharey” Sonraki gün ne olacağını dillendiriliyor. Joe Biden bunu Netanyahu’nun ağzından duymak istiyor. Netanyahu Hamas’a para yardımı yapan, hiçbir otoritesi kalmamış Mahmud Abbas’ın başında yer aldığı Filistin Yönetimi'ne Gazze’nin sivil idaresinin teslim edilemeyeceğini söylüyor. Neyin olamayacağını ifade ediyor ama savaş bittiğinde neyin olacağını belirtmekten kaçınıyor. Amacı iki devletli çözüme kapı aralamamak.

 

Benny Gantz ise Tsahal’ın her zaman Gazze’de hareket serbestisini koruyarak “güçlendirilmiş” bir Filistin yönetiminden ve ABD dahil İsrail’in de yer alacağı dört devletin denetiminde bir çözüm önermekte.

 

Sonraki gün, sadece Gazze’nin geleceği açısından değil, bu halkın ve özellikle yakınlarını kaybedenlerin, rehine tutulanların yaşadıkları travmaların izlerinin giderilmesi açısından da anlam taşıyor. Sonraki günün ne olacağını bilemiyorum ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.


Yakup BAROKAS 18.Aralık.2023

 

Hamas’ın silahı: CİNSEL SALDIRI

 

Hamas teröristlerinin Gazze sınırındaki kibutz ve kasabalara gerçekleştirdiği vahşi saldırılar nedeniyle İsrail’in giriştiği savaş, kısa bir ateşkes döneminin ardından yeniden devam ediyor.

 

7 Ekim Cumartesi günü Hamas’ın nasıl bir nefretle insanları katlettiğini, sadistçe parçaladığını, işkence ettiğini, diri diri yaktığını, onlarca rehine aldığını, genç kız ve kadınlara tecavüz ettiğini ne yazık ki hepimiz biliyoruz artık. Ve ne yazık ki o gün çok sayıda kadının tecavüze uğradığı ortaya çıktı.

 

Anlaşılıyor ki Hamas, el bombaları, kalaşnikof gibi silahları ile Yahudi evlerine saldırırken, yakıp yıkarken “tecavüzü bir savaş silahı olarak kullanmış” … Yani kadınlara yönelik işkence, bir ulusu küçük düşürmek, bir halkı yok etmek için silah haline getirilmiş.

Cinsel şiddetin ilk belirtilerine, Hamas’ın yaptığı işkence ile tecavüze “kendi gururla yayınladığı görüntülerden” tanık olduk. Hamas’ın kendi belgelediği ve yaydığı görüntülerde elleri arkadan bağlanmış, pantolonunun kasık kısmı kanlanmış bir kadın görüldü. Veya saçlarından çekilerek sürüklenen bir genç kız…

 

Daha sonra görgü tanıklarının ve ilk müdahale ekiplerinin ifadeleri geldi. Reim yakınında Nova Müzik Festivali'ndeki kızlara toplu tecavüzler uygulandığı, genç kızların cesetlerinde cinsel saldırı izleri bulunduğu, sağlık görevlilerinin ifadelerinden, olay yerinde gizlenerek yaşamlarını kurtarabilen gençlerin tanıklıklarından ortaya çıktı.

 

Aslında Hamas’ın uyguladığı insanlık dışı cinsel şiddetin ayrıntılarından söz etmek değil niyetim bu yazımda… O vahşetin bütün gerçeklerini hepiniz biliyorsunuz zaten.

 

Bu durumda beklentimiz neydi? Dünya kamuoyunun kınaması, kadın kuruluşlarının İsrailli hemcinslerinin yanında yer almaları değil mi? Ama o da ne? Maalesef küresel kadın hakları kuruluşları sessizliğini koruyor. Pek çok feminist ve kadın hakları örgütü bariz bir şekilde sessiz kalıyor, hatta bazıları suçlamaların doğruluğunu sorguluyor… BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Kuruluşu Hamas’ın zulmünü açıkça kınamayı ihmal etti. Hatta son yıllarda oldukça etkin olan uluslararası MeToo hareketi bir türlü İsrailli kurbanlardan bahsedemedi.

 

Bu konuda sizler ne düşünürsünüz, nasıl bir açıklama getirirsiniz bilmiyorum… İsrail’in First Lady’si Michal Herzog bu ayrımcılıktan kaynaklanan rahatsızlığını dile getirmek istedi. Uluslararası toplumun Hamas’ın gerçekleştirdiği cinsel şiddeti kınama konusundaki isteksizliğine yönelik öfkesini dile getiren bir yazı yayınladı Newsweek’te.


“Hamas’ın çekimini yaptığı videoda teröristlerin hamile bir kadına işkence yaptığı ve fetüsü aldığı görülüyor. Leğen kemiklerinin kırıldığı şiddette tecavüze uğrayan kadın ve kızların cesetleri bulundu” diye yazmış Michal Herzog…

Yazısından diğer bir alıntıda da şöyle diyor: “Teröristlerin yayınladığı video kayıtlarını izleyecek kadar şanssız olanlar tecavüz görüntülerine tanık oldular. Yakalanan teröristlerin açıkça kaydedilen itiraflarından, toplu tecavüzün Hamas’ın planının önceden tasarlanmış bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.”

 

BM Güvenlik Konseyi en nihayet “Filistin sorunu da dahil Ortadoğu’daki durum” konulu bir toplantı yaptı. Gazze ve Filistin Yönetimindeki kadınların koşullarına odaklanılan toplantıda Hamas’ın İsrael’deki suçlarının soruşturulması kararı alındı.

 

Oysa BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Kuruluşu (CEDAW) daha önce İslam devletinin Irak’taki Ezidi kadınlara yönelik, Boko Haram’ın Nijeryalı kadınlara yönelik cinsel şiddetini kınamasına rağmen, Hamas’ın Yahudi kadınına zulmünü açıkça kınamadı. Nedenini sorgulamak gerekmez mi?

 

Hamas’ın kadınlara ve çocuklara karşı işlediği suçlarla ilgili İsrail’de kurulan sivil komisyonun başkanı Cochav Elkayam, dünya kadın kuruluşlarının bu sessizliğini “Sessizlikleri sağır edici” sözleriyle tanımlıyor.

 

Ve şöyle diyor: “Dünya kamuoyunun Holokaust’tan bu yana en kötü saldırıya uğrayan bir halkın kurbanlarıyla dayanışma gösterme konusundaki yetersizliğini tarih yargılayacak.”

 

Tarih bunu yargılar mı? Sanmıyorum… Bildiğim; bu sessizliğin, ayrımcılığın, bencilliğin, umursamazlığın acıtıyor olması…

 

*NİHAYET… Yazımın son satırlarını kaleme aldığımda, BM Kadın Birimi 8 hafta sonra Hamas’ı 7 Ekim saldırısı nedeniyle kınadı ve uyguladığı cinsel saldırı nedeniyle alarma geçti… Örgüt yaptığı açıklamada; “Bu saldırılar sırasında cinsiyete dayalı vahşet ve cinsel şiddete ilişkin çok sayıda açıklama bizi alarma geçirdi” ifadesini kullandı…



*BEKLENTİM… Umarım diğer kadın örgütleri de en kısa zamanda hatalarından geri dönerler…

 

Nelly BAROKAS 4. Aralık.2023

 

 

İkiz bebeler ve Komutan Tomer

7 Ekim’den bugüne savaş günleri 70’li sayılara ulaştı. 70 küsur gündür savaş devam ediyor, 70 küsur gündür Gazze yerle bir edilirken her gün askerlerimiz ölüyor, 70 küsur gündür Hamas teröristlerinin kaçırdığı, hangi koşulda bulunduklarını bilmediğimiz rehineler ölüm kalım savaşı veriyor, rehinelerin yakınları 70 küsur gündür uyumuyor, nefes almıyor…

 

Günler geçiyor, rehine yakınları ülke içinde ve dışında mücadelelerini sürdürüyor, her kapıyı zorluyorlar… Çocuklarına, kardeşlerine, en sevdiklerine sağ salim kavuşabilmek umuduyla…

 

Tel Aviv Müzesi önündeki geniş alan rehine ailelerinin mekânına dönüştü, “Kikar Hahatufim” (kaçırılanların meydanı) olarak adlandırılıyor artık. Ülkenin kalbi orada atıyor adeta…

 

Kötü bir hafta geçirdik… Bazı rehinelerin öldüğü haberini aldık… Hamas’ın yeni taktiği midir bilmiyorum, her gün bir rehinenin öldüğü haberi geliyor. Yine geçen hafta on askerimizi yitirdik bir günde… On ocak geçen hafta salı günü… Neye uğradığımızı şaşırdık o gün… Ardından peş peşe cenazeleri kalktı gencecik insanların. Bu acı kayıpların şokunu atlatamadan üç rehinenin Gazze’de hapsedildikleri mekândan kaçarken, yanlışlıkla İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olup hayatlarını yitirdiklerini öğrendik…

 

Yaşamını yitiren on Golani askerini Devlet Başkanı Isaac Herzog; “best of the best” olarak tanımladı. Gerçekten de halkını ve vatanını savunurken hayatlarını yitiren ve arkalarında kocaman bir boşluk bırakan kahramanlardı onlar… Onların her biri anne ve babasının kıymetli oğlu, bir kadının çok sevdiği eşi, şimdi yetim kalan çocukların babası, birinin can kardeşi veya genç bir kızın hasretle beklediği sevgilisiydi. Hepsi çok değerliydi… Hepsinin öncelikli hedefi ülkesini, halkını korumaktı…

 

Aralarından biri vardı ki öldüğüne inanmak zor oldu. Çünkü savaşın başladığı 7 Ekim’den beri TV karşısında çokça zaman geçiren bizler, savaş meydanında verdiği söyleşilerden onu neredeyse tanır gibiydik. Golani Tugayı 13. Taburu Komutanı, Kfar Saba’lı, 35 yaşındaki Yarbay Tomer Grinberg…

 

Yarbay Grinberg’in 13. Taburu, yaklaşık 3 bin teröristin güneydeki Tsahal üslerini kuşattığı, çoğu sivil 1200 kişiyi öldürdüğü, 240 kişiyi rehin aldığı 7 Ekim saldırısı sırasında en ağır darbeyi alan birimlerden biriydi. Tabur o gün 41 askerini kaybetti. Buna rağmen Tomer Grinberg’in komutasındaki 13. Tabur, rehinleri serbest bırakmayı ve Hamas’ın askeri gücünü yok etmeyi hedefleyen operasyonun başlamasından bu yana en ağır çatışmalara katıldı.

 

7 Ekim katliamında Tomer Grinberg komutasındaki askerler Kfar Aza Kibutzunda birçok sivilin hayatını kurtardılar. Hamas tarafından öldürülen İtay ve Hadas Berdichevsky çiftinin ikiz bebekleri Roy ve Guy, askerlerin kurtardığı en minik sivillerdi… 13 saat süresince korunmalı odada (mamad) kalan Roy ve Guy anne ve babalarının ölü bedenlerinin yanında bulundular. Teröristler onları öldürmektense, bebeklerin ağlamalarını Tsahal askerlerini oraya çekmek için yem olarak kullandılar. Oysa Komutan Tomer bir an olsun pes etmedi, bebeklere ulaşmak için büyük bir mücadele verdi ve başardı.

 

Tomer, yetim kalan ikizlerin yakınları ile yazışıyordu, Roy ile Guy’ın hatırını soruyordu. “Savaş sona erdiğinde, evime gitmeden önce gelip ikizleri ziyaret edeceğime söz veriyorum. Bizler tatlı ikizlerin güney illerimizde güven içinde bir yaşam kurabilmeleri için haklı bir savaşa çıktık. İkizler bize motivasyon kazandırıyor,” diyordu…

 

Ama ne yazık ki olamadı… İkizler kurtarıcılarıyla buluşamadı.  Roy ve Guy’in birinci doğum günlerini kutladıkları 12 Aralık günü Yarbay Tomer Grinberg, Shacaiye’de teröristlerle çatışma sırasında yaşamını yitirdi.

 

Yazımın başında söylediğim gibi zor zamanlar yaşıyoruz ülke olarak… Aynı endişeyi, duygu ve burukluğu paylaşıyoruz hepimiz… İyimserliğimizi korumak, daha iyi zamanları yaşamak umuduyla…

 

Nelly BAROKAS 18. Aralık.2023

 

 İris de bir anne…

 

Üç aydır savaştayız. Her ne kadar haklı bir savaş olsa da savaşın en acı sonucu, her gün askerlerimizin yaşamlarını yitirmeleri, arka arkaya kalkan cenazeler…

 

Her geçen gün sevdiklerinin can güvenliği için kuşkuları çoğalan, endişeleri giderek artan rehine yakınlarının mücadeleleri devam ediyor...

 

7 Ekim günü teröristlerin vahşetine tanık olmuş, hayatta kalma şansını yakaladıkları halde yaşadıkları travmayı ancak atlatmış rehine ve kişilerin anlatıları her gün gün yüzüne çıkıyor…

 

Ordu, Gazze çukurunda zor bir mücadele veriyor, ev ev, sokak, sokak çatışmalar… Pencerelerden, yıkıntıların, molozların arasından ateş ediliyor. Tünellerin ağzından her an bir terörist çıkıp ateş edebiliyor.

 

İşte askerlerimizin çok dikkatli olması gerektiği böyle bir ortamda bir facia yaşandı 15 Aralık günü… Hepimizin kalbine saplanan bir facia… Ne olduğunu biliyorsunuz zaten, askerlerimizin yanlışlıkla üç rehineyi vurup öldürmelerinden söz ediyorum.

 

Hamas’ın kaçırdığı İsrailli rehinelerden Yotam Haim, Alon Shamriz ve Samar Talalka o gün, neredeyse 70 gündür hapis tutuldukları yerden kaçmayı başarmışlardı; yaklaşmakta olan askerlerin İbranice konuşmalarını duyduklarında artık özgürlüklerine kavuştuklarına inanmışlardı. Shejaiya semtindeki bir binadan şüphe çekmemek için gömleksiz ve ellerinde beyaz bayrak sallayarak dışarı çıktılar. Ne yazık ki askerler bu üç gencin rehine olabileceğini düşünemediler, kendilerini tehdit olarak gördüler ve ateş açtılar.

 

Yaşamlarının son saniyelerinde Yotam, Alon ve Samar nasıl bir burukluk yaşadılar, düşünsenize… Ya aileleri… Sevdiklerini canlı kucaklamaya ramak kala… Oysa nasıl da güzel bir sonla bitebilirdi, askerlerimiz üç rehineyi kurtarıp ülkelerine, ailelerine kavuşturmayı başarsalardı.

 

Ya ateş açan askerlerimiz açısından baktığımızda… Öldürdükleri üç kişinin Hamas teröristleri değil de özgürlüklerine ramak kalan gencecik rehineler olduklarını idrak ettiklerinde… Onların adına da kahroluyoruz… Çünkü onlar bu ağır yükü yaşamları boyunca taşıyacaklar… Çünkü bu ağır yük onların kâbusları olmaya devam edecek…

 

Ya üç rehinenin aileleri… Bu acı, kızgınlık ve buruklukla yaşamaya devam edecek olan ailelerin, ateş açan askerleri suçlamaları doğaldı haliyle… Öyle de oldu… Askerleri oğullarının katilleri olarak suçladılar. Bir aile hariç… Kızıl saçlı Yotam Haim’in ailesi… Aile, özellikle Yotam’ın annesi İris verdiği tepki ve takındığı tutumla, büyük bir cesaret örneği sergiledi.

 

Haber Haim ailesine ulaştığında, büyük bir üzüntü ve acıya kapıldılar. Yotam’ın eve sağ salim döneceğini ummuşlardı her daim, umutları yok oldu. Şoka girdiler, fakat kızgın değillerdi.

 

Bir haftalık Şiva döneminde çok sayıda asker ve ordu üst düzey yetkilisi Haim ailesine başsağlığına geldi. Ayrıca aileyi tanıyan/tanımayan, halen Gazze’de savaşmakta olan askerlerin eşleri ve anneleri matem evine geldi. Yaşanan bu elim hatadan dolayı askerlerin morallerinin genelde bozulduğu, konuşmalar sırasında dile geldi.

 

Acılı anne İris Haim bir şey yapması gerektiği kanısına vardı. Acısını kalbine gömdü, tüm cesaretini kullanarak bu trajik olaya karışan Bislamach Tugayı 17. Taburu askerlerine sevgi ve destek ileten bir sesli mesaj kaydetti ve gönderdi.

 

İris mesajda şöyle seslendi: “Ben İris Haim. Yotam’ın annesi… Sizi çok sevdiğimi, uzaktan sizlere sarıldığımı söylemek istiyorum. Olanların kesinlikle sizin hatanız olmadığını, Hamas dışında kimsenin hatası olmadığını biliyorum. Eğer bir terörist görürseniz, bir an bile tereddüt etmeyin. Kendinize iyi bakmalısınız çünkü ancak bizi bu şekilde koruyabilirsiniz.”

 

Bu sözleri duyduklarında, bir nebze olsun su serpilmiştir sorumlu askerlerin kalplerine… Ancak İris Haim bununla da yetinmedi, benzer duyguları bizzat, yüz yüze, göz göze ifade edebilmek için askerleri evine davet etti.

 

Onları şu sözlerle yüreklendirmeye çalıştı: “İlk fırsatta sizleri evimize davet ediyoruz. Sizleri gözlerimizle görmek, size sarılmak ve yaptığınız şeyin – bunu söylemek ne kadar acı ve üzücü olsa da – o an için en doğru şey olduğunu söylemek istiyoruz. Hiçbirimiz sizleri yargılamıyor, kızmıyoruz. Ne ben, ne eşim Raviv, ne kızım Noya, ne de oğlum Tuval… Anılarıyla yaşamaya devam edecek Yotam da kızgın değil… Sizleri çok seviyoruz… Hepsi bu…”

 

İris Haim ve ailesinin bu cesareti ve onurlu tavrı nereden kaynaklanıyor diye düşündüğümde, şu sonuca varıyorum… İsrail ordusu Tsahal’e olan güven duygusu… Ülkesi halkını hayatı pahasına korumaya çalışan İsrail askerine olan sevgi ve minnettarlık… Sizce de öyle değil mi?

Yeni girdiğimiz 2024 yılının hepimiz için daha iyi bir yıl olması dileğiyle…

 

Nelly BAROKAS 1. Ocak.2024

 

100. Gün ve Lahey

Yüz günü de geride bıraktık. Evet, 136 rehine, kız, çocuk, kadın, erkek yüz gündür cehennemde rehine tutulmakta.

Bir anne 19 yaşındaki kızı için televizyonda şöyle yakarıyor: “Ne olur kızımı geri getirin. Biliyorum, her gün tecavüze uğruyor. Hamile ise çocuğu aldırmaya vaktimiz olsun. Yalvarıyorum.” Ve ağlıyor.

 

Rehinelerin kimi ilaçsız, 100 gündür ne tansiyon ne şeker ilacı, 75 yaşında bir yaşlının oğlu umudunu neredeyse yitirdi: “Babam nefes makinesi olmadan dayanamaz,” diyor.

Rehineler tünellerde, rutubetli, havasız odalarda tutuluyor. Kendilerine günde yarım pide veriliyor.

Bibas ailesinin rehin tutulan iki çocuğundan küçüğü kaçırıldığında 9 aylıktı. Şimdi yaşıyorsa bir yaşına girdi. Ne yer ne içer bu bebek? İnsan düşündükçe kahroluyor.

 

 



Diğer yandan da dünyanın gözleri önünde Lahey kentinde büyük bir komedi sergilenmekte. Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından Uluslararası Adalet Divanı’nda, İsrail aleyhine, “7 Ekim’den bu yana Gazze’de işlediği fiillerle soykırım yaptığı” gerekçesiyle açılan dava görülmekte.

  

Mahkeme salonu, kürsüde yer alan yargıçlar, söz alan savunma ve iddia makamı avukatlarının peruklu görüntüleri gerçekten göz alıcı. Ne var ki Soykırım Sözleşmesini ilk imzalayan ülkelerden biri olan İsrail’in ve Holokost sonucu 6 milyonu yok edilen bir halkın sanık sandalyesine oturtulup kendini savunmak zorunda bırakılması artık dünyanın çivisi çıktı dedirtiyor insana.

 

Mahkeme, kısa süre içinde, Güney Afrika’nın, “İsrail’in Gazze’deki tüm askeri operasyonlarına son vermesi için ihtiyati tedbir uygulanması” talebi ile soykırım suçlamasının esastan görüşülüp görüşülmeyeceğini karara bağlayacak. Davanın esastan görülmesi yıllar alabilir, ancak ihtiyat tedbir kararının alınması esas konuya ve delillerin görüşülmesine girilmeden yargıç heyetinin takdirine göre çoğunlukla alacağı bir karardır. Ve tehlike burada. Bu prestijli yargıç heyeti adil bir karar mı, yoksa siyasi bir karar mı verecek?

 

İsrailli avukatlar Lahey’de görülen Bosna-Hersek’teki savaş suçluları davasında mahkemenin bu yönde bir tedbir kararı verilmesini reddettiğini belirttiler. Bu örnek oluşturan karar göz önüne alınarak, avukatlar savaşın durdurulması yönündeki talebin reddini istediler.

 

Hamas terör örgütünün 7 Ekim’de 1200 kişiyi katlettiği, yaktığı, tecavüz ettiği, 240 kişiyi kaçırdığı, İsrail’in Hamas’a karşı yürüttüğü savaşın Filistin halkını hedef almadığı, Hamas’ın hastane, okul, ibadet yerlerini silah depoları haline getirdiği, sivil halkı kalkan gibi kullandığı göz ardı edilerek verilecek bir karar dünyanın ayıbı olacaktır. Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bu iftira niteliğinde ve Hamas’ı destekleme amacıyla açtığı dava karşısında itibarını koruyacağına inanıyorum.

 

İsrail’in gerçekleri bütün dünyaya aktarabilmek açısından bu platformu değerlendirdiği ve beş savunma avukatının görüntü ve belgelerle önemli bir fırsatı kullandığına inanıyorum.

 

Yakup BAROKAS 1. Ocak.2024

 

 Zaman giderek azalıyor

 




Günler geçiyor… Hangi koşullarda hayatta kalabildiklerini bilmediğimiz rehinelerin dayanma güçleri azalıyor, umutları azalıyor her geçen gün… Çoluk, çocuk, genç, yaşlı her rehine için geçen her saat, her gün aleyhlerine işliyor.

 

Sevdiklerini bulundukları cehennemden kurtarmak için çırpınan rehine aileler, anneler, babalar, kardeşler tüm sınırları zorlamaya devam ediyorlar. Uyumuyorlar, nefes almıyorlar, fakat mücadeleye devam ediyorlar.

 

Ülke içinde, Knesset’te, Kikar HaHatufim’de (Tel Aviv Müzesi önünde Kaçırılanların Meydanı) gerçekleşen dayanışma gösterilerinde, İsrael dışında çeşitli ülkelerin ileri gelenleri ve yetkin kişilerle yaptıkları görüşmelerde insanları etkilemeye çalışıyorlar, sınırları zorlayarak her forumda dünya kamuoyuna seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

 

Rehine ailelerinden bir grup geçtiğimiz hafta Hollanda’nın Lahey kentindeydi. Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz hafta Güney Afrika’nın İsrail’i Gazze’de soykırım yapmakla suçladığı ve savaşın durdurulmasını talep ettiği dava Lahey kentinde Uluslararası Adalet Divanı’nda görüşüldü. Duruşmanın ilk günü Güney Afrika tarafı İsrail’e yönelik oldukça yüzeysel bilgilere dayandırılmış suçlamasını sundu, ikinci günü İsrail heyeti 7 Ekim günü Hamas’ın uyguladığı vahşet nedeniyle başlayan savaşı, filmler ve belgeler eşliğinde açıkladı.

 

Bu mahkemenin sonucunun ne olacağını şimdiden tahmin edemesek de İsrail’e dünya kamuoyu önünde tüm gerçekleri gözler önüne serme fırsatını verdiğini düşünüyorum. Rehine ailelerinden bir grubun, Lahey’deki mahkeme salonuna girişleri ve oradaki varlıkları yeterince anlamlıydı zaten.

 

Rehine aileleri, günler geçtikçe sevdiklerinin karanlık tünellerde üşüdükleri, büyük olasılıkla açlık çektikleri, aşağılandıkları, dayanma güçlerini yitirdikleri endişesiyle her yerde konuşuyor, haykırışlarını duyurmaya çalışıyorlar. İşte bu haykırışların en çarpıcı örneğine birkaç gün önce yüreğimiz burkularak tanık olduk.

 

Kibbutz Nirim’de toplanan rehine akrabaları Gazze Şeridi sınırı önünde bir araya geldiler. Ellerinde çok güçlü hoparlörler ile sevdiklerine seslenirken onlara sevgi mesajları gönderdiler. Hapsedildikleri yerlere, kuytu köşelere, Hamas tünellerine seslerini ulaştırma umuduyla… Onlara bir nebze güç kazandırma umuduyla…

 

Bir anne Supernova müzik festivalinden kaçırılan kızına şöyle sesleniyordu hoparlörden Filistin yerleşimi Khan Younis’e doğru: “Romi. Romi’ciğim, seni çok özlüyoruz. Umudunu kaybetme. Seni seviyorum, güzel kızım…” Gözleri yaşlı bir baba da “Omer ben baban… Umarım beni duyuyorsundur. Güçlü ol, oğlum. İnancının seni güçlü tuttuğunu biliyorum. Evde herkes seni bekliyor” sözleriyle oğluna duyurmaya çalışıyordu sesini. Ve böylece birçok kişi Gazze sınırından hasret kaldıkları sevdiklerine seslendi o gün… Hıçkırıklarla kesilen haykırışları yankılandı Gazze sınırında o gün…

 

Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç 136 kişinin Hamas teröristleri tarafından Gazze’de hapsedilmelerinden günümüze tam 100 gün geçti. Çok zor koşullar altında geçen 100 gün…

Geride bıraktığımız cumartesi akşamı başlayan, soğuk hava koşulları ve yağan yağmura rağmen Tel Aviv’de Kikar HaHatufim’de “Cehennemde 100 gün” başlığı altında düzenlenen 24 saatlik rehine ailelerine destek etkinliğine 300 bine yakın kişi katıldı.

 

24 saat süren dayanışma etkinliğinde rehine yakınlarının yanı sıra, Hamas’ın takas ederek serbest bıraktığı rehineler yaşadıkları deneyimleri anlattılar, geride bıraktıkları her rehine için her saatin, her dakikanın sağlıkları açısından büyük önem taşıdığını dile getirdiler, bir an önce kurtarılmaları gerektiği çağrısını yaptılar. Rehine aileleri ile dayanışma adına pazar sabahı, haftanın ilk iş günü tüm işyerleri bir buçuk saat süresince kepenk kapattılar.

 

Birçok sanatçının katılımıyla 24 saat süren etkinliğin kapanış konuşmasını Devlet Başkanı Yitzhak Herzog yaparken, Gazze’de ağır yaralanan Fauda dizisi oyuncusu müzisyen Idan Amedi mikrofondan HaTikva’yı söyledi.

 

Hamas cehenneminden serbest bırakılma şansını yakalamış kişilerin ortak mesajı şuydu: “Tek gerçek başarı tüm rehinelerin ülkeye canlı dönmesidir. Zaman giderek azalıyor.”

 

Nelly BAROKAS

İskemleler boş kaldı

 

Bu cuma günü İsrail’de “Aile Günü”ydü… Ülkede her yıl İbrani takvimine göre Şvat ayının 30.günü (lamed beŞvat)  “Yom HaMişpaha” kutlanıyor. Niye bu tarih diye soracak olursanız eğer; Amerika doğumlu Yahudi Siyonist lider ve Amerika Siyonist Kadın Örgütü Hadassah'ın (Women’s Zionist Organization of America) kurucusu Henrietta Szold’u onurlandırmak amacıyla bu değerli kadının ölüm tarihinin seçilmiş olmasıdır sebep.

 

Aslında bu tarih uzun yıllar “Anneler Günü” olarak belirlenmişse de 1980’li yıllarda Eğitim Bakanlığı, “Anneler Günü” kavramının tüm aile fertlerinin birbirlerine olan sevgi bağlarını vurgulamak amacıyla “Aile Günü” (Yom HaMişpaha) olarak değiştirilmesine ve her yıl İbrani takvimine göre Şvat ayının 30. günü (lamed beşvat) tarihinde kutlanmasına karar verdi.

 

“Yom HaMişpaha” bu yıl cuma gününe denk geldi. Böylelikle yakın ailemi Şabat sofrasında ağırlarken, günün anlamına uygun sevgi alışverişinin yaşandığı bir ortamda bulunma şansını yakalamış olduk ailece.

 

Amerika’dan birkaç günlüğüne İsrail’e gelen genç bir akrabamızı da konuk ettik soframıza. Diaspora’da Yahudiliğinin tam olarak bilincinde, yaşadığı ülkede ve dünyada esen antisemitizm ve İsrail karşıtlığı nedeniyle kahrolan, İsrail sevgisi ile dolu bir genç. 7 Ekim felaketinin ardından en büyük arzusu İsrail’e gelip buranın havasını solumak, buranın gerçeğine yakından tanık olmaktı.

 

Eşini, çocuğunu, başarılı işini birkaç günlüğüne bıraktı ve üyesi olduğu sinagogun girişimiyle, 20 kişilik Amerikalı Yahudi bir grupla ülkeye geldi. Güneydeki tarım alanlarında limon ve portakal toplandı. Yine güneyde tanık olduklarından dolayı dengelerini yitiren askerlerin, 7 Ekim günü çocukları öldürülen annelerin psikolojik tedavi gördükleri kurumu ziyaret etti.

 

Hamas terörüne hedef olan, yakılıp, yıkılan kibutzlardan Nirim’i yüreği burkularak gezdi. Tanıkların anlattıklarını dinledi. Yeruşalayim’de 7 Ekim ve sonrasında teröristlerle savaşırken yaşamını yitiren askerlerin mezarlarını gördü, Ha Tikva’yı hep birlikte söyledi. Müzik festivalinin gerçekleştiği Reim’de hunharca öldürülen gençlerin fotoğrafları arasında yürürken, orada yaşanmış dehşeti görgü tanıklarının anlatılarından öğrendi.

 

“Yom HaMişpaha”da Şabat soframın Amerikalı konuğu ve aralarında bulunduğu grup, son senelerde insan hayatı kurtarma yönünde büyük başarılara imza atan “İhud Hatsala” adlı gönüllülerden oluşan yardım kuruluşuna bağış yapıp ülkelerine döndü. “Kol İsrael Arevim Ze Le Ze” ilkesi doğrultusunda, bir nebze de olsa özdeş oldular, kısa süreliğine yaşamımıza karıştılar…

 

“Aile Günü’müz Şabat sofrası etrafında büyükler, küçükler, kardeşler, torunlar ile neşeli sohbetlerle süregeldi. Zaten bugünün amacı aile bazında birlikteliği geleneksel olarak kutlamak değil mi?

 

Ama ne yazık ki İsrail’de herkes bu mutluluğu yaşayamadı. Rehine aileleri… Hamas tarafından evlerinde katledilenlerin aileleri… Halkını korurken yaşamını yitirenlerin aileleri… Ülkesini korurken Gazze savaşında ölen askerlerin aileleri… Reim’de öldürülen yüzlerce gencin aileleri…

 

Düşünsenize ne kadar çok aile “Yom HaMişpaha”da ne denli buruk ne denli üzgün ne denli eksikti… Onlar için “Yom HaMişpaha”nın bir anlamı olabilir miydi artık? Ne yazık ki… Onların sofralarında iskemleler boş kaldı…

 

“Aile Günü” nün hemen ardından Adar ayına girdik. Adar ayında mutluluğun, neşenin arttığı söylenir. Umarım öyle olur. Umarım rehineler sağ salim evlerine döner. Umarım böylelikle yaralar bir nebze sarılmış olur…

 

Nelly BAROKAS 11. Şubat.2024

 

Yağmurlu günlerin ardından

 

Çok yağmur yağdı. Neredeyse her gün. 15 gün boyunca, son yirmi yılda ilk kez bu denli şiddetli yağmurlar oldu. Kineret Gölü'nün su düzeyi hiç olmadığı kadar yükseldi. Üstümüzden geçen savaş uçaklarının sesleri bizleri yerimizden hoplatan gök gürültüsü ve şimşek seslerine karıştı. Sanki gökyüzü 7 Ekim ve sonrasında ölen askerler, çocuklar, yaşlılar, kadınlar için ağlıyordu.

 

Şiddetli yağmurlar yağarken ülkesini korumak için Gazze’de savaşan askerleri, gencecik çocukları düşündüm sürekli. Bazı görüntüler gözümün önünden gitmek istemedi. Her tarafından sular akan bir çadırın altında korunmaya çalışan askerler. Her şey, her yer çamur olmuş… Botlar çamur içinde. Kimi üç aydır evinden, ailesinden, çocuklarından, işinden, öğreniminden uzak ihtiyat askerleri. O koşullarda kararlılıkları, cesaretleri, yüksek moralleri şaşırtıyor.  

 

Ya dört aydır rehin tutulanlara ne demeli? Biz evimizde kahvemizi yudumlarken tünellerde, yerin bilmem kaç kat altında, havasız, ilaçsız, aç, belki de şiddete, cinsel tacizlere tabi tutularak, her türlü insanlık ötesi koşullarda yaşam ile ölüm arasında gidip gelenlere ne demeli.

 

54 gün sonra serbest bırakılan on altı yaşında bir kız televizyonda şunları söylüyor; “Ben her an karşımdaki teröristin bana tecavüz etmesinden endişe duyarak, korku içinde, bu yaşta bunları yaşamalı mıydım?” Ve ağlıyor.

 

Yakup BAROKAS 11. Şubat.2024

 

 

Anemonlar yeniden açtı

 

Her yıl ilkbahar yaklaşırken İsrail’in dört bir yanında kır çiçekleri açar, yaz öncesinde bir renk cümbüşü yaşanır. Doğanın bu muhteşem gösterisi özellikle İsrail’in güneyinde, Gazze sınırı (Otef Aza) yakınlarındaki kibutzların ve yerleşimlerin yakınlarında çok farklı olur. O yörede kırmızı anemonlar o denli yoğun patlak verir ki, arazi ve tepeler adeta kırmızı halılarla kaplanmış bir görünüme bürünür.

 

Gelinciklere benzeyen bu kırmızı çiçekler pek çok şarkıya konu oldu İsrail’de... Evet; anemonun karşılığı İbranice “Kalamit” … Sözleri Natan Alterman’a, bestesi Moshe Vilensky’ye ait Shoshana Damari’nin seslendirdiği “Kalaniyot” şarkısı İsrail ile özdeşleşmiş ölümsüz bir şarkıdır.  İsrail ile öylesine özdeşleşmiş ki, bir grup girişimcinin inisiyatifi ile 2013 yılında yapılan bir oylamada kırmızı anemon, yani “Kalanit” bu toprakların ulusal çiçeği olarak kabul edilmiş…



 

Ülkenin güneyi, boylu boyunca “kalanit”lere büründüğünde, tüm İsraillileri bu görsel temaşaya davet etmiş olur. “Kfar Aza” kibutzunda yaşayan Vered ve Ofir Libstein çifti 19 yıl önce, Filistinli komşularının Gazze’den sık sık roket atmaya başladığı sıralarda “Darom Adom” (Kırmızı Güney) festivalini kurdu. Amaç, doğa “kalamitlerle” kırmızıya büründüğünde ziyaretçileri güneye çekmekti.

 

“Darom Adom” festivali zamanla İsrail’in en popüler doğa etkinliklerinden birine dönüştü. Konserler, bisiklet gezileri, yarışlar, çocuklara yönelik eğlenceler, yemek pazarları ve sanat galerilerinden oluşan programlar… Festivalin “Darom Adom” adı bir bakıma komşuların attığı roketlere karşı uyarı veren “kırmızı alarm” sirenlerine de gönderme yapıyordu.

 

Bu yıl 7 Ekim günü İsrail’in güney toprağı kan ve ölümle doldu. Doğası da karardı, ağaçlar kömürleşti. Savaş beşinci ayına girerken yıkıma, patlama seslerine rağmen, gelin görün ki doğa döngüsüne devam ediyor. Şimdilerde küllerin arasında “kalanit”ler açıyor. Ama bunca can kaybının yaşandığı bu bölgede “Darom Adom” festivali bu yıl yapılmıyor. Çünkü bu topraklar soykırımı 7 Ekim günü yaşadı. Festivalin yaratıcısı Vered Libstein’ın eşi Ofir 7 Ekim günü öldürülenler arasındaydı. Ofir kibutzun yerel güvenlik ekibindeydi, ilk öldürülenlerden oldu. 7 Ekim günü Hamas teröristleri Vered’in 19 yaşındaki oğlu Nitzan’ı, annesi Bilha Epstein’i ve yeğeni Netta Epstein’i öldürdüler.

 

7 Ekim’de kana bulanan, küllerle kararan İsrail’in güney toprağı, kendini yenileyecek gücü buldu şimdilerde yeniden. Güneyin doğası yeniden canlandı… Bir zamanlar Gazze sınırında kurdukları kibutzlarda toprağı yeşerten, güneyi bir doğa cennetine dönüştüren o güzel halkın, verilen tüm can kayıplarına rağmen kendini yenileyecek gücü bulmasını, güven içinde evine dönmesini canı gönülden diliyoruz.

 

Nova Müzik Festivali'nin gerçekleştiği alanda teröristlerin öldürdüğü 364 kişinin anısına Tu BiŞvat’ta her biri için birer fidan dikildi. Fidanların her birinde de dalgalanan bir İsrail bayrağı ve adına fidan dikilen kişinin fotoğrafı. Yeni dikilen okaliptüs fidanlarının ince gövdeleri arasından kırmızı çiçekler doruğa çıkıyor. Doğanın mucizesi… Yenilenmenin habercisi İsrail’in kırmızı çiçeği “Kalanit”

 

Nelly BAROKAS 26. Şubat.2024

 

 

Ödül krizini de atlattık

 

Purim’i geride bıraktık. Önümüz Pesah… Geleneksel Sefarad şarkılarından birinin dediği gibi “Purim lanu, Pesah en la mano…” Pesah’ın ardından Yom HaShoa, Yom HaZikaron ve Yom HaAtzmaut…

 

Her yıl çok önceden başlayan hazırlıklarla organize edilen ve Yom HaZikaron’un hemen ardından muhteşem görsel bir şölenle kutlanan Yom HaAtzmaut… Genç, yaşlı, kadın, erkek 134 rehine halen 170 günü aşkın süredir Hamas’ın karanlık tünellerinde ömürlerini tüketirken, özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı neşe içinde kutlamak ne mümkün?

 

Belediyelerin de Yom HaAtzmaut etkinliklerini planlarken her seneki gibi görkemli mi, yoksa daha alçak profil mi uygulamaları gerektiği konusunda ikilemler yaşadıkları biliniyor.

 

1953 yılından beri her yıl Yom HaAtzmaut günü gerçekleşen İsrail Ödülleri töreni konusunda bir kriz yaşandı geçtiğimiz günlerde. Bildiğiniz gibi İsrail’in en saygın ödülü olan bu ödül Yeruşalayim’de Başbakan, Knesset Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı'nın huzurunda düzenlenen bir devlet töreninde verilir. Ödülün alıcıları, kendi alanlarında mükemmellik sergileyen veya İsrail kültürüne güçlü katkıda bulunan İsrail vatandaşları veya kuruluşlarıdır. 

 

İşte 1953’ten bu yana her yıl, hatta İsrail'in savaş halinde olduğu yıllarda bile verilen bu ödülün bu yıl dağıtımı tehlikeye girdi. Tehlikenin nedeni Eğitim Bakanı Yoav Kisch’in bu yıl İsrail Ödülü'nü geleneksel kategorilerde vermeme ve bunun yerine ödülleri yalnızca savaşla ilgili iki yeni kategoride dağıtma kararıydı.

 

Şubat ortasında hükümet, ülkenin en yüksek sivil onuru olan ödülün geleneksel kategorilerinin 2024 için iptal edileceğini ve bunun yerine Gazze'de Hamas'a karşı devam eden savaşla ilgili iki yeni kategorinin verileceğini duyurdu.

 

Böylelikle Bakan Kisch 2024 İsrail Özel "Sivil Kahramanlık Ödülü “nün 7 Ekim’de Beeri kibutzundan onlarca kişinin hayatını kurtaran, Batı Şeria'daki Otniel yerleşiminden Menachem Kalmanson ve Itiel Zohar'a gösterdikleri cesaret nedeniyle verileceğini duyurdu. Ancak bakanın normal kategorileri iptal etme kararı tartışmalara yol açtı.

 

Medyada yer alan haberlerde, Eğitim Bakanı Kisch'in Girişimcilik Ödülü'nü önde gelen adayı olan ve hükümetin yargı reformu gündeminin önde gelen eleştirmenlerinden iş adamı Eyal Waldman'a vermemek için bu değişikliği yaptığı iddia edildi. Hükümet bu saygın ödülü Waldman’a vermeyi niçin istemedi?

 

Çünkü İsrail merkezli bir bilgisayar ağı teknolojisi tedarikçisi olan Mellanox Technologies'in kurucu ortağı olan İsrailli teknoloji devi Eyal Waldman, savaşın başlamasından önceki çalkantılı aylarda Netanyahu hükümetinin yargı reformu politikalarına karşı yürütülen muhalefetin liderlerindendi.

 

Ne yazık ki, 7 Ekim günü binlerce Hamas teröristi İsrail'in güneyine saldırıp çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 1.200 kişiyi öldürdüğünde ve diğerlerine tecavüz edip kaçırdığında, Waldman'ın kızı Danielle Re'im'deki Nova müzik festivalinde öldürülenler arasındaydı. Eyal Waldman ülkesini seven, ülkesi teknolojisini ileriye taşımış ancak evladını kaybetmiş acılı bir baba…

 

Şubat ayının sonunda Yüksek Mahkeme'ye sunulan bir dilekçede, Kisch ve hükümetin geleneksel ödül kategorilerini ortadan kaldırırken gerekli yetki olmadan ve İsrail Ödül düzenlemelerine aykırı hareket ettiği ileri sürüldü. Yüksek Mahkeme'den Kisch'in kararını değiştirmesi ve İsrail Ödülü'nü orijinal formatına döndürmesi yönünde karar verilmesi talep edildi.

 

Yüksek Mahkeme’nin kararından bir gün önce hükümet, Yoav Kisch'in bu yıl yalnızca savaşla ilgili iki yeni kategoride İsrail Ödülü’nü verme yönündeki tartışmalı Şubat kararını geri aldı. Böylece Kisch geri adım attı, ülkenin en yüksek sivil onuru olan İsrail Ödülü töreninin her zamanki gibi Yom HaAtzmaut’ta iki yeni kategorinin yanı sıra normal kategorilerle de düzenleneceğini açıkladı.

 

1953’ten günümüze, 70 yıldır ne denli saygın kişi ve kurum İsrail Ödülü’ne layık görülmüş… Kimler, kimler yok ki aralarında? Shai Agnon, Leah Goldberg, Teddy Kolek, Amos Oz, Naomi Shemer, Zubin Mehta, kuruluşlardan Yad Sara, Sohnut, İsrael Filarmoni, Yad Vashem… Böylesi saygın ve köklü bir ödülün siyaset malzemesi olarak kullanılması kanımca büyük bir hataydı. Neyse ki bu hatadan çabuk geri dönüş yapıldı.

 

Bu konudaki anlaşmazlıklar da giderildiğine göre halk olarak arzumuz, altı aydır Hamas eziyeti altında, halen hayatta olan veya olmayan rehinelerin en kısa zamanda ülkelerine, ailelerine, evlerine kavuşmaları… Ailelerinin altı aydır eksik kalmış sofralarında esaretten özgürlüğe geçişin öyküsünü anlatan Pesah Agadası’nı okuyabilmeleri… Bu dileğimiz gerçekleşirse eğer, esaretten özgürlüğe geçişimizin kutlaması olan Pesah’ı her seneden daha büyük bir coşkuyla kutlarız, değil mi?

 

25. Mart.2024

 

 Bir Sefer Tora ve ANU’da 7 EKİM

 

Altı aydır savaştayız. İsrail’in en uzun savaşı bu. Tünelin ucu da henüz görünmüyor, ne yazık ki. Gencecik kayıplar veriyoruz, rehineler hâlâ Hamas’ın elinde. Bu yazımda, uzun ve yıpratıcı bir savaş hali yaşamış Ukrayna’daki Yahudiler ile İsrail arasındaki anlamlı bir girişimi aktarmak istiyorum.

 

Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’nin ilk satırlarını yazmasından yaklaşık iki yıl sonra İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog, her iki ülkede de barışa adanmış yeni bir Sefer Tora’nın son satırlarının altına imzasını attı.

 

İki ülke Yahudilerinin yakınlığını simgeleyen ve Rusya’nın 2022’de işgalinden kısa bir süre sonra Ukrayna’da yazımına başlanan bu Sefer Tora şimdilerde Gazze’de kendi savaşını veren İsrael’de tamamlandı.

 

Bu kutsal kitap önümüzdeki aylarda Ukrayna’ya götürülerek ülkenin başkentindeki sinagoglardan birine yerleştirilecek. İlk satırları Kiev’deki başkanlık sığınağındaki ofisinde Zelensky tarafından yazılan Sefer Tora’nın son satırları, geçtiğimiz günlerde Yeruşalayim’de devlet başkanlığı konutunda düzenlenen bir törende Herzog tarafından yazıldı.

 

İsrail Yahudileri ile Ukrayna Yahudi toplumu arasındaki birlikteliği simgeleyen Sefer Tora’nın tamamlanması vesilesiyle düzenlenen törene, ülkenin savaş halinde olduğu ve özellikle 7 Ekim günü İsrail halkının uğradığı vahşetin gerçeği damgasını vurdu. Çünkü bu törene Zina Beylin’in akrabaları katıldı.

 

Zina Beylin’in kim olduğunu sizlere hatırlatayım. Ukrayna kökenli İsrail vatandaşı Zina 7 Ekim günü Sderot’tan Ölü Deniz’e bir otobüs yolculuğu düzenlemişti. Güle oynaya yola çıkan bir düzine yaşlı kişiye rehberlik ediyordu. O gün maruz kalınan kanlı katliamın bizlere ulaşan ilk görüntüleri, 60 yaşındaki Zina ile birlikte öldürülen yaşlıların görüntüleriydi.

 

7 Ekim günü Yahudi ulusunun tarihine yazılmış kapkara bir sayfa. “Bir daha asla” dediğimiz halde soykırıma uğradığımız bir tarih…Yahudi ulusunun en önemli müzesi olan ANU, 7 Ekim’i sanat, günlükler, müzik ve fotoğraflarla oluşturduğu bir sergiyle belgeledi.



ANU Müzesinin 7 Ekim sergi tanıtım afişi

 

Hamas saldırısını takip eden günlerde ANU güneyden tahliye edilen halktan sanatçıları müzeye davet etti, onlara rahat çalışabilecekleri atölyeler kurdu. Onların çalışmalarından oluşan sergi, 7 Ekim öncesi ve sonrasında, uzaktan veya yakından saldırıları yaşamış sanatçıların eserleriyle açılıyor.

 

Örneğin, bir sanatçının Beeri sakini Sophie Berzon’un kibutzdaki teröristler hakkında mesajlar göndermesiyle ilgili bir çalışması var. Veya Leeor Shtainer, Süpernova müzik festivalinde öldürülen iki yeğeninin yasını, Tevrat’ta Isaac’ın öyküsüne bağlantı yaparak aktarıyor.

 

Diğer bir tarafta Gazze’de öldürülen genç asker Jonathan Chazor’un çizimleri yer alıyor. Jonathan’ın çizimlerinin en etkileyici olanı Gazze’de savaşırken bir karatahtaya çizdiği köpek resmidir.

 

Bir duvarda, eserleri Hamas saldırısı sırasında şarapnel parçalarıyla parçalanan, Beeri sakini, sanatçı Ziva Jelin’in kırmızı lekeli eserlerinden biri var.

 

Bu arada kibutzlarda savaşan askerleri, çok sayıda cenaze törenini, rehineler için yapılan mitingleri, aile yakınlarının endişeli yüz ifadelerini yansıtan fotoğraflardan oluşan film, duvarlardaki sanata uyumlu bir şekilde sessizce dönmeye devam ediyor.

 

Ayrıca 7 Ekim sabahı Kfar Aza’daki evinin yakınında öldürülen fotoğrafçı Roee Idan’ın da çarpıcı bir videosu var. Öldürülmeden az önce motorlu yamaç paraşütüyle havada uçan Hamas saldırganlarını fotoğrafladığı görüntüler, o sabahki saldırıların ilk belgelenmiş görüntüleriydi.

 

Bunlar ve daha fazlası 7 Ekim’de olanlara bir pencere niteliğinde…şubat ortası açılan “October Seventh” sergisi en azından bir dahaki 7 Ekim’e dek ANU müzesinde sergilenmeye devam edecek.

 

Yahudi ulusunun tarihini ileri teknoloji ve çağdaş bir sunumla sergileyen ANU müzesi, bünyesine yeni bir soykırımı, günümüz İsrail’inde Yahudi halkının uğradığı 7 Ekim katliamını tarih sayfasına eklemiş oluyor.   

 

İran saldırısı ardından


Dün 13 Nisan gecesi oldukça farklı ve endişeli bir geceydi. Gün boyu İran’ın İsrail’e saldırabileceği haberleri geliyor. ABD Başkanı Joe Biden, artan gerilim nedeniyle tatilini yarıda keserek “D’ont!” diye uyarıda bulunuyor. Gece saat 23.00’te saldırının başlayacağı uyarıları geliyor ve tam 23.00’te askeri sözcü Daniel Hagari Irak hava sahası üzerinde İsrail’e doğru uçan düzinelerce hava aracı olduğunu duyuruyor. İnsansız hava araçlarının, dronların dokuz, seyir füzelerinin iki saatte ve balistik füzelerin 15 dakikada İsrail’e ulaşabileceği bildiriliyor gün boyu.

 

Askeri sözcü 14 Nisan günü sabaha karşı yaptığı açıklamada 170 dron, 150 kadar füzenin yüzde 99’unun havada imha edildiğini açıklıyor. İran’ın hava saldırısına karşı ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve Japonya’nın İsrail savunma sistemine destek verdiği, Ürdün’ün de hava sahasının içine giren füzeleri jet uçakları ile imha ettiği ifade ediliyor.

 

Bu saldırıda İsrail büyük bir başarı sağlarken, koalisyonda yer alan devletlerle birlikte kurduğu savunma sisteminin güvenliği de test edilmiş oluyordu. İran’a verilen mesaj ise açıktı; “Savunma sistemimize karşı İran’ın saldırı gücünün etkisiz olduğu ortada, ancak İsrail’in bir saldırısına karşı savunma gücü çok zayıf olan İran’ı Gazze’nin akıbeti beklemektedir.”  İran saldırısında İsrail’in askeri gücünün yansıra 7 Ekim’de gösterilen zafiyete karşın istihbarat yönünden de son derece etkin olduğu anlaşıldı.

 

İran’ın Suriye’de Hamas ve Hizbullah’a silah tedarikiyle görevli iki komutanının Muhammed Rıza Zahidi ve Muhammed Rahimi’nin öldürülmelerine misilleme amacıyla düzenlediği bu saldırı, İsrail’in savunma gücünü kanıtlamasının ötesinde Batılı ülkeler ve ABD nezdinde bozulan imajını da düzeltmesi bakımından önem taşımakta. Daha da önemlisi, Ortadoğu’da Şii ağırlıkta Ayetullahlar rejimine karşı daha ılımlı Sünni Arap ülkelerinin de desteğini kazanmış olmasıdır. Sünni tabanlı bir Müslüman ülkesi olan Türkiye’deki iktidarın salt İsrail karşıtlığı nedeniyle bölgede egemen nükleer bir güç olmaya ve kaos tohumları ekmeye çalışan İran’ın safında yer alması düşündürücüdür.

 

İran, “konu artık sonuçlanmış sayılır” diyerek İsrail’e karşı başkaca bir saldırıda bulunmayacağını açıklamasına rağmen, konu İsrail açısından da kapanmış mıdır?

 

Körfez Savaşı'nda, 1991 yılında Saddam Hüseyin tarafından Scud füzeleri yağdırıldığında İsrail’deydim. Savaş sekiz hafta sürmüştü. Ancak ilk iki haftadan sonra o korkuyu üzerimizden atmış, gaz maskeleri çantalarını rengarenk resimlerle süslemiştik. O dönemde Başbakan İtshak Şamir ülkedeki muhalefete rağmen herhangi bir askeri hareketten uzak kalmış, Saddam’ı yok etme işini Irak savaşını on yıl sonra başlatan George W. Bush’a bırakmıştı. Bu defa Joe Biden açıkça; “İran’a bir saldırıda ben yokum” demektedir. Tarihi bir fırsat mı kaçıyor, yoksa şimdilik İran gerekli dersi almıştır mı demek gerekiyor?

 

Yakup BAROKAS 15.Nisan.2024    



EDEN ve Eurovision başarısı …

 

 “Cesur Lady Eden Golan başardın…” sözleriyle başlamak istiyorum bu yazıma. Lady diyorum, çünkü karşılaştığı şiddetli provokasyona rağmen asil duruşunu ve gülümseyişini hiç yitirmedi. Cesur diyorum ve öncelikle kendinizi bir an onun yerine koymanızı rica ediyorum… İradenizi, soğukkanlılığınızı ne kadar süre koruyabilirsiniz, böylesi negatif bir topluluk karşısında performansınızı en yüksek düzeyde tutmayı ne denli başarırsınız? Eden Golan başardı, alnının akıyla ve gururla ülkesi İsrail’i temsil etti…

 

 Eden Golan, Kfar Saba’da doğdu. Her iki ebeveyn de Sovyetler Birliği'nde Yahudi kökenli ailelerin çocuğu olarak dünyaya geldi. Golan'ın annesi Ukraynalı, babası ise Letonyalı. Golan altı yaşındayken babasının işi nedeniyle ailesiyle birlikte Moskova’ya taşındı. 12 yıl sonra Eden ve ailesi 2022'de İsrail'e geri döndü. “Kohav Nolad” adlı yarışma programında birinci seçilerek İsrail’i Eurovision’da temsil etmeye hak kazandı.

 

Bundan sonra Eden’i zor bir sınav bekleyecekti. 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarına atıfta bulunduğu düşünülen “October Rain” şarkısı, yarışmanın organizatörleri tarafından “siyasi tarafsızlık” kuralını ihlal etmesi gerekçesiyle yarışmadan men edildi. İsrail de şarkının sözlerinin değiştirilmesini kabul etti. Eden bu kez şarkının yeniden yazılmış versiyonu “Hurricane” ile İsrail’i temsil etmeye hazırlandı.

 

Ve olaylar zinciri birbirini takip etti. Birçok ülke İsrail’in yarışmaya katılmasını engellemeye çalıştı. Avrupa Yayın Birliği'nin İsrail'in şarkı yarışmasına katılmasına izin verme kararı tepki çekti. 1400’den fazla Finlandiyalı sanatçı İsrail’in İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen yarışmaya katılmaması için imza topladı.

 

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg'in de olduğu on binlerce kişi Büyük Meydan'da (Stor Torget) bir araya gelerek Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail'in boykot edilmesini istedi.

 

İspanya'da koalisyon hükümetinin bir parçası olan aşırı sol Sumar Partisi İsrail'in yarışmadan çıkarılması çağrısında bulunan bir imza kampanyası başlattı. Yarışma organizatörleri Avrupa Yayın Birliği'ni (EBU), Hamas'ın 7 Ekim'deki yıkıcı saldırısının tetiklediği Gazze'de devam eden savaşa atıfta bulunarak "ordusu Filistin halkını yok ederken ve topraklarını yerle bir ederken" İsrail'in katılımına izin verdiği için kınadı.

 

Belçika'nın VRT televizyonu, Eurovision Şarkı Yarışması yayınını bölerek İsrail'in insan hakları ve basın özgürlüğüne yönelik ihlallerini kınadığı ve ateşkes talep ettiği bir mesaj paylaştı. 

Yarışmanın yapıldığı binanın dışında binlerce gösterici ellerinde Filistin bayraklarıyla İsrail karşıtı protesto eylemleri yaptı.

 

Eden Golan, kostümlü prova için çıktığı sahnede performansı sırasında yuhalandı, "Özgür Filistin" sloganıyla sesi bastırıldı. Eden’in performansına başlamasının ardından, yüksek sesle yuhalayan kalabalığın videoları sosyal medyada paylaşıldı. Artan güvenlik endişeleri nedeniyle performans dışında Eden otel odasından çıkarılmadı.

 

Yarı final gecesi, hatta final gecesi Eden sahnedeyken arenada yuhalama ve yüksek sesli tezahüratlar duyuldu, ancak Avrupa Yayın Birliği bu tür seslerin canlı yayına yansımasını önlemek için yuhalama karşıtı teknoloji kullandı. İsrael ekibinde yer alan yayıncılar Eden’in performansına hazırlanmak için yuhalanırken şarkı söyleme pratiği yaptığını söyledi.

 

Yarı final öncesi düzenlenen basın toplantısında birçok yarışmacı tavırları ve laf atmalarıyla Eden’in moralini bozmaya çalıştılar. Şeytani bir kıyafete ve makyaja bürünen İrlandalı müzisyen Eden’e sivri ve siyah dişlerini gösterirken, Yunanlı şarkıcı Eden konuşurken esneme pozları yapıyor, canı çok sıkılmışçasına başını masaya koyup uyuma taklidi yapıyordu. Bu türden birçok hakaretle karşı karşıya kaldıysa da Eden pes etmedi…

 

Yarı final performansının ardından İsrail’in şarkısı “Hurricane” bahislerde dokuzuncu sıradan ikinciliğe yükseldi. Final öncesi prova sırasında karşı tezahüratlar yapıldıysa da Eden “bunlar beni sadece güçlendiriyor” diyerek göğüs gerdi.

 

Malmö’de esen İsrail ve Yahudi karşıtlığından tedirgin olan bazı Avrupa ülkeleri verdikleri tepkilerle antisemitizme karşı tavır koydular. Bu rüzgarın tehlikeli boyutlara ulaşması endişesiyle örneğin Almanya Kültür Bakanı Claudia Roth, İsrailli sanatçıları boykot etmeye yönelik çağrıları "kesinlikle kabul edilemez" olarak kınadı. "Özellikle bu zamanlarda Avrupa ile İsrail arasında daha fazla kültürel iş birliğine ihtiyacımız var" dedi. Fransa'nın Avrupa İşleri Bakanı Jean-Noel Barrot da Liberation gazetesine verdiği röportajda benzer bir tavır sergiledi. "Eurovision'da siyasetin yeri yok" diye ısrar etti.

 

Herkesin izlediği gibi Eurovision finali gecesi jüri oyları Eden’i adeta yok sayarken, halkın oyları (323) onu bir anda birinciliğe taşıdı. Sonuçta “Hurricane” yarışmayı beşinci bitirdi de Avrupa halk oylaması onu birinciliğe layık görüyordu kanımca.

 

Tüm çelme takma girişimlerine rağmen Eden Golan bu işin altından başarıyla kalktı. Başarısının en büyük nedeni seslendirdiği eserin mükemmelliği, Eden’in üstün yeteneği ve dirayeti. Ayrıca İsrail – Hamas savaşı nedeniyle gerek yarışmacı ülkelerin temsilcileri tarafından gerekse İsrail karşıtı gösterilerle yıpratılmaya çalışılması, Eden’i mağdur duruma soktu. Mağdurun yanında yer almak doğal bir içgüdü oluyor.

 

Eden Golan yarışmanın ertesi sabahı ülkeye döndü. Eminim ülke içinde ve dışında çok parlak bir kariyer bekliyordur kendisini gelecekte…

 

Yazımı ünlü Fransız filozof- Henri Lévy’nin Eurovision yarışması öncesi yayınladığı mesajla sonlandırmak istiyorum. Levy şöyle diyor: “Hiçbir zaman Eurovision’da oy kullanmadım. Fakat Eden Golan için oy kullanacağım. Çünkü o çok yetenekli. Çünkü o çok cesur. Çünkü çıldırmış bir dünyada, Yahudilere karşı 80 yıldır benzeri görülmemiş bir nefret rüzgârı ve aptallık karşısında, onun zaferi bir dönüm noktası olacak.”

 

Öyle de oldu sevgili okurlar…

 

Nelly BAROKAS 13. Mayıs.2024


Üzüntü, burukluk, şaşkınlık, belirsizlik, güvensizlik her gün daha da çoğalıyorsa…

 

Gazze’den canlı dönmelerini beklediğimiz rehineler yerine onların cansız bedenlerine ulaşılıyorsa…

 

Her geçen gün gencecik askerler çatışmalarda hayatlarını kaybediyorsa…

 

Anne babaların canlarından bir parçayı toprağa verirken çektikleri acıya yüreğimiz burkularak tanık oluyorsak…

 

Hamas teröristlerince hunharca iteklenerek kanlar içindeki asker kızlarımızın kaçırılmalarına ilişkin görüntülerin ortaya çıkmasıyla, bazı yöneticilerimiz uykuları kaçmasın diye izlemekten kaçınıyorsa…

 

Kuzeydeki çatışmalar günden güne daha da kızışıyorsa…

 

Aylardır evlerini terk etmek zorunda kalan ülkenin kuzey halkı evlerine dönme umudunu günden güne yitiriyorsa…

 

Güney kent ve kibutzları hala Hamas roketlerine maruz kalıyorsa…

 

Dünya 7 Ekim Cumartesi günü halkımızın maruz kaldığı soykırımı yok saymayı yeğliyorsa…

 

Dünya bu soykırımın ardından İsrail’in halkını koruma hakkını tanımıyorsa…

 

Dünya Filistin halkının acılarının sorumlusunun Hamas olduğunu bir türlü kavrayamıyorsa…

 

Filistin halkı asıl düşmanının Hamas olduğunu anlayamıyorsa…

 

İsrail savunma güçlerinin yedi aydır Hamas’ı zayıflatma çabalarına karşın bugün hala Rafiah’tan Tel Aviv ve civarı kentlere roketler yağıyorsa…

 

Dünyada antisemitizm hortluyor, İsrail karşıtlığı doğal bir seyir olarak algılanıyor ve giderek yaygınlaşıyorsa…

 

İsrail karşıtları tarafından ele geçirilen en seçkin dünya üniversitelerine Yahudi öğrenci ve öğretim üyelerinin girmeleri engelleniyorsa…

 

Rehine yakınlarının tükenmişliklerini içimiz sızlayarak görüyor, sürdürdükleri mücadelelerini çaresizlik içinde izliyorsak…

 

Dayanışma gösterilerinde rehine yakınlarının polis tarafından itilip kakıldıklarına hayretle tanık oluyorsak…

 

İsrail’in başbakanı ile savunma bakanı terörist Sinwar ile aynı kefeye konup Hague Uluslararası Mahkemesi tarafından yargılanıyor ve haklarında hapis cezası hükmü verilmek isteniyorsa…

 

Ülkemizin yönetimi yedi aydır rehinelerini kurtaramamış, Hamas terörünü alt edememiş, ülke güvenliğini sağlamakta bir adım ileri gidememişse…

 

Binlerce yıllık sürgünün pogrom ve soykırımın ardından kurulan gencecik İsrail’in günümüz koşullarında 76. Kuruluş yılını kutlayamıyor, ileriye umutla bakamıyorsak…

 

Gençlerimizin bu topraklarda huzurlu ve barış içinde bir gelecek kurabileceklerine ne yazık ki biraz kuşkuyla yaklaşıyorsak…

 

Kadın, erkek, asker, çocuk, bebek rehinelerimizin hayatta olduklarına dair inancımızı gün geçtikçe yitiriyorsak…

 

Yarınlarımıza soru işaretlerinin ardından bakıyorsak…

 

Evet… milletçe bu duyguları paylaşıyor, bu endişeleri taşıyorsak eğer… Genç, yaşlı hepimiz, her birimiz eksik yaşıyoruz. Çünkü uzun zamandır sevinemiyoruz, gülemiyor, kutlayamıyoruz…Nefes alıyoruz ama gülmek ne mümkün bu günlerde…  

 

Nelly BAROKAS 26. Mayıs.2024  

 

Rehinelerin dönüşü ile yeşeren umutlar

Hangi ülke halkı aynı anda duygulanır, sevinç gözyaşları döker? Heyecan, gurur ve bir nebze rahatlama sonucu dökülen gözyaşları…

 

Aylardır nefes almakta zorlanan, her günün sabahına karamsarlıkla başlayan her İsrailli, bu cumartesi günü mutlu bir haberle azıcık rahat bir soluk alırken aynı zamanda sevinç gözyaşları döktü.

 

8 Haziran Cumartesi günü iz bırakan günlerden biri oldu. Belki de ileride adı “tarihi bir gün” olarak anılacak… Öğleye doğru bir hareketlilik olduğu sezinlenmeye başladı. Önce İsrail kuvvetlerinin Gazze’nin Nusayrat bölgesinde geniş taarruz başlattığı, batıdan tanklarla, doğudan kara kuvvetleriyle geniş kara operasyonuna giriştiği duyuruldu. Akıllarda soru işaretleri… Tsahal’ın seçkin birlikleri tahminen nokta operasyonu düzenliyordu.

 

Kısa süre sonra operasyonun niteliğinin Entebbe benzeri bir hayat kurtarma girişimi olduğunu öğrendik. Oldukça riskli, başarı ile başarısızlık olasılığının bir saç teli kadar ince ayarlı bir girişim.

 

Ve nihayet mutlu haber medyanın her yoluyla ulaştı. Çatışmaların ardından Nusayrat’ta iki ayrı evden dört rehine canlı olarak kurtarılmıştı. “Ben insanımı gelip kurtarmayı bilirim,” diyordu Tsahal böylelikle.

 

Noa Argamani, Almog Meir, Shlomi Ziv, Andrei Kozlov hasretini çektikleri ailelerine kavuşmak üzere, Gazze’den uzakta, askeri helikopterlerde İsrail semalarındaydılar artık.



 

 

Sekiz aylık esaretten özgürlüğe kavuşurken, İsrail halkı onları özlem ve gözyaşlarıyla kucakladı. Aylardır süregelen karamsarlık yerini sevince, gurura, umuda, iyimserliğe bıraktı.

 

Sevinçli haber İsrail’in her bucağında adeta bir sevinç çığlığı gibi çınladı, yayıldı, dalga dalga tüm benlikleri kapladı.

 

Yollarda, rehinelerin bakıma alındığı hastanelerin çevresinde insanlar tek ruh gibi birleşti, sevinçle, coşkuyla gözyaşı döktü. Çünkü onlar hepimizin yakınıydı, aylardır endişelenmiş, özlemle beklemiştik onları… Noa, Almog, Shlomi ve Andrei’nin yakınlarına kavuşma anlarının kareleri gözyaşlarımıza hâkim olamadığımız sahnelerdi.

 

Halkın sevinç görüntüleri ülkenin her yanından ulaştı. Hatta bu sıcak Şabat günü ülkenin uzun sahil şeridindeki plajlarında güneşlenen, denize giren halkın cankurtaran görevlisinin hoparlörden anonsuyla bu sürpriz haberi aldığında, sevinç ifadeleri ve nidaları bir bayram havası estirdi.

 

İsrail halkının coşkusu küçücük ülkesinin sınırlarını da aştı. Atina’nın merkezi caddelerinde, ünlü Monastiraki meydanında oldukça kalabalık İsrailli turist gruplarının kutlamaları, “Am İsrael Hay” nidaları, cesaretle HaTikva’yı seslendirmelerinin sosyal medyadan anında bizlere ulaşan görüntüleri, birlik ve beraberlik ruhunun güzel bir örneği oldu.

 

Entebbe benzeri bu operasyonla – ki adı bu çatışmada yaşamını yitiren Arnon Zamora anısına “Arnon Operasyonu” olarak belirlendi – İsrail’in insan hayatına nasıl değer verdiği, hayat kurtarmak için nelerin göze alındığı bir kez daha kanıtlanmış oldu.

 

Ya geride kalanlar? Gazze’nin karanlık yeraltı tünellerinde hayatta kalma mücadelesi veren ve eve dönme umudunu her geçen gün yitiren rehineler… Bugün Noa, Almog, Shlomi ve Andrei’yi sevgiyle kucaklarken, ister istemez geride kalan nice kadın, erkek, yaşlı, genç, asker ve çocuk rehineleri düşünüyoruz, tüm kalbimizle onların da sağ salim aramıza döneceği günleri düşünürüz.

 

Nelly BAROKAS 9. Haziran.2024

 

Biri ölümü, diğeri yaşamı seçti…


Web sitemizde bir aylık bir tatilin ardından yazılarımızla yeniden sizlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu tatil döneminde iyiye, olumluya doğru bir ilerleme kaydedildi mi ülkede? Hiç sanmıyorum. Oysaki bir aylık aranın ardından daha güzel paylaşımlar yapmayı arzu ederdim.

 

7 Ekim’den bugüne 330 gün geçti. Rehine ailelerinin yüreği burkan çaresiz çığlıkları her tarafta yankılanmaya devam ederken, kuzeyden İran ve Hizbullah’ın saldırısını bekler olduk. 7 Ekim’den bu yana 704 askerimiz çarpışmalarda hayatlarını yitirdi. Bir düşünsenize yaşamlarının henüz ilkbaharında sönüp giden 704 genç…

 

Ben bu yazımda 7 Ekim günü Nova müzik ve dans festivaline katılan ve Hamas teröristlerinin vahşetinden canlı kurtulmayı başaran iki gençten söz etmek istiyorum. Atlattıkları büyük travmanın ardından bu iki gencin seçimleri çok farklı oldu. Biri ölümü, diğeri yaşamı seçti…

 

Sözünü edeceğim ilk gencin adını bilmiyoruz, ondan söz ederken “delikanlı” diyeceğim. Bu delikanlı 7 Ekim günü gizlendiği yerden bir kızın acımasızca saldırıya uğramasının üzücü görüntüsü de dahil olmak üzere, anlatılamaz dehşetlere tanık oldu. Tanık olduğu olayların yarattığı travma, kızı kurtarmaktaki çaresizliğiyle birleşince, delikanlı hayatına artık devam edemeyeceğine karar verdi ve intihar etti. Bir mektup bıraktı ardından…

Mektup, delikanlının kız kardeşi tarafından bir sosyal medya grubunda isimsiz olarak paylaşıldı. Aile delikanlının mahremiyetini korumak istedi, bu nedenle kimliğini açıklamamayı yeğledi.

“Hey sen, lütfen beni affet! Her şey perşembe günü başladı, dans ediyorduk ve eğleniyorduk ve cuma geldiğinde yıllardır görmediğimiz arkadaşlarımızı gördük.  Hepimiz dans etmek ve hayatı kutlamak için buluştuk. Cumartesi sabahı güneş doğmaya başlıyor, o kadar güzel ki herkesin üzerini aydınlatmaya başlıyor.

 

Dans ediyoruz, mutluyuz, sarılıyoruz ve arkadaşlarımdan bazıları ayrılmaya başlıyor. Bir anda üzerimizden roketler geçiyor, buna alışkınım, çünkü güneyliyim. Ama bir de yamaç paraşütçüleri var. Sonra silah sesleri başlıyor. Neler oluyor? Bir kamyonun geldiğini görüyoruz, Yabancı üniforma giymiş paraşütçüler herkesi öldürüyor. Az önce Shay'i öldürdüler, Adi'yi de öldürdüler. Orada öldürülen erkek arkadaşına sarılan kızı kaçırıyorlar.

Sen birden saklandığım çalılıklara doğru koşuyorsun, dudaklarımdan tek bir ses bile çıkmıyor. Çalılıkta yanımdasın, o kadar yakınımdasın ki içinden çığlıklar fışkırıyor. Gizlendiğim çalılığın çok yakınında bir terörist var ve beni görmemesi için dua ediyorum, o kadar çok dua ediyorum ki, hayatım boyunca yapmadığım bir şey… Tanrı duamı duyabiliyor. Ama sen yüksek sesle ağlamayı bırakmıyorsun çünkü her saniye birileri vuruluyor ve öldürülüyor.

 

Seni gördüler, çalıların arasından sürükleyerek çıkarıyorlar. Onlar dört, sen birsin. Yardım için çığlık atıyorsun. İçlerinden biri susturmak için sana yumruk atıyor ve seni kurtarmam için bana doğru bakarken onlarla savaşmaya çalışıyorsun. Ama eğer dışarı çıkarsam ikimiz de öldürülürüz. Yaşamak istiyorum! Ben sessizce oturuyorum, seni soymaya başlıyorlar! Ağlıyorum, çığlık atmam gerektiğini hissediyorum ama bir el beni susturuyor! Belki Tanrı'nın elidir ya da kim olduğunu bilmiyorum…

 

Seni yüzüstü çevirip tek tek tecavüz etmeye başlıyorlar. Seni tekrar geri çeviriyorlar ve sana İngilizce bağırıyorlar, seni nasıl mağlup ettiklerini kendi gözlerinle görmeni istiyorlar. Sen bana doğru sürünmeye çalışıyorsun ve ben bir şeyler olması için, birisinin onları öldürmesi ve canlı kalabilmen için dua ediyorum, ama sen bana doğru sürünürken ateş sesi geliyor. Seni öldürdüler ama bedenini öldürmeden önce ruhunu öldürdüler.

 

Orada, çalıların arasında saatlerce oturdum, dışarı çıkmadım. Yanında bir şişe su gördüm. İnanılmaz derecede susamıştım. Seni kurtarmış olmam gerekirken, nasıl bu kadar saygısız olup suyunu içebilirdim?

 

Dibe vurdum, artık yaşayamam. Bakışın her gün beni takip ediyor; duşta, uykumda, odamda. İşe dönemedim, gidemedim. Evinize gittim. Anne babana yaşadıklarını anlatmadım ama vücuduna taciz edildiği söylendi onlara. Ben de şahit oldum. Bağışlamanı diliyorum. Ben sana, bir sonraki büyük dünyaya geliyorum, seni orada kurtarıp koruyacağıma söz veriyorum. Beni affet lütfen!”

Sözünü etmek istediğim diğer genç, hepinizin tanıdığı Noa Argamani… Nova Müzik Festivali'nden bir motosiklette iki teröristin arasında kaçırılırken Noa’nın yüzündeki dehşet ve korku ifadesini hatırlamayanınız yok tabii ki… Motosiklet Gazze’ye yol aldığında, Noa’nın çığlık atarken kaçırılma görüntüleri, 7 Ekim terör saldırısının en çarpıcı görüntülerinden biri oldu.

Noa rehin alındığında annesi Liora ölümcül bir kanser hastasıydı ve ölmeden önce kızını görmesine izin vermesi için Hamas'a başvurdu. Ancak terör örgütünün Kasım ayında bir haftalık ateşkes sırasında serbest bıraktığı rehineler arasında Noa yoktu.

 

Dokuz ay Hamas esaretinde yaşam savaşı veren Noa, 8 Haziran'da rehineler Almog Meir Jan, Andrey Kozlov ve Shlomi Ziv ile ordunun başarılı bir operasyonuyla kurtarıldı. Böylece Liora ölmeden önce kızı Noa’ya son bir kez sarılabildi.

 

246 gün Hamas esaretinde kalan genç kız geçtiğimiz günlerde düzenlediği bir parti ile “hayata dönüşünü” kutladı. "Noa ile Dans Et" adlı partiye babası Yaakov da dahil olmak üzere arkadaşları ve aile yakınları katıldı. Bol bol dans edildi partide…

 

Askerlerimiz halen savaş alanındayken ve erkek arkadaşı Avi Natan Or da dahil olmak üzere Gazze’deki rehineler evlerine dönememişken Noa özgürlüğün mutluluğunu tam olarak yaşayamıyordu. Ama her şeye rağmen hayata tutunmayı seçti. Şöyle diyordu Noa Argamani: "Bu hayatta her güne değer vermemiz gerektiğini hatırlamalıyız. Yaşadığımız her anı kutlamalıyız."

Gençlerden biri tanık olduğu dehşetin anıları ile çaresizlik ve pişmanlığın yükünü daha fazla taşıyamadı… O ölümü seçerken, diğeri cehennemi gördüğü halde hayata tutunmayı yeğledi.

Hayat devam etmeliydi… Dans ederek… Aynen bugün birçoğu hayatta olmayan gençlerin Nova Müzik festivalinde yaptıkları gibi… Müzik ve dansla başlamışlardı, öyle devam etmeliydi…

Gençlerimizin bu tür dehşetlerle sınanmadığı, barış ve huzur içinde yaşayacakları ülkelerinde geleceğe umutla bakabilecekleri günlerin beklentisi içinde sevgiyle kalın…

 

Nelly BAROKAS 3Eylül.2024

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar