Yakup Barokas, 1946 doğumlu gazeteci ve yazar.
Türkiye
Yahudilerinin
haftalık Şalom Gazetesi’nde 1997-2008 yılları arasında
Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 2016 yılına kadar gazetenin Yönetim Kurulu
Başkanlığını sürdürdü ve dönüşümlü olarak başyazılarını yazdı.
“Yahudilik Sorunu” (1986), “Türkiye Yahudileri”
(1987), “Türkiye Üzerinden Yasadışı Göç” (2021), “Çocukluğumun Büyükadası
1951-1971” (2022) ve “Sıradan bir Yahudi'nin Biyografyası” (2023) adlı beş
kitabı yayınlandı…
1971 yılından itibaren Avukatlık
yapan Yakup Barokas’ın İstanbul Barosu ve Çevko Dergisi’nde bilimsel
araştırmaları yayınlandı. “Yahudilik ve Teslimiyet” başlıklı sunumu, 2016
tarihinde Aras Yayınlarından çıkan “Yok Hükmünde, Müslüman Olmayan Cemaatlerin
Tüzel Kişilik ve Temsil Sorunu” adlı kitapta yer aldı.
Gençlik yıllarında, belgesel ve
devrimci bir sinemayı savunan “Genç Sinema” hareketinde yer aldı. Ayrıca
(1971-1980) Gerçek Sinema, Ant, Yeni Dergi’de sinema yazıları yazdı. Son birkaç
yıldır İYT adlı sitede haftalık yazıları yayınlanmaktadır.
GİRİŞ
“Çocukluğumun
Büyükadası 1951-1971” adlı kitabımda, sadece benim için değil yaşıtım bütün
çocuklar için, her yaz haziran başında adaya ayak basmamızdan, okulların
yeniden başlayacağı eylül ayı sonuna kadar, tam dört ay terk etmediğimiz gerçek bir cennet olan
Büyükada’da geçen çocukluk anılarımı kaleme aldım.
“Sıradan bir
Yahudi'nin biyografisi” adlı kitabımda ise ailemden, köklerimden söz ettim,
üniversite yıllarımı, askerlik anılarımı, göç serüvenimi ve Şalom gazetesindeki
yıllarımı aktarmaya çalıştım.
Yaşım yetmiş sekiz,
ailemde herkesten, annem, babam, abilerimden çok yaşadım. Daha kaç yıl yaşarım
bilemiyorum? Geriye anlatacak neyim kaldı ki…Sonunda gün be gün kafamı sürekli
meşgul eden rahatsızlıklarımı kaleme almaya karar verdim. Kimi ilgilendirir
diyeceksiniz, biliyorum hiç kimseyi ilgilendirmez. Yine de yazdım, baya da
sıkıcı oldu.
Sonra korona dönemi yaşandı ve 7 Ekim...
Belirtmeliyim ki bu bölümün kahramanı Memo hayali bir kişi olmakla birlikte başından geçenler kısmen doğru kısmen farazidir.
UYKUSUZ MEMO
Uzun süren
yağmurlardan sonra ılık bir hava, sabahın erken saatlerinde pencereden sızan
güneşin ışınları ve kuş sesleri Memo’yu şöyle bir canlandırdı, yatağından
doğruldu, yüzünden CPAP cihazını [1]
çıkardı. Pencereden dışarı baktı, uzun süredir pencerenin altında yuva yapan yeşil
papağan ağaca doğru pike yaparak hızla uzaklaştı.
Uzaktan denizin
bir ucu görünüyordu, oysa kırk yıl önce, yolun karşı tarafında yer alan binalar
yükselmeden ne de güzel bir manzarası vardı evinin diye düşündü Memo, yine de park
boyunca uzanan yeşillik içini ısıttı. Yeşil güzel diye düşündü Memo. CPAP cihazını
titizlikle yastığının altına yerleştirdi, yatağını düzenledi.
Ona bu cihazı
kullanması yıllar önce söylenmişti. Ancak o direnmiş, belki de ağız ve burnunun
bir maske ile kapanmasına, başının üstünden bir borunun geçmesine tahammül
edememişti. Ağzı kapalıyken nefes alamıyordu. O çocukluktan beri hep ağzından
nefes almaya alışmıştı. Oysa son birkaç aydır sadece burnunu örten daha küçük
bir maske kullanmaya başlayınca rahat etti. Hem rahat etti hem de geceleri
deliksiz olarak uyumaya başladı. Artık hem deliksiz uyuyor hem de rüyalar
görüyordu.
Memo bu
uykusuzluk iletinden hep çekmişti. Daha 18 yaşındayken okulun yıllığında onun
için şöyle yazmışlardı: “Her sabah ön sırada gözünü ovalar, yanına
gidersiniz; ‘Neyin var? Of ölüyorum uykusuzluktan, sorma’ der ve bu işkence
saat dördü otuz geçe sona erer. Gece olur ki gözüne hiç uyku girmez ve anlatır:
‘Ya dayanamadım, saat iki olmuştu, kalkıp köfte hazırlayıp yedim.”
Şimdi ise gece
gördüğü rüyalarda hep bir hesaplaşma vardı sanki. Bu onun için yepyeni,
tanımadığı bir duyguydu. O hayatı boyunca hiç rüya görmemişti ki… Yatağında kâbus
gibi gece boyunca itişir durur, sağa sola döner, ancak sabaha karşı, gün ışıdığında
kimi zaman gözüne uyku girer, şöyle bir dalardı. Pek yataktan çıkmayı istemez,
önemli bir işi, üniversitede bir sınavı yoksa öğlene kadar yatakta oyalanır
dururdu.
Lise yıllarında
ise mecburen mahmur bir halde yataktan kalkar, Nişantaşı’ndan Kadıköy’e kadar
uzun bir yol katlederdi. Önce Karaköy’e dolmuş, oradan da vapur ile karşı yaka.
Baharda ne güzeldi Bahariye’ye doğru güneşli bir havada deniz kıyısı boyunca yokuşu
tırmanmak. O günlerde uykusuz olduğunu unutur, farklı bir enerji kazanırdı. Ne
de olsa gençti.
Akla gelen her
uyku ilacını denemişti uyuyabilmek için; Melatonin, Pertrankil, Bondormin,
İmovane ve daha niceleri… Bu ilaçlar kısa bir süre uyumasına yardımcı olsalar bile
sonradan alışkanlık oluşturmakta, faydasını görememekteydi.
Üniversite
yıllarında, sınavlarda ise tam tersi sabaha kadar uyanık kalmak ve
öğrendiklerini unutmamak için ilaç alırdı. Bir süre bu ilaçların uykularını alt
üst ettiğini düşündüyse de sonradan bu varsayım ona pek inandırıcı gelmedi.
Artık yetmişli
yaşları da devirmişti. Her gece mışıl mışıl uyuyor, sık sık rüyalar görüyordu.
Sabahları uyandığında ise gördüklerini hatırlamaya çalışıyordu. O, rüyaların insanın yaşamında arka plana
itilmiş ya da bastırılmış düşünce ve duyguların uykuda ön plana çıkması olduğuna
inanıyordu.[2]
Eski tahta bir köşkün yaban otları ile dolu bahçesinde o,
bir ağacın arkasına gizlenmiş, kuytuda, çırılçıplak yere uzanmış, alt alta üst
üste on üç yaşlarında iki erkek çocuğu izliyor. Üsteki her gün evlerine ekmek
ve gazete getiren bakkal çırağı. Ansızın bir el uzanır ve ensesinden tutarak azarlıyor;
“Terbiyesiz, siktir ol git!”. Ses kulağında yankılanıyor. Uyandığında
ensesinden tutanın kim olduğunu hatırlayamaz.
Bu rüyayı niye görmüştü? Bastırılmış duyguların
dışavurumu muydu?
[1] CPAP cihazı (Contnous Positive Airway Pressure) uyku esnasında solunum bozukluğu yaşayan kişilerin kullandığı bir makinedir.
[2] Freud,
rüyaları baskı altında tutulmuş dileklerin farklı kılıklardaki
gerçekleşmesi olarak görür. Freud'a göre kötü rüyalar beyne sıkıcı ya da üzüntü
verici deneyimlerden kaynaklanan heyecanları denetleyebilme olanağı sağlarlar. Freud
rüyaların birçoğunu oidipus kompleksine dayandırır.
Memo bu ortam içinde ne denli tedirginlik duyduğunu ve nerdeyse hiç uyuyamadığını şimdi bile hatırlamakta. Bunu sabah belirttiğinde ise hemşire; “Sorun yok, polisomnografi testi başarılı. Uyuduğunuz bir, iki saat yetti” demişti. Raporda şöyle denmekteydi: “… özellikle sırt üstü yattığında belirginleşen, biyoelektriksek ve davranışsal uyanıklıklara neden olan periyodik bacak hareketlerinin varlığı dikkati çekmiştir.”
Biyoelektriksek… [3]
bu kavramdan bir şey anlayamamış ancak “huzursuz bacak sendromu” diye de
adlandırılan bu sürekli bacakları hareket ettirme dürtüsü yaşamı boyunca onu
hayatından bezdirmişti. Yaşamının ilerlemiş döneminde ise bir mucize
gerçekleşmiş ve bu illetten kurtulmuştu veya öyle olduğunu sanıyordu.
Bir gün Gerard yanına gelmiş kendisine derdine deva
olacağını söylediği bir alet getirmişti. Gerard Levanten [4]
bir aileden gelmekteydi ve elektrik mühendisiydi. Memo şaşkın bakışlarla ama
incitmemek için -ne de olsa fazla bir tanışıklıkları yoktu ve yardımcı olmaya
çalışıyordu- kibarca teşekkür ettiğinde Gerard açıklamaya koyulmuştu: “Bu priz
toprağa gömülü bir iletken ile bağlıdır. Bundan dolayı da topraklama sayesinde elektrik
sisteminde kaçak ya da fazla elektrik akımı olması halinde iletkenler ile bu
akımı toprağa aktarmaktadır. Senin vücudunda da mevcut fazla elektrik akımını
toprağa aktarmak için bu aleti yatağının başına bağlaman yeterli olacak.”
Bu öneride bulunan neticede konuyu bilen bir elektrik
mühendisiydi ama kendisinin bir radyo ile eş tutulması uzun yıllar ailesi ve
arkadaşları arasında mizah konusu oldu. O aleti yatağa bağlayıp fazla
enerjisini toprağa aktarmaya çalışması ise bir sonuç vermedi.
Doktoru ise “epilepsi nocturne” demişti. [5] Epilepsi tanısı korkutucuydu. Epilepsi’nin halk arasında “sara hastalığı” olarak bilindiğini duymuştu. Sokakta sara krizi geçiren, ağzından salyalar akıtan insanlara tanık olmuştu. Ancak kendisininki farklıydı. Günlük yaşantısında hiçbir belirtisi, dışa yansıması yoktu.
[3] Biyoelektrik yaşayan varlıkların
ürettiği canlılık enerjisi, başka bir deyişle oluşturdukları elektriktir.
[4] Levantenler, Tanzimat sonrası Osmanlı
İmparatorluğu’nun kıyı şehirlerine, başta Fransızlar ve İtalyanlar olmak üzere yerleşen
Avrupalıların soyundan gelip günümüzde Türkiye’de yaşayan sayıları oldukça
azalmış Hristiyanlardır.
[5) Uyku ve epilepsi arasında kompleks bir ilişki olduğu eskiden beri bilinmektedir. Bu ilişkiye ilk kez antik Yunan döneminde rastlanmaktadır. M.Ö. 4. yüzyılda Aristoteles uykunun epilepsiye benzediğini ve bazı yönlerden de uykunun epilepsi olduğunu söylemiştir. Epilepside beyinde bulunan nöronlarda ani ve kontrolsüz boşalmalar olur. Bunun sonucunda hastada istemsiz kasılmalar ve bilinç değişiklikleri yaşanır.
Memo o gece yine mutat olduğu üzere saat on birde yatağa girdi. Uzun bir süredir uyku ilacı kullanmıyordu. Gözüne uyku girmedi, sabahları erken kalkacağı veya bir işinin olduğu zaman böyle oluyordu. Baş ucunda duran Stefan Zweig’ın kitabını aldı. Belki birkaç satır okursa uykusu gelir diye düşündü. “Gidilecek tek bir yol vardı artık fakat oradan da dönen olmuyordu.” Bu sözler yazarın intihar edeceğinin habercisi miydi? “Her nefis ölümü tadacaktır”. Bu ayet Zincirlikuyu Mezarlığı’nın üstünde yazar.
Ölüm kaçınılmazdır, gidilecek tek yoldur, istesek de
istemesek de her canlı o yola girecektir. Oradan dönenin olmadığı da bilinen bir
gerçek. İnsanlar ölümlüdür. Bilinmeyen ise o yoldan nereye gidileceğidir?
Kimsenin dönmediği ise -ve bu nedenle gidilen yer hakkında hiçbir bilginin
olmadığı da - malumun ilanıdır.
Memo çocuk yaştan beri ölümü düşünmesine karşın ölümden korkmuyordu.
Onu endişeye sevk eden ruh yaşasa dahi bütüne karışacak ya Tanrı ile birleşecek ya da evrenin bir
parçası olacaktı. Bu durumda tinin ölümsüzlüğü kabul edilse bile bunu kendisi
hatırlamayacak olduktan sonra ne işe yarardı? Aynen anne karnına düşmeden önce olduğu
gibi. İşte kavrayamadığı buydu,” ben nasıl ben olarak yok olurum?”
Oysa kişi ne geçmişi ne şimdiyi, ne de geleceği düşünürse ve özellikle de, hiç umursamadığı varoluşunu umursar gibi davranmazsa hayata uyum sağlaması çok zamanını almazdı.
Sabaha karşı yine kötü bir düş gördü, üstelik net bir şekilde her şeyi hatırlıyordu. Ankara’da duruşmaya yetişmesi gerekiyordu. Uçağın
kalkmasına çok az bir zaman vardı. Deli gibi koşuyor, önüne gelene çarpıyor,
ter içinde dosyalar çantasından dışarı saçılıyordu. “Uçağınız kalkıyor
beyefendi, kapılar kapandı!..” Yalvarıyor, ağlıyor. Bir sonraki uçağı alıyor
çaresiz.
Soluk soluğa duruşma salonunun önüne geliyor, hışımla bir
meslektaşının cüppesini kapıyor. Mübaşir; “Avukat Bey duruşma bitti, beş dakika
geç kaldınız” diyor. “Nasıl olur, her daim yarım saat gecikme olur”. Zaptı
istiyor. Mübaşir gevrek gevrek sırıtıyor, anlıyor, bahşişini istiyor. Zapta
bakıyor, gıyabında [6]
davayı kazanmış.
Memo kan ter içinde uyanıyor, telefonundan saate bakıyor,
sabahın beşi. Yeniden uyumak, rüyanın devamını görmek istiyor, olmuyor. Yatağından
kalkıp kahvaltı ediyor, güneş ağarmak üzere…
Gerçekten bire bir aynısı olmasa bile benzer bir olayı
yaşamıştı otuz yıl kadar önce. Davasını kazandığı kişi en önemli müvekkiliydi, sonucun
lehte olmasına rağmen son duruşmaya katılmadığını bilse nasıl bir tepki verirdi,
pek iyi olmazdı herhalde. Metinden “davacı vekilinin gıyabında” sözcüklerini
tipikle sildikten sonra kararı fax ile gönderiyor.
Telefonu çalıyor, holding CEO’su kendisini tebrik ediyor ve iyi bir vekalet ücretine hak kazandığını ayrıca D. E’nin kendisini görmek istediğini söylüyordu.
[6] Hukukta kararın gıyabında verilmesi taraflardan biri olmadan yargıcın karar vermesi anlamına gelir.
PARLAMENTO
Yaşam bir rüya mı, yoksa rüyalar yaşamın farklı bir yanılsaması mı diye düşündü Memo. Avukatlık sıkıntılı bir meslekti. Hep başkasının dertlerini dert edinir, kendi sıkıntılarını düşünmeye vakit bulamazdı.
Bir bakıma emekli olduğuna seviniyordu. Günlük ufak tefek sıkıntılar. Tamirci ne zaman gelecek? Yine musluk tıkandı, fena düştüm ama iyi ki kafamı kırmadım, biz yaşta hep oluyor… Arkadaşlarla bir araya geldiklerinde - ki genelde Yordam’da toplanırlardı- en önemli sohbetleri rahatsızlıklardı, benim kulağım çınlıyor, senin katarak ameliyatın nasıl geçti, sonunda “yine mi hastalıklar” der ve konuyu değiştirirler sıra günlük siyasi gelişmeler hakkında ahkam kesmeye gelirdi.
“Parlamento”
diye adlandırdıkları bu arkadaş toplantılarının müdavimlerinden Zozo bu defa da
konuyu 6-7 Eylül olaylarına getirdi. Bu
olayların yaşandığında dokuz yaşındaymış.
Sonradan göç ettiği Atina’da Nea Smirni [7]semtine
yerleşmiş, tarih okumuş, sayısız incelemeler kaleme almış. Emekliliğinde ise
yılın bir-iki ayını çok sevdiği Büyükada’dan
edindiği ve unutamadığı arkadaşlarıyla geçiriyordu.
“Bu bir devlet operasyonuydu”
diye söze başladı. “Titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyetiydi. Millî İstihbarat
Teşkilâtı tarafından planlandı, dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından
şevkle uygulandı. Öldürülen kişilerin sayısı, kayıtlara geçtiği kadarıyla
37’ydi. Kayıtlara 60 olarak geçen tecavüz vakasının gerçek sayısı ise 400
civarındaydı. Bazı kadınlar tecavüz edildikten sonra öldürüldü. 90 yaşındaki
rahip Hrisantos Mantas diri diri yakıldı. En az birkaç rahip bıçakla ve zorla
sünnet edildi. Onlarca kişi linç edildi. Yalnızca İstanbul’da değil, İzmir ve
Ankara’da da benzer olaylar yaşandı, üstelik Urfa, Mardin, Midyat’ta da
Süryanilere saldırıldı. 4 bin 214 ev, 73 kilise, 26 okul, 1 sinagog, işyeri ve dükkân
benzeri toplam 5 bin 317 mekân yakıldı, yıkıldı, yağmalandı.” [8]
Herkes ilgiyle pür dikkat
dinliyor Zozo kendini kaptırmış konuşmasını- belki konferansını demek daha
doğru olacaktı- büyük bir ciddiyetle sürdürüyordu: “Bakın buna dikkat edin! Gerçeğin
yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara,
işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkânlara
saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arta kalan
mallarla kaplandığını izleriz.
Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir servet düşmanlığı olarak sunulmasıdır.
Oysa saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumların olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılmıştır.”
Memo, bir dönem söz edilmesi bile tabu olan 6-7 Eylül’de bir pogromun yaşandığını biliyordu ancak Zozo’nun açıklamaları karşısında olayların vahametini daha iyi kavramış oldu. O gece yatağında dönüp durdu, yine o huzursuz bacak sendromunun tedirginliğini hissetti, “yine mi?” diye bir an paniğe kapıldı ve yorgun düşüp sızdığında da kendini yangından kaçan kalabalığın arasında buldu. İnsanlar alevlerden kurtulmak için kendilerini denize atıyor, bir kısmı ise mavnalara doluşmuş teknelere tırmanmaya çalışanlara yardım etmeye çalışıyorlardı. Açıkta demirlemiş İngiliz savaş gemisinin kaptanının pis pis sırıtmasıyla uyandı. Her halde iki yıl önce Yunanistan’da izlediğim “Sevgili İzmir” filminin etkisinde kaldım diye düşündü.
[7] Nea Smirni (Yeni İzmir) Atina’da İzmir Yangınında küle
dönen evlerini terk edip göçen zorlanan Rumların kurdukları semtin adıdır.
Sonuç “Hastanın
uykusunda apne [9] ve
hipopne” varlığı teşhisinde bulunulmuş, CPAP cihazının kullanılması, ayrıca “hiponeleri
[10] eğer
yapısal tıkanmalardan kaynaklanıyorsa” cerrahi yöntemlerle tedavi önerilmişti.
Memo hastahane
lobisinde nörolog arkadaşına rastladığında uyku odasının raporunu göstermiş;
“bak epilepsi değil apne imiş” dediğinde Dr. G. E “demek o da varmış, sen bir KBB
uzmanına görün” türünden bir yanıt vermişti. Yani hem epilepsiden hem de
apneden mustaripti anlaşılan!
KBB Uzmanı
Prof. Dr. Sami Katırcıoğlu'na başvurmuş, nefes almayı güçleştiren ve burun
tıkanıklığına neden olan kemik eğriliği ve deviasyon giderilmişti. Zorlu bir
ameliyattı, iki hafta boyunca morarmış, şişik bir yüzle dolaşmıştı. İlk kez
cerrahi bir müdahaleye tabi tutuluyordu, ilk kez anestezi [11]
ile uyutuluyordu.
Daha önce,
sekiz yaşında iken bademcik ameliyatı geçirmiş ancak iki erkek hemşire
kollarından kımıldamasını önlemek için sıkı sıkıya tutmuş, doktor da kerpeten
gibi bir aletle ağzı içinde bademciklerini kesip almıştı. Burnundan,
kulaklarından dışarı kan fışkırdığını hatırlıyordu. Çocuklara böylesi bir
işkencenin reva görülmesi olacak şey değil diye düşündü. Sonrasında bol bol
dondurma yemesi istendi. Bu da çektiği cefanın bir telafisiydi galiba.
BEL FITIĞI
Memo emekliliğinde bol kitap okuyor, sabahları yakınında yer alan olimpik havuzunda yüzüyor veya jimnastiğe gidiyordu. Başlangıçta on havuz yapıyor, kırk dakika boyunca kulaç atıyordu. Daha genç yaşlarda hep özlemini duymuştu bu sporu yapmanın. Kırk yaşlarında iken bel fıtığı [12] geçirmişti. Koşuyu pek severdi. Bel fıtığı olduğunda ise bırakın koşmak adım atamayacak hale gelmişti. Bir ay sert bir zeminde yattıktan sonra düzelme olmayınca her yolu denedi. İlkin Fransa’dan gelen bir doktor belinden bir iğne yaptı, bir süre işe yaradı sonra yine eski haline döndü.
Bir keresinde yaşlı
bir ninenin bu sancılara iyi geldiğini duydu, zar zor taksiye bindi,
İstanbul’un hiç tanımadığı kenar mahallelerinden geçerek sonunda aranan adrese
ulaşıldı. Binada asansör yoktu, üç katı zor bela merdivenlerden sürünerek
çıktıktan sonra hafif aralık duran kapıdan içeri girdi. Tabi yol boyunca eşi
kendisine destek oluyordu. İyi aydınlanmamış bir salonda acı içinde bekleyen
yedi sekiz kişi kadar vardı. Kendisini daha da loş bir odaya aldılar. Oldukça
şişman, başı örtülü bir kadın yatağı göstererek “uzan” diye buyurdu ve üstüne
çıkarak zıplamaya başladı.
Memo o an
öleceğini sandı, işkencenin ne kadar sürdüğünü şimdi hatırlamıyordu ama o
şiddetli sancıdan sonra ayağa kalkıp iki adım attığında hafiflediğini hissetti,
oldukça daha iyi idi galiba. Ne de olsa o yüz kiloluk kadın üstünde tepinirken
verdiği sancı azalmıştı. Eve döndüğünde ise hiçbir iyileşmenin olmadığını anladı,
Allahtan sakat kalmadım diye düşündü.
Baş vurmadığı
yol kalmadı Memo’nun. Sığır etini soğanla iyice yoğurup beline bağla dediler.
Onu da yaptı, zamanla et kokmaya başladı. Belindeki kuşak da gevşedi. Bir gün
bir alışveriş merkezinin tam orta yerinde o et parçası vücudundan kayıp yere düşüverdi. Vücudun sıcaklığından iyice
pişen etin saçtığı koku ve insanların şaşkın, ayıplar bakışları arasında yerdeki
parçalanmış et torbasının gerçeküstü görünümü… Memo uykudan kan ter içinde
uyandı ve gördüklerinin kendisinin değil yakın arkadaşı A. M’nin başından geçen
bir hikâye olduğunu hatırladı.
Sonuçta masa
başında çalışan pek çok insanda görülen bir rahatsızlıktı bel fıtığı. Büroda herkeste
bel fıtığı vardı ve toplantı odasına yerleştirilen yatakta her biri uzanarak dinlenir,
egzersizler yapardı. O barfiksin vücut kaslarını geliştirdiğine ve bunun fıtığa
iyi geldiğine inanırdı. Kendinden yaşça çok daha büyük olan Avukat A.U bürodaki
odasının kapısına barfiks demiri koydurmuştu.
Memo yaşamı
boyunca bel fıtığından kurtulamadı, yaşamı boyunca bildiği egzersizleri tekrar
etti. MR sonucunda L4-L5 disklerinde sorun olduğu ve dış bağlarda bozulma meydana
geldiği tespit edilmişti. Kimi zaman ağrılar kendini daha çok belli etti, kimi
zaman kendini unutturdu. Yaşlılığında ise boyun ağrıları da eklenince her sabah
yataktan her tarafı tutulmuş bir halde kalkıyor, bu durum bir süre sonra
düzeliyordu. Yüzme iyi geliyor muydu, pek emin değildi. Yüzdüğü zaman da boynu
tutuluyordu.
Boyun
ağrılarına “servikal disk hernisi” [13] teşhisi
konmuştu. Boyun disklerinde aşınma sonucu jelatiniz sıvının azalması ve sinir
aralarına sızmasından kaynaklanan bir durumdu bu. İki kez fizik tedavisi
görmüş, bazı hareketleri devamlı yapması söylenmişti. Başlangıçta boynu tamamen
tutulmuş, çok şiddetli ağrı yapmış, sancıyı azaltmak için ağrı merkezinde kendisine
iğne yapılmıştı. Ağrılar zamanla şiddetini kesmesine karşın tutukluk boyundan omuz
ve kollarına doğru yayılmakta, oldukça rahatsızlık vermekteydi.
Memo Ladino[14]
dilinde büyükannesinin söyleyip durduğu bir deyişi çok sevmişti; “Kada diya kon
su maraviya”. [15] Böylece yaşlı
kadın her uyandığında farklı bir yerinin ağrıdığını dile getirir ve yakınırdı.
Memo’nun sık
sık kullanıp durduğu bir laf daha vardı; “kaporta mühim değil yeter ki motorda
bir arıza olmasın!” Bu cümle ciddi rahatsızlar olmadığı sürece ufak tefek arazların önemli olmadığı anlamına geliyordu.
[9] Uyku apnesi, uyku sırasında üst solunum yolunun tıkanması ile solunumun tekrar tekrar durup başladığı ciddi bir uyku bozukluğudur. Bu, hava yollarının tıkanması (obstrüktif uyku apnesi) ya da beynin solunumu doğru şekilde kontrol etmemesi (merkezi apne) nedeniyle olur. Uyku apnesi sırasında üst solunum yolunun açık kalmasını sağlayan kaslarda gevşeme olur, dil kökü veya yumuşak damağın veya aşırı büyümüş bademciklerin hava yolunu tıkaması sonucunda en az 10 saniye nefes alamamak uyku apnesi olarak adlandırılır.
[10] Solunum hareketinin azalması ya da kandaki Oksijen doygunluğunun (O2 saturasyonu) azalması ya da bu nedenle oluşan uyanmalar hipopne olarak ifade edilmektedir.
[11] His kaybı anlamına gelen
anestezi, cerrahi operasyonlar sırasında ağrı duyulmasını engellemek için
kullanılır. Anestezide ilaçlar aracılığıyla sinirlerden beyindeki merkeze
giden duyusal sinyaller geçici olarak bloke edilir.
[12] Bel fıtığı, omurgalar
arasında, amortisör görevi gören disklerin (zorlama, düşme, ağır kaldırma ya da
zorlanması sonucu) kayması veya yırtılması sonucu meydana gelir. Omurgalar
arasında intervertebral disk adı verilen pedler bulunur. Her diskin, çekirdek
olarak adlandırılan sert, lifli bir dış tabaka ile çevrili yumuşak, jel benzeri
bir merkezi vardır.
Kaymış- yırtılmış disk olarak da adlandırılan bel fıtığı,
zayıflamış veya yırtılmış diski zorlayarak omurilikten çıkan sinirler üzerinde
bir basınç oluşturur; bu da şiddetli ağrılara neden olabilir. Her ne kadar
sinir basısı bel bölgesinde olsa da ağrılar bu sinirlerin hedef organı olan
bel, kalça ya da bacak bölgelerinde de görülebilir.
[14] Ladino Yahudi İspanyolcası veya Judeo-Espanyol olarak da bilinir. Çoğunlukla İsrail, Balkanlar, Kuzey Afrika’da yaşayan Sefarad Yahudileri tarafından konuşulan bir lisandır.
[15] Kada diya kon su maraviya Ladino
lisanında bir deyim olup her gün kendi mükemmeliyeti anlamına gelir.
TİNNİTUS
Memo rahatsızlıklarının bir listesini yaptı; başta gelen kulakta çınlama sesiydi. Buna tıbbi lisanda “tinnitus”[16] deniyordu. Gitmediği doktor kalmamıştı. Her biri; “bunun kesin bir tedavisi yok. Kafayı takma” demekteydi. Yaşam seviyesini oldukça düşüren bir rahatsızlıktı bu ve kafayı takmamak olası değildi. Hele sessiz ortamlarda çınlama sesi kat kat artıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Önemsenecek derecede bir işitme kaybı olmadığı halde işitme cihazı takmayı denedi, olmadı. Kuş cıvıltıları, dalga veya yağmur sesi ile çınlama sesini perdelemeye çalıştı, olmadı. Caz, klasik müzik dinledi kulaklıklarla gün boyu…
Tinnitus da
sonuçta kaportada bir arızaydı, baş edilmesi zor hatta olanaksız olsa da bir
ölçüde tahammül edilebilirdi. Buna bir de boyun ağrıları/tutulması ve
gözlerinin ağırlaşması eklenince nerede ise kafasını dik tutamıyor, tüm bu
zincirleme rahatsızlıklar yaşama zevkini azaltıyordu.
İki gözünden
katarak ameliyatı [17] olduktan
sonra - bir gözü uzağı görmeye diğeri de yakına ayarlandığından gözlük
kullanmayı bırakmıştı, bu da onu memnun ediyordu. Ancak ameliyat sonrası
ameliyata bağlı olarak veya değil gözünün yaşarması, kaşıntı ve batma her türlü
göz damlası kullanmasına karşın bir türlü geçmedi. Gözdeki aşırı sulanmaya
karşı göz kapağı ameliyatı oldu. Göz akıntısının böylece önüne geçildi. Bu
sefer göz kontrolünde ufak rakam ve sayıları görmeyince doktor bulanık görmeyi
ortadan kaldırmak ve mercek kaymasını gidermek için ufak bir operasyona da
gerek gördü.
Sonuç gözündeki
rahatsızlığa bir türlü çözüm bulunamadı, rüzgârdan oldukça etkileniyor,
sabahları gözünü zor açıyor, her tarafı çapak doluyordu. Ağırlaşan gözleri,
çınlayan kulakları ve boyun ağrısına rağmen Memo yaşama pembe gözlüklerle bakmaya devam etti. Ta ki üç
gece peş peşe yataktan kalkarken düşüp her defasında bir yerini kırana dek…
Korkunç bir düş
görmüştü, nefes alamıyor, tıkanıyor, yere düşüyor ve ölüyor. O gece işte
yatağından düşmüş, yere kapaklanmış ve burnunu kırmıştı. Nasıl, neden düştüğünü
ise hiç hatırlamıyordu. Bir olasılık yanında duran tekerlekli büro sandalyesine tutunmak isteyip
başaramayınca yere yıkıldığıydı. Nitekim yere devrilmiş sandalye de bunu
kanıtlıyordu. Burnundan kan boşalmış, sancılar içindeydi. Hastanede burun, sırt
ve göğüs röntgeni çekildi, genç nöbetçi hanım doktor EKG [18] çektirmesini
söyledi. Sonrasında burun kırığının önemli olmadığını esasen omurgadaki C-7
diskinde [(19]
kırık olduğunu, ortopedi uzmanına gözükmesi gerektiğini belirtip taburcu
ettiler.
[16] Tinnitus akustik bir uyaran olmaksızın hastanın bir ses algılaması olarak tanımlanabilir
[17] Katarakt, göz merceğinin veya onu çevreleyen şeffaf zarın ışığın geçişini engelleyecek şekilde bulanıklaşmasıdır. Tedavi edilmediğinde körlüğe neden olabilen katarakt bulanık, bulutlu veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet ve geceleri görmede zorluk belirtileri ile karakterizedir. Genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkan katarakt, aynı zamanda göze perde inmesi şeklinde de tarif edilebilir.
[18] EKG (Elektrokardiyogram) cihazının göğüs üzerine yerleştirilen altı adet elektrotu ve kollar ile bacaklara yerleştirilen dört elektrotu ile elektriksel aktivitenin konumu, çizgisel olarak bir grafiğe aktarılır. Bu sayede hem elektriksel aktivite hem de kalpteki kasılma ve gevşemeler gözlenir.
(19] Omurga, kafatasından başlayıp omurgada sonlanan toplam 33 omur (7 boyun, 12 sırt, 5 bel, 9 kuyruksokumu) parçasından oluşur.
GAZ BOMBASI
Memo Gezi Parkı olaylarını hatırladı. Taksim Gezi Parkı’nın bir kısmına inşa edilmesi planlanan Taksim Kışlası’nı engellemek ve ağaçların sökülmesine karşı çıkmak için çevre aktivizmlerinin başlattığı hareket ülke çapında genişlemiş, park alanı bir panayıra dönüşmüştü. O da destek amacıyla parkı ziyaret etmişti. Gençler çadırlarda geceliyor, şarkılar söylüyor, Taksim Meydanı’nda yabancı ülkelerden gelen piyanistler destek amaçlı konserler veriyordu. Anarşistler siyah, komünistler kızıl bayraklar dalgalandırırken, Atatürk Kültür Merkezi’nin çatısına çıkan bazı gençler de üzerinde “Yaşasın Taksim Direnişi” gibi sloganlar yazan devasa pankartlar asmışlardı.
Kız bir öğrenci yanına yanaştı ve “isterseniz bu kutudan sigara alabilir, isterseniz bağışlayabilirsiniz” demesini çok beğenmiş, ancak Gezi Parkı arkasında, Mete caddesine bakan alanda yakılmış otobüslerin durumunu görünce bu vandalizmi onaylamamıştı.
Halkın her gece
pencere ve balkonlara çıkarak tencere ve tava sesleriyle ve sloganlar atarak destek
verdiği kalabalık her gün büyüdü. Polis sabah saat 05.00’te parkta uyuyan
eylemcilere müdahaleede bulundu, eylemcilerin içinde uyudukları çadırları ateşe
verdi. Yakılma görüntüleri sosyal medyaya yansıyınca büyük infiale yol açtı.
Taksim
meydanında toplanan binlerce kişiye polis biber gazı ve su sıkarak müdahalede
bulundu. Eylemciler kentte barikatlar kurdular, Fenerbahçe, Galatasaray ve
Beşiktaş futbol takımlarının taraftar grupları birlikte Taksim Meydanı’na
yürüdü. Türkiye’nin birçok kentlerinde çok sayıda eylem ve çatışma yaşandı.
İstanbul Okmeydanı’nda sıkılan gaz fişeğiyle yaralanan 14 yaşındaki Berkin
Ervan yaşamını yitirdi. 40 bin polis gücü sert müdahalede bulunarak eylemcileri
püskürtü.
Bir grup genç
arka yollardan kaçışarak kentin farklı noktalarında toplandı. Memo da ne oluyora
bakmak kısmen de destek vermek adına Teşvikiye meydanına çıktı, kalabalığın
bulunduğu tarafa yönelmek istedi.
Caddeden geçerken yolun Nişantaşı yönünde sıra
halinde dizilmiş panzerler refakatinde düz bir çizgi halinde ilerleyen polis
güçlerini gördü. Ansızın sıkılan gaz fişekleri vızıldıyarak yanından geçmeye
başladı. Kaçmaya çalıştı ancak ne mümkün arkasından gelen gaz bombalarının her biri birkaç adım önüne düşüyor ve patlıyordu.
İşte o an Memo nefes alamadığını hissetti ve yere yığıldı. Sonradan iki gencin onu kaldırarak Hüsrev Gerede caddesindeki evlerden birinin bodrum katına bıraktıklarını öğrendi. Onunla ilgilenmişler, gaz maskesi takarak zehirlenmesini önlemiş ve yarı baygın halde apartmanın merdivenlerinden bodrum kata indirmişlerdi. O gece rüyasında gördükleri o korkulu anların bir canlandırılmasıydı.
KALP SORUNLARI
Peki Memo niye
üç gece peş peşe yataktan düşüp bir yerlerini kırmıştı? Panik atak mı geçirmiş,
yoksa bir kalp rahatsızlığı mı vardı?
Kardiyolog
ilkin kendisinden eforlu EKG yapmasını
istedi. EKG’yi yapan doktor onu iyi bulmadığını acilen kardiyoloğa görünmesini tembih
etti. Memo endişelendi, aile doktoru bir süre önce kendisine de anjiyo [2O] yapıldığını
ve sten [21]
takıldığını, bunun günümüzde basit bir müdahale olduğunu söyledi. Raporda ise “Diskinesin”
[22] teşhisi
kondu ve bunun damarlara kanın gitmesini önleyebileceği belirtildi.
Kardiyolog ise anjiyo yerine “Miyokardı perfüzyon sintografisi” [23] yapmasını istedi. On beş günde sonuçların alınacağını söylemesi üzerine de Memo’nun “niye doğrudan anjiyo yapmıyoruz, zaman kaybı değil mi?” sorusunu doktor “yolunda gitmeyen bir durum varsa anında uyarırlar” diyerek yanıtladı. Sintigrafisi ise tamamen sorunsuz çıktığında Memo kendini yeniden hayata dönmüş gibi hissetti. Ne var ki kalp halterinde [24] bir saatte 170 APC’s [25] ve dakikada 107 [26] taşikardi tespit edilmiş, bazı ilaçlar yazan kardiyolog kendisini altı ay sonra görmek istediğini belirtmişti.
Memo taşikardinin belirtilerinin ne olduğuna Google'da
bakınca; baş dönmesi, nefes darlığı,
göğüs ağrısı, ani güçsüzlük ve bayılma olduğunu görecekti. Demek bayılıp
düşmesinin, birkaç yerini kırmasının nedeni buydu diye kendince fikir yürüttü.
Yeniden aile
doktoruna sonuçları bildirmek için gittiğinde o kendisine; “ben senin huzursuz
bacak sendromuna da bir çare bulacağım” demiş, bulmuştu da… Parkinson [27] tedavisinde de kullanılan bu ilaç ilk günden etkisini gösterdi. Memo artık
bacaklarındaki huzursuzluğu alt etmek için gece boyunca sık sık yatağından
kalkmıyor hatta gün içinde bile kestiriyordu.
_________________________
[20) Anjiyo veya anjiyografi özellikle atardamar, toplardamar ve kalbin içini görüntüleyen medikal görüntüleme tekniğidir.
(21) Stant tıpta kan damarlarındaki ve çeşitli kanallardaki akışı optimize etmek için gerekli bölgelere yerleştirilen yapay bir araçtır.
(22) Diskinesin kaslar üzerindeki spazmların yanlış iletiler nedeniyle vücudun farklı bölgelerine yayılması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. İstemsiz hareketlerin görüldüğü bir hareket bozukluğu olarak tarif edilir.
(23) Miyokardı perfüzyon sintografisi veya taraması (MPS olarak da anılır) kalp kasının işlevini gösteren bir nükleer tıp prosedürüdür. Koroner arter hastalığı hipertrofik kardiyomiyopati ve kalp duvarı hareket anormallikleri gibi birçok kalp rahatsızlığını değerlendirir. Dinlenme perfüzyonunun azaldığı alanları göstererek miyokard enfarktüs bölgelerini de tespit edebilir. Miyokardın fonksiyonu da kalbin sol ventrikül enjeksiyonu fraksiyonu hesaplanarak değerlendirilir. Bu tarama, bir kardiyak stres testi ile birlikte yapılır. Tanısal bilgi, değişken perküsyonlu kalpte kontrollü bölgesel talyum maddesi provoke ederek üretilir.
(24) Holter belirli bir ortam bulunmaksızın kalp ile ilgili rahatsızlık yaşadığını söyleyen kişilerin günlük hayat içinde kalbinin elektriksel faaliyetlerini kaydeden bir cihazdır. 24, 48 ya da daha uzun sürelerle kalple ilgili kayıtları almaya yarar.
(25) APC’s kalp kulakçıklarında oluşan ekstra atılımlardır. Çoğunlukla zararsızlardır ve tedavi gerektirmezler. Ancak sık olursa atriyal fabrikasyon denen önemli bir ritim bozukluğunun habercisi olabilir.
(26) Sağlıklı bir insan kalbinin dakikadaki atış sayısı 60 ila 100 aralığındadır. Bu sayılar, günün saatine, vücudun ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Dinlenme halindeyken görülen 90 üzeri atış sayıları taşikardi varlığına işaret ediyor. Taşikardi, dakikada 100 atımın üzerindeki kalp atış hızını ifade için kullanılan tıbbi bir terimdir.
(27) Parkinson hastalığı, dopamin seviyelerinin düşmesine neden olan beyin sinir hücre hasarının yol açtığı, elde titreme ile başlayan, kas sertliği yanı sıra denge kaybı gibi kontrolün bulunmadığı belirtiler gösteren ve yavaş ilerleyen nörolojik bir hastalıktır.
HAFTAYIM
O gece uykusunda iki arkadaşı ile Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşıyorlardı. Tabelada “Abanoz Sokağı” [28] yazan yolun girişindeki polis kulübesinin yanından kalabalığa karışarak içeri sıyrılmaya çalıştılar. Rüyada gördüğü polislerin bıyıklı yüzleri onu korkuttu, uyandı ve yeniden uyudu. Rüyanın devamını merak etti
Üç kafadar sokağın temaşa ve cümbüşüne, “Padişah macunu” veya midye dolma satan satıcıların gürültüsüne takılmaksızın sokağın en az göze bakan, en az revaçta olan sonundaki eve yöneldiler. Yine de kapının parmaklıklarından içeriyi görebilmek için bir süre beklemeleri gerekti. Tam ki öne ulaştılar aralarından biri su koyuverdi. “Gelsene-yok indi, ben gelmiyorum”.
Arkadan “haftayım” [29] sesleri yükseldi. “Hadi bızdık ya gir ya çık!”. Sonunda “Memo” ve arkadaşlarından bu işin en deneyimlisi içeri girdiler. Memo kadınların en çirkinine, en yaşlısına yanaştı; “Hadi çık soyun, ben geliyorum”. Çirkinine yanaştı çünkü güzelinin isteklisinin çok ve zamanı az olacağından ona yüz vermeyeceğini düşündü.
Çirkini
leğeniyle içeri girer. Memo göğsüne dokunmak ister, küfürü yer. “Bir de
memelerimi elleyecek edepsiz. Sarka sarka bu hale geldiler zaten. Yat buraya, külotunu
da ben mi çıkarayım”. Alıp içine yerleştirir; “Bızdık hemen de geldi, hadi git
büyü de gel!”. Kadın söylenmeye devam eder: “Kimi sorar abla nasıldım, diğeri zevk
aldın mı? diye.
Memo’nun bütün
keyfi kaçmıştır. Sinir içinde uyanır.
_____________________
(29) Haftayım futbol maçlarında iki devre arasında
verilen on beş dakikalık araya denir. Ancak Abanoz sokağında randevu evinin
kapısında bekleyenlerin arkadakilerle yer değiştirmeleri için yapılan argo
lisanındaki sesleniştir.
POLİSOMNOGRAFİ ÜÇ
Aile doktoru ondan yeniden uyku kontrolü yapmasını ister. Artık uyku odasında yatması gerekmiyordu. Küçücük cihazı nasıl takacağı kendisine gösterilir. Gece on ikiden sabah altıya kadar Polosomnografi cihazı, göğüs ve bacaklarına bağlı elektrotlarla alınan sinyalleri kaydedecekti. Ertesi gün hemşire telefonla arayıp galiba uyumayı başaramadığından sonuç alınamadığını, bu nedenle kontrolün bir kez daha tekrarlanmasını ister.
İkinci kez yapılan
kontrolde beş saat 22 dakikalık uyku süresince 86 kez ağır, 78 kez de hafif
nefes tutulması, saatte 31 vaka ve 178 kez kanda oksijenin azaldığı, ayaklarda
da saatte 16 sıçrama gerçekleştiği belirlendi. “Oxygen seviyesinin” ise 92 ile
80 arasında olduğu tespit edildi. [30] Nefes
kesilmesinin ciddi boyutlarda olduğu ve CPAP kullanımının zorunlu olduğu
sonucuna varıldı.
Maskesi çok
daha hafif ve kullanışlı olan CPAP cihazları hınzır gibi yetişti. Daha evvelce
kullanmaya çalıştığı maskeler ağzı ile burnunu tamamen örtmekte, bu yeni maske ise
sadece belli belirsiz burnunu kapsamaktaydı. Maske sadece burun deliklerini
örtüğünden ve basınçlı havayı burundan aldığından ağzı açık uyumasına da gerek
kalmıyordu.
İlk gece sorun yaşamadan uyuyabildi. Bacaklarında da hiçbir tedirginlik hissetmediğinden yıllardır, nerdeyse çocukluğundan beri hasret olduğu uykuya kavuştu. Sadece sabah uyandığında ağzı ve burnu kurumaktaydı. Böylece uykusuz Memo uykucu Memo’ya dönüşüverdi.
[30 ] Normal bir kişide “oxygen seviyesi” nin 96-100 arasında olması gerekir. Ancak bu değerin 80’nin altına düşmesi durumunda kalp ve beyin fonksiyonlarına zarar verebilir.
TERAKKİ
O sabah spor yapmaya gitmedi. Çünkü 68 yıldır bir araya gelmediği ilk okuldan sınıf arkadaşlarıyla toplanacaklardı. Törenlerde beyaz saçlı müdire hanım ve yanında birkaç öğretmenin daha yer aldığı yüksek merdivenleri olan sarı renkte çirkin bina gözünün önüne geldi. Karanlık yağmurlu kış günlerinde kalorifer dairesinin yanında yer alan bodrum katında sıkış mıkış teneffüse çıktıkları günleri hatırladı. [31]
Oldukça
heyecanlıydı. İnsanın gelecekten bir beklentisi olmayınca geçmiş anılarıyla
yaşıyor diye düşündü. Bu karşılaşmanın gerçekleşmesi için uzun süredir hazırlık
yapmışlardı. Whatsapp’ta bir grup açıldı, on bir kişi geleceğini yazdı. Oysa
sınıf mevcudu kırk ikiydi. Bir kısmı yurt dışına yerleşmiş, bir bölümü de
rahmetli olmuştu. Çoğunun da izini kaybettiklerinden kendilerine ulaşılamamıştı.
68 yıl sonra
dile kolay, hiçbirinde o okul fotoğrafındaki 7-8 yaşlarındaki çocuktan bir
esinti, bir iz kalmamıştı. Memo ne kadar da yaşlanmışlar diye düşündü, galiba
kendini görmüyor, içindeki çocuğun sesini dinliyordu.
Aralarında sosyolog/antropolog profesörü V.A yanında bir sınıf fotoğrafı getirdi. Profesör fotoğrafta yer alan her çocuğun adını ve sınıf numarasını hatırlıyordu.
Meliha, Feriha,
Meserret, Aliye öğretmenler, hiçbirinin adları altmış beş yıllık öğrencileri
tarafından unutulmamıştı….
Hep birlikte
yarım yamalak hatırladıkları okul marşı söylendi; “yeşille sarıdır okulun
bayrağı…”
Anılar peş peşe
geldi. Sınıfta bir gün öğretmenin R. B’yi derse kaldırıp “muhtarın görevi
nedir?” diye sorduğunda; “yumurtlamak” yanıtını verdiğini ve ne kadar
güldüklerini anlatı Memo. Diğer çocuklar onun R. B’ye âşık olduğunu söyleyip
kızdırdıklarını hatırladılar. R.B o yaşlardayken bile gösterişli bir kızdı. Sonraki
yıllarda ise tam rüküş bir hanımefendiye dönüşmüştü.
Valikonağı
Caddesi’nde “Sünbül” apartmanında kim oturuyordu diye kafa patlattıklarında Memo
şimdilerde yüksek binaların yer aldığı o
toprak yokuşun tam altında, teneke mahallesinin yer aldığını ve sınıf arkadaşıyla bir gün tepeden aşağı
indiklerinde bir sokak köpeği sürüsünün kendilerini nasıl kovaladığını, ter
içinde güçlükle kurtulduğunu hatırladı. Oysa “tepeden aşağı inmeyelim, köpekler
var” diyerek uyarmasına karşın arkadaşı, “biz hızlı koşup kaçarız, bir şey
olmaz” demişti. Kendisi kaçabilmiş, İ.T ise o yaşlarda oldukça tombik bir çocuk
olduğundan paçayı sıyıramamış ve köpeklerden bir ısırınca otuz gün midesinden kuduz
aşısı olmak zorunda kalmıştı.
Görüşme sonrası her birinin duyguları aynıydı, whatsapp’a yazdıkları mesajlarda 67 yıl sonra sınıf arkadaşlarını görmekten
çok memnun olduklarını ve tekrar bir araya gelmeyi arzu ettiklerini yazdılar.
-------------------------------
[31] Söz konusu olan Teşvikiye ile Nişantaşı arasında şimdi City’s alışveriş merkezinin bulunduğu konumda yer alan Şişli Terakki Lisesi’dir. Okul o yıllarda iki tarihi konağın bulunduğu bir alanda yer almaktaydı; Başmabeyinci Konağı’nın cephesi Teşvikiye Caddesi’ne bakardı. Halit Rıhat Paşa Konağı ise Akkavak Sokağı’ndan Şakayık Sokağa kadar uzanan büyük bir arsa içinde yer alırdı. Zamanla okulun ön bahçesinin iki yanına iki yeni bina inşa edildi, böylece oyun alanı iyice küçüldü. Sonrasında 1994-1995 yıllarında okul Levent Yerleşkesi ’ne taşınır.
CPAP
Memo evine dönerken yolda zıplayan kargaları gördü. Biri ağacın en yüksek dalından havalandı ve nerdeyse başına değecek kadar yakınından geçti. Bu ilk değildi, o karga kendisine dadanmıştı, yavrularını koruyor ve aynı yerden her geçişinde yuvasında havalanıp pike yaparak hızla başını sıyırırcasına uçuyordu.
Memo bir de nöroloğa
görüneyim dedi. Sonuçta omurilik, sinir ve kas sisteminin işleyişi ile uyku
bozukluklarının uzmanı oydu. Doktor oldukça şişman biriydi ve masasına nerdeyse
zor sığıyordu, ama oldukça babacandı. Memo ona uyku raporunu gösterdi, “sisteme
girip gördüm. Tahammül edemiyorsun ama CPAP’ı kullanman lazım” dedi nörolog.
Memo, nefes
darlığından şikâyet etti, ayakkabıları bile iliklerken yorulduğundan söz etti. “Hımm”
dedi, “hepimiz yaşlanıyoruz” diye ilave etti. “Uykuda sık sık nefessiz
kalıyorsun. Rapora göre bu durum sıklaştı ve ciddi bir hal aldı. Düşün, bir arabayla
üç yüz kilometre gideceksin. Ama motora düzenli yakıt gelmiyor, sonunda
istediğin yere varıyorsun, ama zorlanarak. Sen de uykuda sabahı buluyorsun ama
bir gün bakmışsın motor yanıvermiş. Bacaklarındaki huzursuzluk mu seni uyutmayan?”
diye sordu doktor. Memo gelişmeleri anlattı, aile doktorunun verdiği “Requip” [32] adlı
ilacın çok iyi geldiğini söyledi. Nörolog yeniden bir EMG [33]
testi yaptırmasını istedi.
Testi yapan
doktor ayaklarına elektrotlara bağlandı ve giderek elektrik akımını artırdı. Doktor,
“sonuçta her şey normal, hiçbir nörotik (neuropathy) bulguya rastlanmadı, periferik
sinirlerde hiçbir fonksiyon kaybı yok” dedi. Oysa iki yıl önce aynı analizi
yaptığında “Lumbosacral Radiculopathy” [34] teşhisi
konulmuştu.
İyileşmiş
miydi, kafası iyice karıştı, artık CPAP’ı da kullanabildiğinden acaba
uykusuzluk sorununu aşmış mıydı? O gün rahatsızlıkları ile ilgili anılarını
kaleme almaya karar verdi. İnsanlar bir şeyler yazarken yaşanmışlıklarından
etkilenmezler miydi? O da bu dönem, yaşlılığın bu devresinde, onu en çok
etkileyen şeyi, geçirmekte olduğu rahatsızlıkları yazmaya karar verdi. Çok
sıkıcı olacaksa da kimsenin okuyup okumaması onu pek ilgilendirmiyordu.
Memo bir
arayışın içindeydi. Niye üç gece peş peşe düşüp bir yerlerini kırmıştı? Burnunu
kırdığı ilk geceden sonraki gece ağzından saçma sapan, anlaşılmaz kelimeler
çıkmıştı. Acaba kafası gidip geliyor muydu? Önlem olarak gece evin bir ışığını
açık tutmaya karar verdi. Ancak bu bir çözüm değildi.
O düşmelerden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Bir ay boyunca sancılardan kıvrandı durdu, yatakta bir taraftan diğer tarafa dönmek imkansızdı. Kaburgalardaki kırık üç aydan önce geçmez dediler. Gerçekten üç ayın sonunda nispeten sancılar azaldı yürüyor, ancak nefes alırken göğsü sızlıyordu. Ortoped röntgene baktığında 7. omurgada bir kırık olduğunu ve bunun iyi kaynamadığından düzelmeyeceği söylendi. Herhalde iki omuzunun altından zaman zaman hissettiği ağrı bundan kaynaklanıyordu. Artı bel fıtığı ağrıları…
_____________________
[32]Requip markası altında satılan Ropinirol, Parkinson hastalığını (PD) ve huzursuz bacak sendromunu (RLS) tedavi etmek için kullanılan bir ilaçtır.
[33] Uzun hali elektromiyografi olan EMG, kasların ve kasları kontrol eden motor nöronlar olan sinir hücrelerinin sağlık durumunu belirlemek için uygulanan bir tanı yöntemidir. Vücuttaki sinirlerin ve kasların sağlıklı çalışıp çalışmadığını belirleyen EMG testi, bir sinirin kası uyarmasına yanıt olarak kas tepkisini veya elektriksel aktiviteyi ölçer.(34) Lumbosacral radiculopathy, bel ve kalçada uyluğun arkasından bacağa doğru yayılan ağrıya neden olan bir hastalıktır.
PANİK ATAK
O gün sabahtan Memo iptal edilen kredi kartının durumunu düzeltmek ve niye kullanıma kapatıldığını sormak için bankanın müşteri hizmetlerini aradı. Uzunca bir süre bekledikten sonra karşısına çıkan hanım kendini tanıttı ve baba adının ilk harflerini sordu, vatandaşlık numarasını ve kredi kartının son dört rakamını sordu. Tüm bu güvenlik soruları doğru yanıtlandıktan sonra “sizi müşteri hizmetleri danışmanına bağlıyorum” dedi. Danışmana ulaşamadan karşısına çıkan teyp bandı; “size nasıl yardımcı olabiliriz? 1-…..2-….. dokuza kadar hizmetleri sıraladıktan sonra Memo’nun kafası karıştı. Gecikince de telefon kapandı.
Bir daha aradı,
karşısına çıkan başka bir hanım; sesli mesajı “müşteri hizmetlerine
bağlanmak istiyorum” şeklinde yanıtlayın dedi. Öyle de oldu, müşteri
hizmetlerindeki hanım baba adının ilk iki harfini ve kredi kartı şifresini
sordu. Sonra; “şimdi size bir şifre göndereceğim onu girin veya mobil
telefondan gelen mesajı kabul edin” dedi. Telefonda bir tın sesi duydu ancak
mesajı göremedi. Gecikince de telefon kapandı.
Memo yılmadı,
üçüncü bir kez aradı, bekleme listesinde dokuzuncu sırada epeyce bekledikten
sonra bağlandı. Artık deneyimli olduğundan güvenlik sorularını anında
tereddütsüz yanıtladı, ancak tam ki mobil telefondan mesajı yanıtlanacaktı ki
mobil telefon kitlendi, “hatalı, iletişim sağlanamıyor” yazısını görünce
terlemeye, kalbi şiddetli bir şekilde çarpmaya başladı. Midesi bulanıyordu, o
an bayılacağını hissetti, kolonya ile yüzünü serinletmeye çalıştılar. Artık
korkudan bağırmıyordu, bir seferinde kalp krizi geçirdiğini sanarak onu ambülansla
hastanede ilk yardıma götürmüşlerdi. Panik atak [35)]geçirdiğinin
bilincindeydi, birkaç kez derin nefes aldı. Krizi atlatmıştı.
____________________________
[35] Panik atak, ani ve
düzenli olarak bir panik ya da korku hissinin etkisi altında kalınan bir
anksiyete bozukluğudur. Hemen herkes belli zamanlarda endişe ve panik hissi
yaşayabilir. Bu his gergin, stresli veya tehlikeli durumlara karşı verilen
doğal bir tepkidir. Ancak panik atak bozukluğundan muzdarip bir kişi için
anksiyete, endişe, panik ve stres duyguları hem düzenli olarak hem de
genellikle belirgin bir sebep olmaksızın ortaya çıkar.
Üniversiteden eski
bir kız arkadaşı ile bir Kafe'de oturuyorlardı. Kendisini görmeyeli yıllar
olmuştu, belki bir iki kez mahkeme koridorlarında karşılaşmışlardı, ama hepsi o
kadar. Oysa sınıf amfisinde her gün samimi oldukları diğer arkadaşlarla hep bir
araya gelir, derslerde birbirlerine yardımcı olurlardı. Arkadaşı hafiften
şişmanlamış, yüzü kırışmıştı. Saçlarını da boyatmamış beyaz bırakmıştı. Boşanma
avukatı olarak ünlenmişti, kalemlerde müdürlerle can ciğer olur, herkesle
cilveleşir, sonuçta her isteğini yerine getirtirdi.
Tabi artık o
cilveli halinden eser kalmamıştı, eskilerden söz ettiler, öylesine kahkahalarla
güldüler ki bir ara Memo’nun eli arkadaşının bacağına gitti. “Çek elini mememden,
terbiyesiz” [36 ] diye
bağırıverdi ansızın arkadaşı. Ve delice gülmeye başladılar.
Anlamayanlar
için not düşelim; Göğüslerin nerdeyse bacaklarına kadar sarktığı ima edilmekte.
Memo’nun gördüğü
düşte gerçek payı vardı; kasların gevşemesiyle sadece kadınların göğüsleri
düşmüyordu, son zamanlarda onun da göbeği sarkmıştı. Ne kadar diyet yapsa,
zayıflasa o göbek inmiyordu. Daha da acıklısı yumurtalıkların sarkması ve
yürürken rahatsız etmeleriydi.
Nörolog Doktor
Macar’a kontrole gitti; kontrolün esas amacı yıllık prostat durumuydu, her gece
7-8 kez çişe kalkıyordu. Doktorun soyadı onu
gülümsetiyordu. PSA seviyesini ölçtürmeyi unutmuştu, doktor “eğil” dedi, eline
bir eldiven geçirdi ve rektal yoldan parmakla muayene etti.[37]
Memo, bir
ıslaklık, kayganlık hissetti. Prostatta bir büyüme yoktu. Yumurtalıkları soracaktı ama nasıl ifade
etmesi gerektiğini kestiremedi, “testis” dese acaba doğru deyim miydi? “Taşak”
pek argo geldi. “Doktor Bey yumurtalarım sarkıyor, çok rahatsız ediyorlar”
deyiverdi bir anda. Dr. Macar gülümsedi; “Kopar, fırlat at, kurtul!” dedi. [38]
___________________________________________
[36] Sarkan meme, meme dokusunun ve cildin yerçekimi, yaşlanma, aşırı kilo kaybı veya genetik
faktörler gibi etkenler nedeniyle aşağı doğru sarkması durumudur.
[37] Bu muayenenin adı parmakla rektal muayenedir. Bu muayenede doktor eldiven giyerek parmağını rektum içine yerleştirir ve prostat bezinde kanser olabilecek herhangi bir şişlik veya sert alanı değerlendirir.
(38] Testislerin sarkması, bu, tam manası ile "yaşamayan bilemez" denen sorunlardandır. Yaşın ilerlemesi ile erkek hastaların pek dillendiremedikleri, ama tüm yaşamlarını etkileyen bir sorun baş gösterir; testislerde sarkma! Testislerin cildi ve kas dokusu ileri yaş sebebiyle gevşediğinden artık eskisi gibi testisleri yukarıda tutmaz; sarkmaya başlar. Sarkan testisler, iki bacak arasına doğru sarkar ve hastanın yürüyüşünü zorlaştırır; çünkü sarkmış testisler iki bacak arasında sıkışır. Bu şekilde yürümek çok can sıkıcıdır. Sık sık iki bacak arasında sıkışan testisler ağrı yapar
SARSARYAN HAN
O gece kâbus gibi bir rüya gördü. Kapıyı açıyor, karşısında üç polis görevlisi. İkisi zebani gibi, onlar susuyor zayıf, kupkuru olanı; “Hadi emniyete gidiyoruz” diyor. Ses yankı yapıyor, aynı görüntü defalarca gözünün önüne geliyor.
Onu
merdivenlerden ite kaka yukarı, üçüncü kata çıkarıyorlar. İnleme sesleri
kulağını yırtıyor. Yine zayıf olanı itekleyerek kulağına gürlüyor; “gir
içeri!”. Bir süre kendisini fark etmemiş gibi duran amir nihayet konuşuyor; “Buradan
yalnız ölün çıkar, ölün çıkar, ölün çıkar…”
Memo uyanıyor, “bu düş değildi, ben bu mekânı, binayı tanıyorum; Sirkeci’deki eski emniyet müdürlüğü binası... Birkaç yıl önce bir kitapta okumuştum; [39] Tabutluklar ve Sarsaryan Han 1944 yılında Turancılık Davası’nda göz altına alınan milliyetçi gençlerin ve komünist faaliyette bulunmakla suçlanan solcuların işkence gördükleri mekân olarak bilinmekteydi.
Bir iddiaya
göre İkinci Dünya Savaşı sırasında o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Haluk Pepe
Gestapo Şefi Himler’in davetlisi olarak Almanya’ya gitmiş ve orada kullanılmakta
olan işkence aletlerinden birçoğunu İstanbul’a getirtmişti. Hatta bunların
içinde tabutluklara bağlı, içleri keskin kelepçelerin ellere geçirildiği ve tabut içinde bulunan tutuklular bitap düştüklerinde
bileklerinin kesilmesine dayanamayarak
itirafta bulunmalarına yarayan bir alet de bulunmaktaydı. Şeytani düşünceler…
Peki bu düşün
benimle ne ilgisi var diye düşündü Memo, sorgu için bu binaya alındığını hiç
hatırlamıyor, ama işkenceye tutulanların çığlıkları kulaklarında
yankılanıyordu. Sonrasında Sarsaryan Han iş davalarının görüldüğü adliye
binasına dönüşmüş ve sık sık bu binaya girip çıkmıştı binanın karanlık
geçmişinden bihaber.
1971 Darbesi ve 12 Mart Muhtırası [40] sonrası sıkıyönetim döneminde tek tek evler aranıyor, sol kitaplar bulunduranlar tutuklanıyordu. Memo aile büyüklerinden birinin arabasına yüklediği birkaç koli kitabı o yıllarda sanayi bölgesi olan ve geceleri kimselerin geçmediği Feriköy’ün arka sokaklarına atmıştı. Acaba kitaplar bulunmuş ve bu nedenle mi emniyete götürülmüştü. Kafası karışıktı. Kısa dönem yaşamından sildiği anılar elli yıl sonra rüyalarında geri dönüyor, adeta bir yüzleşmeye zorlanıyordu. Ancak bu gördüklerini anlamlandıramıyordu.
Ertesi gece de sanki yarıda kalan bir filmin devamını izler gibiydi. Daha doğrusu öncesini… Yıl 1969, Beyazıt Meydanı’nda toplanan on binlerce genç “Bağımsız Türkiye” sloganlarıyla Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Bir ucu Sirkeci’de bulunan kalabalığın diğer bir ucu Gümüşsuyu Caddesi’nden Taksim’e doğru yönelir.
Bir anda kıyamet kopar, kaçışanlar, ezilenler. Memo kendini Alman Elçiliği’nin karşısında bir inşaatın içine atar. O korkulu anlar gözünde bir kez daha canlanır. Uyandığında yanı başında duran cep telefonuna “Kanlı Pazar” diye yazar. O gençlik yıllarında yaşananları hatırlamaya çalışır.
Protestoların
başladığı sıra Taksim’e gelen sağ görüşlü kişiler toplu kılınan namazın
ardından taçlı ve sopalı bir şekilde beklemeye koyulurlar. Polis yürüyüşçülerin
yollarını keser ve küçük gruplar halinde alana girmelerine izin verir. Taksim
Meydanı’na girenler burada bekleyen ve sadece iki sıra olan polis barikatını
kolaylıkla aşan sağcıların sopalı, taşlı ve bıçaklı saldırılarına uğrarlar. “Komünistlere
ölüm” sloganları ve tekbir getirerek saldıran sağcılar iki genci bıçaklayarak
öldürürler. Toplum polisi olaylara sadece seyirci kalır.
_________________________________-_
[39] Söz konusu kitap Rıfat N. Bali’nin “Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü” adlı eseridir. Libra Yayınları, 2011, say. 120
Kaynak Linki : https://hukukbook.com/12-mart-1971-askeri-muhtirasi/
İLAÇ LİSTESİ
O sabah Memo eksik ilaçlarını tamamlamak için eczaneye uğradı. Ev ile eczane elli metre mesafedeydi ve her ay sonu oradan bir naylon torba dolusu ilaçla ayrılırdı. Eczacı cana yakın biriydi, memleket meselelerini konuşur, “bu kadar ilaç alma, iyi değil” diye tavsiyelerde bulunurdu.
Önce ilaçlar kutularıyla düzenli olarak masaya serilirdi; on adet ilacın olması gerekirdi. Sonra her ilaçtan günde kaç adet alınacağı göz önünde tutularak haftalık miktar masaya sırasıyla yerleştirilirdi. Bu işlemden sonra sıra haftalık kutuda yer alan günlük daha ufak kutuların bölümlerine sabah, öğlen, akşam ve gece olmak üzere ilaçların dağıtılmasına gelirdi. Son işlem boşalan kutuların çöpe atılması, diğerlerinin de ilaç dolabına düzenli bir şekilde geri konmalarıydı. Bu işlem azami dikkat isterdi, bir ilacın yanlışlıkla iki misli veya eksik alınması önemli sağlık sorunlarına yol açabilirdi. Bu nedenle de hesabın tam tutması masada fazla veya eksik bir tabletin kalmaması gerekirdi. Aksi takdirde bütün kutular açılır, tek tek kontrol edilirdi.
Memo uyumadan
önce kimi zaman kafası bir ilaca takar, yatağından kalkıp tıka basa dolu ilaç
dolabından o ilacı bulur, bu arada birkaç kutuyu yere düşürüp gecenin o geç
saatinde ev ahalisini uyandırır ve yatağına dönünce kat kat katlanmış birkaç
lisanda yazılı prospektüsteki küçücük yazıları çözmeye çalışır, gözlüklerini
takar -genelde katarak ameliyatından sonra gözlük kullanmamasına karşın-
dikkatlice çoğu kimsenin önemsiz gördüğü ilacın olumlu/olumsuz etkilerini, dozunu
vs. okurdu.
O gece de belli
bir ilaçla ilgili mutat uğraşından sonra Memo, CPAP’ın maskesini taktı ve bir
süre sonra uyuya daldı. Rüyasında yazar olduğu kesin anlaşılan biri, - sonradan
elinde tuttuğu ve yüzüne çarptığı kitaptan Orhan Pamuk olduğunu anlayacaktı-,
bağırıyor ve kendisini hırpalıyordu. Galiba tepesinde sallanan ampulden ve
odanın loşluğundan sorgu odasında olduğunu anlamıştı Memo. Yazara saygısı
çoktu, hatta son kitaplarını daha anlaşılır buluyor ve Nobel’i hakkı ile
kazandığına inanıyordu.
Yazar sesini
biraz alçaltarak, ama her halinden sinirlendiği belli bir tonda yeniden sordu: “Niye
benim, ben diye düşündün mü hiç, cevap ver! “Ve bir kahkaha patlattı. Memo’nun
kulaklarının dibinde bir ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: “Niye benim, benim?”
Yazar giderek silikleşti ve ortadan kayboldu. Sadece bir toz bulutu arasından
sesi geliyordu: “Sabaha kadar vaktin var, yine geleceğim, düşün.”
Memo uyandı,
saat henüz sabahın beşi idi. Yeniden uyumak, aynı rüyaya dönmek istedi.
Dönemeyince kendini zorlayarak kimin kendisinden ne istediğini hatırlamaya
çalıştı. Şuursuzca kütüphaneye yöneldi, eli Orhan Pamuk’un Beyaz Kale kitabına
yöneldi. Kitabı eline alıp gün ağarana kadar soluksuz okudu.
Memo sağlık sorunlarımla hem dostlarımı ve ailemi üzüyorum hem de yaşama daha pozitif bakmamı engelliyorum, oysa bu budur demeli tüm rahatsızlıkların kaynağının yaşlılık olduğunu kabullenip kaportadaki aksaklıklara fazla kafayı takmadan şükürler olsun motorda bir arıza yok diye sevinmeliyim diye düşündü.
Bütün dünya
korona yüzünden kâbus gibi iki yıl yaşamış
olsa da o ve eşi bir kez olsun virüse yakalanmamışlardı. Bu, beş kez aşı
olmalarından kaynaklanmış olabilir miydi? Pek çok kişi de aşıya karşı çıkmış, aşılananlardan
da hastalığa yakalananlar olmuştu.
İlk duyumlar 2019 yılının aralık ayında Çin, Wuhan’dan gelmeye başladı.[41] Sözüm ona virüs hayvanlardan, özellikle de yarasalardan insanlara bulaştığı bilgileri yayılıyordu. Eğer öyleyse virüs Çin tıbbında kullanılan yarasa gübresi ile bağlantılı olabilirdi. [42] Rivayet muhtelifti, bazı söylentilere göre virüs araştırmalar yapan Wuhan’daki bir laboratuvardan dışarı sızmıştı. Sosyal ağlarda tam bir bilgi kirliliği yaşanıyordu. Sonuçta Çin dünyanın öbür ucuydu. Çok kötümser olanlar dışında salgının Batı’ya ulaşabileceğine pek inanılmıyordu. Nitekim 2003 yılında SARS virüsü 774 kişiyi öldürmüş ve etkisi Uzak Doğu ülkeleri ile sınırlı kalmıştı.
Çin
gelişmeleri Dünya Sağlık Örgütü ile paylaşmadı. Hatta bu konuda bilgi
sızdıranlar ihbarcı sayıldı ve tutuklandı. [43]
Şubat 2020’de Çin, Hong Kong, Tayvan ve Filipinler’de virüsten ölüm haberleri gelmeye başladı ancak Avrupa’da henüz endişe edilecek bir durum yoktu. Yine de televizyon ekranlarında uzay çağı insanlarını andıran görüntüler bir ölçüde tedirginlik yaratıyordu.
______________________________
[41] Koronavirüs pandemisi önceki gelişmeler şöyle oldu; İnsan
koronavirüsleri (CoV'ler) soğuk
algınlığına neden olan başlıca patojenler olarak bilinmesine rağmen, yeni bir
koronavirüs türü olan SARS-CoV, 2002-2003 döneminde 29 ülkeyi kapsayan, 8098
kişiyi enfekte eden ve 774 kişiyi öldüren bir salgına neden oldu. Kanıtlar,
virüsün bir hayvan koronavirüsünden kaynaklanmış olabileceğini, ancak bir
şekilde insan popülasyonuna girdiğini gösteriyordu. Salgın, aynı zamanda
hayvan koronavirüslerinin insanlar için potansiyel bir tehlike olabileceği
anlamına da geliyordu.
2003 SARS salgınından bu yana, Çin'deki genel halk ve bilim topluluğu,
Çin hükûmetini bir sonraki halk sağlığı kriziyle başa çıkmak için sistemi reforme
etmeye motive eden ölümcül virüsün potansiyel geri dönüşünden endişe duyuyordu.
Reformun bir parçası olarak Çin, Wuhan'da bulaşıcı hastalıkların patojenlerini
ele almak için laboratuvar ağlarını genişletti. Çin CDC'nin Baş Bilimcisi Zeng
Guang, salgın bilgisinin daha hızlı yayınlanmasının, Çin'in SARS salgınından
öğrendiği bir ders olduğuna inanıyordu, çünkü bilgi yayımlanmaması salgını
kötüleştirmişti.
İyileştirilmiş halk sağlığı sistemi ile Çin, çeşitli halk sağlığı acil
durumlarıyla başa çıkmayı başardı. Meksika'dan başlayan 2009 H1N1 grip
salgınıyla başa çıkmada Çin, aktif bir önleme olarak aylar içinde 100 milyon
kişiye aşılar geliştirdi ve dağıttı. Doğu Çin'deki 2013 H7N9 salgını
sırasında, ülkenin sağlık sistemi salgından 5 gün sonra patojeni tanımladı. Teşhis için
test kitleri tasarlandı ve tanımlamadan üç gün sonra tüm ana kara illerine
dağıtıldı. Aylar içinde etkili aşılar geliştirildi. Ayrıca, Çinli akademisyen Li
Lanjuan ve grubu virüsün bulaşma yöntemlerini, moleküler mekanizmalarını ve
etkili tedavisini ilk ortaya koyanlar oldu.
Bununla birlikte, Southern Metropolis Daily,
insanların halk sağlığına daha fazla önem vermelerine rağmen, hükûmetin sağlık
sistemine sağladığı finansmanın, küçük belediyelerdeki CDC'lerin personelini
azaltmak zorunda kalması nedeniyle yeterli olmaktan uzak olduğunu belirtti.
SARS salgınından 10 yıl sonra, solunum semptomları olduğunda çok az kişi yüz
maskesi taktı ve hastaneler ateş kliniklerini kapatmaktaydı. SARS'a karşı bir sonraki savaşı kazanmaya olan
güvenine rağmen, 2003 yılında SARS salgınıyla mücadelede ün kazanan Zhong
Nanshan, Çinli yetkililerin bir hastalık salgını hakkında halka yalan söyleyip
söylemeyeceği konusunda hala muhafazakar bir tutum sergiledi.
Hayvan pazarını çevreleyen ilk vakalar, potansiyel
hayvandan insana bulaşma olduğunu öne sürerken, daha sonra virüsün hasta
insanlardan başkalarına bulaşabildiği bulundu. Asemptomatik hastaların
virüsü başkalarına bulaştırdığı durumlar olmuştur. Çin NHC'ye göre, virüs
damlacıklar veya yakın temas yoluyla bulaşırken, bazıları dışkıların da virüsün
gizlendiği ve bulaştığı yer olabileceğini öne sürdü. Viral enfeksiyonun tipik
semptomları ateş, kuru öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı ve
pnömoniyi içeriyordu ve bunlar genellikle iki hafta kadar süren bir
inkübasyon süresinden sonra gelişti. Hafif ancak bulaşıcı vakaların varlığı,
salgın kontrol çabalarını karmaşıklaştırdı. Hastaların inkübasyon
döneminde bile virüsü bulaştırabilecekleri de fark edildi.
2003 yılında SARS ile
mücadele deneyimi nedeniyle alarma geçen Hubei Entegre Geleneksel Çin ve Batı Tıbbı Hastanesi
Solunum Tıbbı Bölümü yöneticisi Zhang Jixian tarafından bilinmeyen pnömoni
vakalarından oluşan bir küme gözlemlenene kadar salgın fark edilmedi. 26 Aralık
2019'da, Zhang'ın hastanesinin yakınında yaşayan birkaç yaşlı, ateşleri ve
öksürükleri nedeniyle ona geldi. Çiftin göğüs kafesinin CT tarama sonuçları,
akciğerlerde bilinen herhangi bir viral pnömoniden farklı olağandışı
değişiklikler gösterdi. Zhang, çiftin oğlunu gördü ve benzer koşullar buldu.
Aynı gün, Huanan Deniz Ürünleri Pazarı'ndan Dr. Zhang'ın gördüğü bir hasta da
olağandışı koşullara sahipti.
27 Aralık'ta doktor, keşfini hastaneye bildirdi ve
hastane, bunun bulaşıcı bir hastalık olabileceğini düşünerek kısa bir süre
sonra Jianghan CDC'yi bilgilendirdi. Önlem olarak, meslektaşlarına koruyucu giysiler
giymelerini ve benzer durumdaki hastaları kabul etmek için hastanede özel bir
alan hazırlamalarını söyledi.
28 ve 29 Aralık tarihlerinde, Huanan
Deniz Ürünleri Pazarı'nı ziyaret eden üç hasta daha hastanenin kliniğini
ziyaret etti. Hastane, il ve belediye sağlık komisyonlarına haber verdi. Sağlık
komisyonları, 29 Aralık'ta yedi hasta için epidemiyolojik araştırma yapmak
üzere Wuhan ve Jianghan CDC ve Jinyintan Hastanesini atadı. Bunlardan altısı
bulaşıcı hastalıklar için uzmanlaşmış bir tesis olan Jinyintan'a transfer
edildi. Yalnızca bir hasta transferi reddetti. Zhang'ın keşfi büyük
övgüler aldı; Hubei hükûmeti onu ve Jinyintan başkanı Zhang Dingyu'yu viral
salgını kontrol etmeye katkılarından dolayı onurlandırdı.
[42] 10 Aralık 2019'da semptomlar göstermeye başlayan ve ardından koronavirüs hastalığı için testi pozitif çıkan 57 yaşındaki bir kadının ilk hasta olabileceğini bildirdi. Doğrulanan ilk hastanın Huanan Deniz Ürünleri Pazarı'na herhangi bir ilişkisi olmamasına rağmen, dokuz gün sonra pazara maruz kalan kişilerde virüs salgını başladı. Enfeksiyon yarasadan insana geçmiş olabilir; eğer öyleyse, kullanılan yarasa gübresi ile ilgili olabilir. 26 Aralık'ta Shanghai PHC, Wuhan CDC ve Wuhan Merkez Hastanesinden bilinmeyen pnömonili bir hastadan bir örnek aldı ve daha sonra yeni bir koronavirüs içerdiği doğrulanan örnek üzerinde bir araştırma başlattı.
[43] Weibo 'in CEO'su
Wang Gaofei'e göre birçok doktor yanlış bilgi yayılması konusunda Wuhan polisi
tarafından uyarıldı. İhbarcılardan biri olan Li Wenliang, 7 Şubatta virüsten öldü. Dr. Li'nin ölümü,
hükûmete yönelik yaygın eleştirilere yol açtı.
PANİK
Fransa’da bulunan Çinli bir turist koronavirüs nedeniyle yaşamını kaybederken bu, Avrupa’da salgın nedeniyle gerçekleşen ilk ölüm vakası olarak kayıtlara geçti. Mısır hükümeti de virüsün kendi ülkelerinde ortaya çıktığını duyurdu ve böylece pandemi Afrika kıtasına da sıçramış oldu.
Ocak
ayında Avustralya ve İngiltere’de ilk
vakıalar bildirilirken Şubat’ın ilk günlerinde hastalığın Rusya, İspanya,
Belçika ve İsveç’e de sıçradığı bildirildi.
Memo
televizyon haberlerinde bir gemide seyahat eden Güney Koreli turistlerde Covid semptomları
görüldüğü ve geminin İtalya açıklarında karantinaya alındığını öğrendiğinde morali
bozuldu, işin ehemmiyetini kavramaya başladı. 11 Şubat günü Dünya Sağlık Örgütü
hastalığı resmi olarak “Kovid-19” olarak tanımladı.
Mart
ayında hastalığın Uzak Doğu’da yayılma hızı düşüş göstermeye başlarken korona virüsün yeni merkezi Avrupa idi.
İngiltere, İsviçre ve Hollanda’da Kovid 19 kaynaklı ölümlerin yaşandığı
duyuruldu. İtalya’da ölüm sayısı 366’ya çıkınca bütün ülke karantinaya alındı. İsrail’de
ilk Korona vakasına 27 Şubat’ta rastlandı. 10 Mart günü virüsün tespit edildiği
ülkelere Türkiye de katıldı. ABD’den sonra AB de kendi coğrafyasının
sınırlarını üçüncü ülke vatandaşlarına kapattı.
Tam
bir panik yaşanıyordu, vaka ve ölüm sayıları her gün ikiye katlanırken virüsün
ortaya çıktığı Çin’de 20 Mart günü ülke içi kaynaklı vaka görülmediği ilan
ediliyordu. Pandeminin yaygınlaştığı daha ileri aşamalarında laboratuvarda geliştirilen bu virüsü
Batı’ya ihraç etmeyi planladığı ileri sürülen Çin’in virüse karşı bağışıklık
sağlayan aşıyı da elinde bulundurduğu söylentileri yaygınlık kazandı.
İsrail’de
10-11 Mart günü düzenlenen Purim bayramı kutlamaları sonrası yüzlerce
insan koronaya yakalandı. Üniversiteler ve okullarda öğretim sonlandırıldı, kalabalık yerlerin girişlerinde vücut sıcaklığı kontrol ediliyor,
el hijyenine çok dikkat edilmesi öneriliyordu.
20
Mart günü İsrail’deki ilk ölüm haberi açıklandı. Sinagoglar duaya kapatıldı,
Pesah Bayramı haftası dua amaçlı da olsa
açık alanlarda bir araya gelinmesi yasaklandı.
Yalnızca
mart ayı içinde dünya genelinde yaklaşık 500 bin yeni vaka tespit edilirken bu
vakaları 100 bini ABD’de görüldü. Eurovision Şarkı Yarışması ve Tokyo
Olimpiyatları ertelendi.
2
Nisan günü İspanya’daki ölü sayısı 10 bini geçti. Real Madrid’in stadyumu
Santiago Bernabeu hastalar için kullanılmaya başlandı. İtalya’dan ölülerin
konacağı yer bulunamadığı haberleri geliyordu. Almanya’da vaka sayısı 100 bini
geçti. Bu arada 7 Nisan günü salgının ortaya çıktığı Vuhan’da yaklaşık 76 gün
boyunca uygulanan karantinanın kaldırıldığı ilan edildi.
İsrail’de 12 Nisan’da evden her türlü kamusal alana çıkışta maske takmak mecburiyeti getirildi. Toplanma yasağı ilan edildi, evlerden sadece beş yüz metre kadar uzaklaşılmasına ve eczane ile marketlere gidilmesine izin verildi. Yarım milyon kişi işsiz kaldı, pek çok kişi işini evinden yönetmeye başladı. İngiltere’de ise dönemin başbakanı Boris Johnson virüse yakalananların oranı yüzde elliye ulaştığında halkın bağışıklık kazanacağını savunuyor ve günlük normal hayatta hiçbir kısıntıya gitmiyordu.
Sokağa çıkmanın kısıtlandığı bu dönemde Memo kendini yazı yazmaya verdi ve 14 Mart tarihinde o günkü haleti ruhiyesini yansıtan aşağıdaki yazıyı kaleme aldı:
“Kimse bir şey bilmiyor, ne Nobel tıp ödülü sahibi bilim insanları, ne dünya çapında profesörler, tam bir kargaşa hüküm sürüyor. Ne kadar sürecek, daha ne kadar yayılacak, tamamen ortadan kalkacak mı yoksa değişime (mutation) uğrayarak gelecek yıl daha da mı şiddetlenecek? Aşısı, tedavisi bulunabilecek mı ve ne zaman? Alınan hangi tedbirler yerinde ve zamanında mı?
Karşımızda bütün dünyanın takdir ettiği bir Güney Kore modeli var, bir de neredeyse “ölenler ölür, kalan sağlar bizimdir” mantığını uygulayan Büyük Britanya.
Bütün dünya BİLİNMEYEN bir düşmana karşı savaşta… Bu düşman sağ, sol ayırımı yapmıyor, ne de ırk veya din farkı gözetiyor. Herkes istisnasız topun ağzında…
Ne
var ki tehlike sınırına en yakın olanlar kronik hastalar ile 60-70 yaş üstü
nüfus. Sürekli dile getirilen; “Çocuklar şimdi büyükanne ve büyükbabalarınızı
gözetme sırası sizde!” Doğru, çocuklar virüsü taşıyıp hiçbir rahatsızlık
belirtisi göstermeden büyüklere geçirebiliyorlar. Bu nedenle de belli bir yaşın
üstündekiler en yaşamsal sevinçleri, torunlarını da görebilmek olanağından
yoksun kalıyorlar.
Bu noktada genç anne ve babalara görev düşüyor, sık sık ailenin büyüklerine moral aşılamak, telefonla hatır sormak, torunlarla görüntülü telefon görüşmeleri yapmalarını sağlamak. Belki de açık parklar gibi alanlarda ne kadar zevksiz de olsa iki metre mesafeyi korumaya çalışarak bir araya gelmek de olası…
İnternet üzerinden yayın yapılarak çocukların evlerinde derslerinden geri kalmamaları ve eğitimlerinden kopmamaları sağlanıyor. Keza dijital teknoloji sayesinde virüs bulaşmış kişilerin tespiti ve kimlerle temas halinde bulunduklarının izlenmesi de mümkün oluyor.
Bu hafta içi başımdan geçen bir olayı aktarayım; doktora gittiğimde sağlık kartımı uzattım. Doktor virüs geçer endişesiyle almadı. Telefondan kartsız başvuru onayı almamı istedi. Ancak onayı almamdan sonra benimle ilgilendi.
Virüsün
son derece kolaylıkla ve eşyalardan geçebildiği söyleniyor. Çin’de asansörlerin
panelleri naylon ile kaplanmakta. “
Lokantalar kapandı, alışveriş merkezleri, sinemalar, jimnastik salonları, plajlar her yer kapandı. Evden uzaklaşma mesafesi yürüyüş ve spor amaçlı iki bin metre ile sınırlandı. Aileler birbirleriyle görüşemez oldular. Memo başlangıçta evinin iki adım yakınındaki parkta yürüyüşler yaptı, şehrin belli yerlerine yerleştirilen jimnastik aletlerinde kondisyonunu korumaya çalıştı. İlk yazıdan on gün sonra da 24 Mart’ta şu satırları kaleme aldı:
“(...) Bugün tabi durum çok daha farklı, tüm insanlık küresel bir
bela ile karşı karşıya. Yine de gerekli tedbirleri aldıktan sonra, sosyal
ağlarda, her yönden gelen kimi doğru, kimi yalan, moral bozucu haberlerle içimi
karartıp, gereksiz abartılı korkulara kendimi kaptırmamaya çalışıyorum.
Son ara günümün dört saatini televizyonunda haber izlemekle
geçirdim. Farkındayım ruh sağlığımı bozuyor. Tamam, işin vahametini biliyoruz,
ancak hiç mi hiç, hafif de olsa umut verecek bir durum yok? Bazı istatistikler
daha iyimser yorumlanamaz mı?
Örneğin İtalya’da ölüm oranı yüzde 7,9 iken Almanya’da sadece
yüzde 0,3. Niye İtalya öyle de, Almanya değil? Almanya’da nüfusa oranla
hastanelerde yatak sayısı yüzdesi çok daha fazla, İtalya’da yaşlıların oranı
daha yüksek… Alman halkı ilk günden kısıtlamalara ayak uydururken, İtalyanlar
durumu ciddiye almadılar.
Peki, İsrail'in durumu ne? Niye sürekli, İtalya gibi olabiliriz
algı ve korkusu ile karşı karşıya bırakılmaktayız? İsrail teknolojide ileri,
nüfusu yoğun olmayan küçük bir ülke. Böyle olması virüsün daha kolay kontrol
altına alınmasında etkin olmaz mı?
Karar verdim artık televizyonda haber izlemeye daha az zaman
ayıracağım.
Spor salonuna da gidemiyorum tabii ki. Olsun! Her gün yanımdan
geçenlerden iki metrelik mesafeyi koruyarak, yürüyüşlere/koşulara devam ediyor,
bu fırsatta da çevremi daha iyi tanıyorum. (Yakında bunun da yasaklanacağı
söyleniyor). Yaşadığım semtte irili ufaklı tam dokuz tane park saydım. Bazı
villaların güzelliği, farklı mimarileri göz kamaştırıyor.
Tabi aile içi torun, çocuk sohbetleri, hatır sormalar da,
Skype’tan farklı olarak aynı anda çoklu/görüntülü görüşmelere olanak sağlayan,
“Zoom” denilen aplikasyon üzerinden sürdürülüyor.
Kimimiz işini evden yapıyor, kimi ücretsiz izinde. Tabi zorunlu
işyerlerinde ve on kişiden az personeli olan mekânlarda çalışmasına izin
verilen bir kesim de var. Bir de 65-70 yaş üstü emekliler… Herkes yeni yaşam
koşullarına ayak uydurmaya çalışıyor. En ürkütücü olanı şimdiden yarım milyona
ulaşan işsiz sayısı… Ekonomik bilanço oldukça ağır olacak…
‘Koronavirüs sonrası kartlar yeniden dağıtılacak’, ‘yaşadığımız
yerküre eskisinden çok farklı olacak’ türünde kehanetlerde bulunmak
istemiyorum. Her halde gelecekte de, günümüzde olduğu gibi adımımızı dışarı
atmadığımız, çalışma hayatının internet üzerinden sürdürüldüğü, eğitimin bu
yöntemle gerçekleştirildiği, hatta demokrasinin bile kurallarının farklılaştığı
bir yaşam tarzından şimdilik uzaktayız umarım!... Fütüristlerin öngörülerinin
aksine…
Hatırlıyor musunuz, bir zamanlar denize gider, alışveriş
merkezlerinde gezinir, lokantalarda yemek yerdik” türünden nostaljik sözlerin
telaffuz edildiği çok farklı bir dünyadan…
Yaşlıların evlerine kadar yiyecek taşıyan gönüllüleri,
balkonlardan birlik ve beraberlik şarkıları söyleyen halkı, bu günlerde
hayatlarını tehlikeye atarak hastanelerde hizmet veren doktor ve sağlık
personelini gördükçe el ele olmasa da yürek yüreğe, sevgi dolu insanların
dayanışması henüz insanlık ölmedi dedirtiyor bizlere…”
Memo da herkes gibi gün be gün Worldometer üzerinden her
memlekette hastalığa yakalananların ve ölümlerin sayısal durumlarını izliyor,
bazı sonuçlar çıkarmaya çalışıyordu. Avrupa’daki diğer ülkelere göre Kıbrıs ve
İsrail’de pandeminin yavaş seyretmesinin sebebi her iki ülkeye karadan ulaşımın
olmaması mıydı acaba?
Koronaya yakalanma şüphesi taşıyanların test yaptırmaları
zorunluluğu getirildi. Başlangıçta test istasyonlarında uzun kuyruklar
birikirken bunun da önüne geçildi. Memo, koronanın son dönemlerinde herkes eczanelerden
testleri edinerek bunları evde uygulamaya başladığını hatırladı. Nitekim
başlangıçta maske bulmakta da zorluklar yaşanmıştı.
Testlerin ve doğru verilerin önemi şundan kaynaklanıyordu. Sadece
hastaların sayıları değil her hastanın virüsü kaç kişiye ulaştırdığı önem
taşımaktaydı. Virüsün yayılma oranı örneğin 2’den bire düşmekte ise bu salgının
hız kestiği diğer bir deyişle her hasta iki kişiye virüsü yapıştırırken bu
rakamın bire düştüğü anlamına geliyordu.
18 Nisan’da İsrail’de Korona’dan iyileşenlerin sayıları virüse
yakalananları geride bırakmaya başladı. Bu olumlu bir gelişmeydi. Peyderpey kısıtlamaların
kaldırılmasına gidildi, örneğin okullarda derslerde maske takma mecburiyeti
kaldırıldı. 27 Mayıs’ta lokanta, kafe ve oteller belli kurallara bağlı
kalmaları koşuluyla yeniden faaliyete başladılar.
Mayıs ayı sonunda salgının yükselişe geçmesine rağmen belli
kurallar çerçevesinde düğün gibi törenlere izin verildi. Temmuz ayı başında yeniden
kalabalıkların sayısında sınırlamalara gidildi.
AŞI
Epideminin başından beri tek kurtuluşun aşı ile olabileceği ve böylece salgını önünün alınabileceği konuşuldu. Tek ümit aşının bulunmasıydı ancak bunun da oldukça zaman alacağı düşünülmekteydi. Bir aşının onay alması bile binlerce kişide uygulanacak deneylere ve zamana ihtiyaç gösterecekti. Dünya Sağlık Örgütü 18 aydan kısa bir süre içinde bir aşının piyasaya çıkmasının beklenmediğini açıkladı.
Ancak her şey umulandan çabuk gerçekleşti. Ağustos 2020'de, Sputnik V Vac adlı bir Rus aşısı Rusya'da tescil edildi. Uluslararası bilim çevreleri, Gam-COVID-Vac aşısına dair klinik testlerin yayımlanmamış olmasından ötürü aşının Rusya'da tescillenmesine tepki gösterdi.
Nisan ayında, bir aşının acil kullanım protokolleri kapsamında 12 aydan daha kısa bir süre içinde veya 2021'in başlarında mevcut olabileceği belirtildi.
İnsanları etkileyen Coronaviridae ailesindeki virüsler için aşı geliştirmeye yönelik önceki projeler, şiddetli akut solunum sendromu (SARS) ve Orta Doğu solunum sendromunu (MERS) hedefliyordu. SARS ve MERS'e karşı aşılar insan dışı hayvan modellerinde test edilmişti.
2020'nin başlarında dünya çapında hızla artan COVID‑19 enfeksiyon oranı, uluslararası ittifakları ve hükûmetin kısa zaman çizelgelerinde birden çok aşı yapmak için kaynakları acil olarak organize etme çabalarını teşvik etti.
ABD
ilaç firması Pfizer ile Alman ortağı BioNTech 11 Aralık 2020’de acil kullanım
onayı, ardından da tam onay aldı.
COVID‑19 için geliştirilen birçok aşı teknolojisi, halihazırda kullanılan aşılar gibi değildir, COVID‑19 enfeksiyon mekanizmalarında "yeni nesil" stratejiler kullanılmaktadır.
İsrail'de aşılama 19 Aralık'ta Pfizer-BioNTech aşısı ile başladı. İlk aşıdan kısa bir süre sonra etkinin pekişmesi için ikinci bir aşının yapılması gerekiyordu. Bu konuda bazı tereddüt ve endişeler vardı. Hatta aşıya karşı dünyanın pek çok yerinde karşı bir akım da gelişti. Bazı yaşlılar yurdunda vaka sayısının artması üzerine aşılamanın önce yaşlılardan ve bağışıklık yönünden zayıf kimselerden başlanmasına karar verildi. Çocuklar yönünden ABD’de yeterli deneyler henüz gerçekleşmediğinden ve onay alınmadığından 16 yaş altı çocuklar aşılanma kapsamına alınmadı.
2020 yılının aralık ayında
İngiltere’de Koronavirüs’ün yeni bir varyantı ortaya çıktı: Alfa.
Aşı yarışında İsrail'in başarısı dört sebebe bağlanıyordu: Erken sipariş, dağıtımın dijital yürütülmesi, arz zincirinin genişletilmesi ve aşıya piyasanın üzerinde ödeme yapılması.
Pfizer’in başında Albert Bourla [44] adlı bir Yahudi bulunuyordu. Burla, Netanyahu ve sağlık bakanlığının diğer yetkilileri ile uzun telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Aralarındaki ilişkinin samimiyeti aşı sevkiyatında İsrail’e öncülük tanınmasında bir etken olabildiği düşünülebilir. Ancak İsrail’in küçük bir ülke olmasının ve uygulama açısından öncü rolü üstlenmeye uygunluğu, sağlık sisteminin kitle aşılamasına karşı hazırlıklı alt yapıya sahip bulunması da Pfizer için bir tercih sebebi olmuş olabilirdi.
Türkiye ilkin 25 Kasım 2020 tarihinde COVİD-19 aşısı için Sinovac firması ile anlaşmaya varıldığını ve 10 milyon doz aşı temin edileceğini açıkladı. 30 Aralık’da ilk parti CoronaVac aşıları havayolu ile getirtildi. Ancak bu miktarın 80 milyon nüfuslu bir ülkede çok yetersiz kalacağı açıktı. Bunun üzerine oldukça gecikmeli olsa da 2021 yılının Nisan ayında Rusya’dan 50 milyon doz Sputnik V aşısı almak üzere anlaşma imzalandı. Oysa bu aşı sadece Rusya’da tescil edilmiş ve zorunlu deneyler yapılmadığından uluslararası bir tanınmışlık kazanmamıştı.
Sosyal ağlarda yayılan ve Rus aşısının etkisiz olduğu söylentilerine karşı Anadolu Ajansı Sputnik V’nin dünyanın en etkili üç aşısı arasına girdiği ve dünyada 60’ın üzerinde ülkede tescillendiği haberini verdi. Sonuçta Türkiye’de tercihe göre Pfizer’in aşısını da kullanabileceği kararına varıldı.
2021 yazında yaşam nerdeyse normale dönmesi
üzerine pek çok kimse, Memo gibi “galiba bu illetten kurtuluyoruz” diye
düşündü. Türkiye’de 65 yaş üstü insanlara belli saatlerde hala sokağa çıkma
yasağı uygulanırken İsrail’de pek çok kimse yurt dışına seyahatlere çıkıyordu. Hatta
uçaklarda maske bile takılmamaktaydı. Ancak virüs pes etmiyor, bağışıklık
kazanıldığında o da kendini yeniliyor yeni varyasyonlarla ortaya çıkıyordu.
Bir dalga bitiyor yeni bir dalga başlıyordu.
[44]
Albert Bourla Selanikli bir Yahudi'dir. 1961 yılında Yunanistan’da doğdu ve Aristotle
University of Selanik'te veterinerlik eğitimi gördü. ABD’de biotechnology
organizasyonların ve Pfizer Foundation’un üyesi ve Pfiezer’in CEO’su görevinde
bulunmaktadır.
Dünya üç yılı aşan bir süre Korona ile cebelleşti. Bu illet canlı bir organizma gibi sık sık şekil değiştirerek varlığını sürdürdü. Tam ki gücünü yitirdi yeni bir varyant olarak ortaya çıktı.
Sonuçta dünya genelinde 13 Nisan 2024 yılı verilerine göre 704,753,890 kişi bu virüse yakalandı 7.010.681 kişi öldü. Listenin başında 704,753,890 vaka ve 7.010,681 ölümle ABD yer aldı. Listenin 11. sırasında yer alan Türkiye’de 17,232.066 vaka ve 102.174 ölüm, 31. sırada yer alan İsrail’de 4,841.772 vaka ve 12,707 ölüm gerçekleşti. (Tam listeye Worldometer’den ulaşıla bilinir).
Korona her virüs gibi tamamen yok olmadı. 2024 yılında da halen pek çok Korona vakasına rastlanılmakta. Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona tablosu sonrasında birden çok varyant görüldü. JN1.[45] varyantı da bunlardan biri. Omicron varyantının alt varyantlarından oluştuğu bilinen JN1 2022 yılının sonlarına doğru ortaya çıktı. Diğer varyantlar gibi ölümcül olmayıp bir grip gibi hissedilmekte ve çoğu kimse test yapmadığı takdirde koronaya yakalandığının bile farkında olmamaktadır.
Memo ise ortaya çıkışından tam üç yıl sonra 2024 Haziran ayında kendini çok halsiz hissetti, bütün vücudu sanki dayak yemiş gibiydi. Evde Antijen Rapid Kit ile test yaptığında iki kırmızı çizgi belirdi ve nihayet sonunda virüse yakalandığını anladı.
Yüksek ateş iki gün içinde düştü, nezle, ciğerlerini parçalarcasına bir öksürük ve nefes almada zorlanma. Hiç de söylendiği gibi gribe benzemiyor diye düşündü.
SON DÜŞÜŞ
Memo geceyi yarı uykulu yarı uyanık geçirdi. Gördükleri düş müydü yoksa geçmiş anılar gözünde mi canlanıyordu? Büyükada ile Heybeliada arası Fenerbahçe, Paşabahçe vapurlarıyla yolculuk on beş dakika sürerdi, hatta bu hatlarda seferden kaldırılan deniz otobüsleri ile yolculuk beş dakikayı geçmezdi. Yörükali'den, Değirmen Plajı’ndan denize atlayıp Heybeliada’ya kadar yüzenler bile vardı. Buna rağmen Memo çocukluğunda ve de gençliğinde bir kere dahi merak edip Heybeliada’ya gitmemişti. Büyükada'sı ona yeter de artardı bile. Dünyası orasıydı, dört aylık yaz tatili döneminde bir gün olsun adasından ayrılmayı istemez, çok zorunlu kalıp İstanbul’a inmesi - İstanbul'a gidilmez inilirdi- gerekirse bu da bu ona zül gelirdi.
Bu düşüncelerle Memo kendini Heybeliada’nın Çamlı Limanı’nda buldu. On iki yaşındaydı, yanı başında üç arkadaşı, birinin elinde futbol topu. Bağcığı sökülmüş olan ayakkabısını bağlamak için ayağını çam ağacına yaslamasıyla çığlığı bastı; “Kurtarın beni!!!” Ayağı burkulup ters dönmüş, vücudu bütün ağırlığıyla bir yana yüklenince bacağı orta yerinden kırılmıştı. Rüyasında Memo o acıyı yeniden yaşar gibi oluverdi ve uyandı.
Çocukken iki kolunu ve iki bacağını da kırmıştı. Sonra üç gece yataktan düşüp burnunu ve omurgasını kırmıştı. Bu sefer güpegündüz yolda, biraz acele edip kayınca, omuzu kırılıp yerinden çıkıverdi. Ayağı kayınca adeta havada uçtu, yere kapaklanıyorum, “başımı korumam lazım” diye düşündü, ellerini uzattı ve o inanılmaz acıyla çığlığı bastı. Çevredeki gençler başına üşüştü, kendisini bir iskemleye oturtmaya çalıştılar. Ne mümkün, acıdan ortalığı çınlatıyor, “ambülans çağırın” diye haykırıyordu.
Hastanenin acil bölümünde herkes onun gibi sancıdan kıvrananlarla doluydu, dakika başı sedye ile yaşlı genç, genellikle yaşlı birileri getiriliyordu. İçinde morfinle sakinleştiriciler içeren serumun bağlanmasıyla Memo’nun acısı bir dem olsun hafifledi. Kan analizleri, EKG, Röntgen, akabinde CT çekildi, kürenin (Humus başının) yuvadan (Glenoid) çıkması ile omuz çıkığının oluştuğu ve Glenoid’de kırık olduğu tespit edildi (46). Doktorlar aralarında istişare ederek ameliyata gerek olmadığına karar verip uyutarak çıkan omuz yerine yerleştirildiler. Tabi kırık için yapacak bir şey yoktu. Sonrasında aylarca süren fizik tedavi süreci.
_____________________
46) Bu yaralanma ilk kez oluyorsa genellikle travma sonrası görülür. Bazen travma dışı sebepler örneğin epilepsi nöbetleri de sebep olabilir. Bu eklem çıkığı olabilmesi için labrum dediğimiz yapının yani omuz eklem kapsülünün yırtılması gerekir. Genellikle ön kapsül yırtılır ve humerus başı öne çıkar. Epilepsi nöbeti veya elektrik çarpması gibi durumda arka kapsül yaralanır ve humerus başı arkaya çıkar.
En sık ön ve aşağı olmak üzere bazen de arkaya doğru omuz çıkıkları görülür. Şiddetli ağrı ve hareket kısıtlılığı oluşturduğu için gürültülü bir tablodur ve acil başvurusu gerektirir. Bazı omuz kırıkları travmanın şiddetine bağlı olarak kırıklar ile beraber gerçekleşebilir. Bu duruma omuzun kırıklı çıkığı denir. Omuz eklemi; kol kemiği ve kürek kemiğinin arasında eklemdir.
SON DÜŞ
Sağ eli karıncalanıp uyuşuyordu. Artık Google ile sağlık konularından oldukça içli dışlı olmuştu. Hekimler “internet, bilgileri sizleri yanıltır” demelerine, hatta “internette şöyle okuduydum” denildiğinde kızmalarına karşın Memo yine de ChatGPT'ye sormaktan kendini alamadı. Zaten gözüne de uyku girmiyordu, yanı başında duran Iphone’a uzandı.
ChatGPT'de; “Sağ elde hissedilen uyuşukluğun sıklıkla rastlanan nedeni karpal tünel sendromudur.” [47] diye yazıyordu. Ayrıca elinin başının üstünde tutan hastanın aynı karıncalanma ve uyuşma belirtileri hissettiği takdirde karpal tünel sendromu yaşadığının anlaşılacağı ifade ediliyordu. Memo söylenen deneyi yaptı, neyse ki böylesi bir sendroma yakalanmadığını anladı.
Biraz kitap okudu ve uykuya kaldı. Acilde, makineye bağlıydı, uyutulmuştu. Elleri ve bacakları da bağlıydı. Yan taraftan gelen yüksek konuşma sesleri başının içinde yankılanıyor, onları susturmaya çalışıyor, bağırıyor ama sesini duyuramıyordu. Ansızın yandaki hastanın refakatçisinin elindeki stres topunu kaptı, vermem diye bağırdı ama duyuramadı. Adam topunu geri istiyordu...Bir aydır tepki vermiyor. Bitkisel hayata [48]geçmişti, beyin bütünüyle faaliyetini durdurmadığından o yanı başında endişeli ve gözü yaşlı bekleyen ailesinin varlığını hissediyor ancak onlarla iletişim kuramıyordu. Konuşuyor ama sesi çıkmıyordu.
Bağırıp çağırmaya başladı, didinirken her iki bacağını da sabitlendiği yerden kurtardı, tepiniyordu, serum iğnesi yerinden çıktı, hemşireler başına üşüştüler. Memo çevresine emirler yağdırıyor, ağrılar içinde yatan, sızlanan diğer hastaları susturmaya çalışıyordu.
Memo uykusundan yine kan ter içinde uyandı, daha güneş ağarmamıştı Saate baktı 4.30. Bu düşü niye görmüştü? Yanı başında duran sudan bir yudum aldı, ağzı yine iyice kurumuştu. CPAP cihazını başından çıkarıp yanı başındaki küçük komodin üzerine bıraktı. Çişi geldi, fazla ses etmemeye çalışarak banyoya yöneldi. Yatağına geri döndüğünde düşünde aynı sahne yeniden canlandı; etrafında birkaç hemşire toplanmıştı. Doktor olanı; “Ölüm saat 4.35’te gerçekleşti” diye belirtti ve ameliyathaneyi terk etti. Memo’nun son duyduğu buydu, gözünden bir damla yaş indi. Artık gözleri de yaşlanmayacaktı. Ertesi gün haberlerde üç kişinin daha “Batı Nil Hurması” ndan [49] öldüğü duyurulacaktı.
O gece çakallar sabaha dek bebekler gibi ağladılar.
[46] JN1 varyantı, omicron XBB.1.5 varyantından ayıran 30'dan fazla mutasyona sahip olan BA.2.86'dan türeyen ve pirolaya nazaran fazladan bir mutasyona sahip olan SARS-CoV-2'nin bir alt varyantıdır. Spike proteinleri de virüsün insan hücrelerine tutunmasına neden olduğu için SARS-CoV-2'nin insanlara bulaşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle de BA.2.86'nın spike proteininde yeni bir Covid-19 mutasyon olarak kabul edilmektedir. Belirtileri ateş, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı, kas ve vücut ağrıları, yorgunluk ve baş ağrısıdır.
[47] Karpal Tünel Sendromu bir ya da her iki elin üç parmağını tutan ilerleyici özellik gösteren hastalıktır. El bileğinin ortasında bulunan ve ilk 3 parmağa dağılan medyan sinirin bası altında kalması sonucu ağrı, uyuşukluk ve güçsüzlükle kendini gösterir.
[48) Bitkisel hayat komadan farklıdır. Koma. Hem farkındalıktan hem de uyanıklıktan yoksun bir durumdur. Bitkisel hayattaki hastalar komadan çıkmış olabilir, ancak yine de farkındalık kazanmamış olabilir. Farkındalık kendisinin ve çevresinin bilincinde olma halidir.
[49] Batı Nil Hummasına Batı Nil Ateşi de denmektedir Batı Nil Ateşi sivrisinekler tarafından insanlara bulaşan viral bir hastalıktır. Enfeksiyon genellikle hastalık belirtisi göstermeden ilerler. Olası hastalık belirtileri grip benzeri semptomlar ve deri döküntüsüdür. Nadiren beyin zarında, beyinde veya diğer organlarda iltihaplanma gelişir. Batı Nil Virüsü (BNV) tropik ve ılıman iklimlerde bulunan bir virüstür. İlk olarak 1937 yılında Uganda'nın Batı Nil Bölgesinde görülmüştür. Batı Nil Virüsü enfeksiyonu Zoonotik hastalıklardandır ve son 10 yılda dünyada ve ülkemizde salgınlar yaparak görülmeye başlamıştır.
BNV ilk olarak 1937 yılında Uganda’da Batı Nil bölgesinde bir kadında izole edilmiştir. Kuşlarda (kargalar ve güvercinler), ilk defa 1953 yılında Nil Deltasında tanımlanmıştır.
Daha önce Amerika kıtasında görülmeyen hastalık, İsrail ve Tunus’ta dolaşımda bulunan BNV 1999 yılında New York’a muhtemelen uçaklarla taşınan sivrisinekler aracılığıyla ulaşmasıyla, ilerleyen yıllarda Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nde yayılan büyük ve dramatik bir salgına neden olmuştur. Hastalıkla ilgili en büyük salgınlar Yunanistan, İsrail, Romanya, Rusya ve ABD’de görülmüştür.
BNV’nin yaşam döngüsünde, yabani kuşlar ana konaktır. Kuşlardaki viremi dönemi sivrisineklerin virüsü almasında kritik bir öneme sahiptir. Virüs, sivrisineklerin tükürük bezlerine yerleşir ve ardından sivrisineklerin sokmasıyla insanlara ve atlara bulaşır.
VEFAT SONRASI AI KAYITLARI
Sürekli
tuvalet dışına çiş yapmak neden kaynaklanabilir? Tedavisi var mı? Nasıl
önlenebilir ve ne yapmalı?
İşte bazı
olası nedenler ve çözümler:
1. Tıbbi Sebepler
- İdrar yolu enfeksiyonu,
mesane taşları veya diyabet gibi sağlık sorunları, kişinin veya hayvanın
idrar kontrolünü zorlaştırabilir.
- Ne yapmalı? Bir veteriner ya da
doktora başvurarak, muayene ve gerekirse idrar tahlili yaptırabilirsiniz.
Tedavi, altta yatan sağlık sorununun durumuna göre planlanır.
2. Davranışsal Sebepler
- Köpekler/Kediler için: Yeni bir ev, stres,
korku, başka bir evcil hayvanın varlığı veya bölge işaretleme içgüdüsü
gibi faktörler idrar sorunlarına neden olabilir. Kedilerde tuvalet kabının
yeri veya temizliği de önemlidir.
- Çocuklar için: Çocuklar, tuvalet
eğitimi sırasında alışma zorlukları yaşayabilir veya duygusal bir stres
altında olabilir.
- Ne yapmalı?
- Evcil hayvanlar için tuvalet alışkanlığı eğitimi,
pozitif pekiştirme yöntemleri ile pekiştirilebilir. Stres faktörlerini
azaltmaya çalışmak da önemlidir.
- Çocuklar için sakin ve sabırlı bir yaklaşım
benimseyin. Onlara rehberlik ederek tuvalet alışkanlığı kazanmalarına
destek olun.
3. Çevresel Faktörler
- Evcil Hayvanlar için: Tuvalet kabının uygun
konumda ve her zaman temiz olduğundan emin olun. Kediler, tuvalet kabı
kirliyken dışarı yapmaya meyilli olabilir.
- Ne yapmalı? Düzenli olarak
temizlenen, sessiz ve kolay ulaşılabilir bir alan sağlayın.
4. Hormonal Nedenler
- Özellikle erkek köpek
ve kedilerde, ergenlik döneminde bölge işaretleme davranışı görülebilir.
- Ne yapmalı? Kısırlaştırma, bu
davranışları azaltabilir.
Önlem ve Tedavi
- Evcil hayvanlar için: Düzenli veteriner
kontrolleri ve doğru tuvalet eğitimi sağlanabilir. Sabırlı olun,
streslerini azaltmaya çalışın.
- Çocuklar için: Rutin oluşturmak, ödül
sistemleriyle pozitif pekiştirme uygulamak, onları cesaretlendirebilir.
Eğer bu
yöntemler etkili olmazsa, bir veteriner veya çocuk gelişim uzmanından yardım
almanız faydalı olacaktır.
Peki
tuvalet dışına çiş yapan çocuk veya köpek değil 80 yaşında bir insansa ne
yapmalı?
80 yaşında
bir kişinin tuvalet dışında idrar kaçırması, genellikle yaşa bağlı fiziksel
veya zihinsel değişikliklerden kaynaklanabilir ve bu durum yaygındır. Sebepler
ve çözüm yolları aşağıdaki gibi olabilir:
Olası Nedenler
1. Yaşla
İlgili Fiziksel Değişiklikler:
o
Yaşla birlikte, mesane kontrolü
zayıflayabilir. Kasların güçsüzleşmesi ve mesanenin daha çabuk dolup boşalması,
idrar kaçırmaya yol açabilir.
2. İdrar Yolu
Enfeksiyonları (İYE):
o
İdrar yolu enfeksiyonları
yaşlılarda yaygındır ve idrar kaçırma, idrar sıklığında artış gibi belirtilerle
kendini gösterebilir.
3. Demans
veya Alzheimer:
o
Yaşlı bireylerde demans gibi
nörolojik durumlar, mesane kontrolünü ve tuvalet ihtiyacını anlama yetisini
etkileyebilir.
4. Prostat
Sorunları (Erkeklerde):
o
Erkeklerde prostat büyümesi,
mesaneye baskı yaparak idrar yapma zorlukları veya kaçırmaya neden olabilir.
5. İlaç Yan
Etkileri:
o
Bazı ilaçlar idrar kontrolünü
zorlaştırabilir. Özellikle tansiyon, kalp veya uyku ilaçları mesane kontrolü
üzerinde olumsuz etki yaratabilir.
Ne Yapmalı?
1. Tıbbi
Destek Alın:
o
Doktora Başvurun: İdrar kaçırmanın nedeni doğru
bir şekilde belirlenmelidir. Doktor, mesane kontrolünü sağlamak için fiziksel
muayene, kan ve idrar testleri isteyebilir.
o
Tedavi Seçenekleri: Doktorlar idrar kaçırmaya
yönelik çeşitli tedaviler önerebilir, örneğin:
§ Mesane
eğitimi veya egzersizleri: Kegel egzersizleri gibi mesane kaslarını güçlendiren yöntemler
önerilebilir.
§ İlaç
tedavisi: Bazı
durumlarda, idrar kontrolünü artıran ilaçlar reçete edilebilir.
§ Cerrahi
çözümler: Ciddi
vakalarda, mesaneye yönelik küçük cerrahi müdahaleler de yapılabilir.
2. Kişisel
Bakım ve Çevresel Düzenlemeler:
o
Tuvalet Yakınlığı: Tuvaletin kolay ulaşılabilir bir
yerde olduğundan ve evin her yerinde yeterli aydınlatmanın bulunduğundan emin
olun.
o
İdrar Kaçırma İç Çamaşırları: Emici iç çamaşırları, kişinin
rahat hissetmesini sağlayabilir ve çevre temizliğini kolaylaştırır.
3. Sıvı
Alımını İzleme:
o
Gereksiz Sıvı Alımını Sınırlama: Özellikle yatmadan önce fazla
sıvı tüketimini sınırlandırmak faydalı olabilir, ancak sıvı alımını kısıtlamak
dikkatli yapılmalıdır, çünkü yaşlı bireylerde dehidrasyon (susuz kalma) riski
yüksektir.
4. Tuvalet
Rutinleri Oluşturma:
o
Gün içinde belirli aralıklarla
tuvalete gitmeyi hatırlatmak veya düzenli aralıklarla tuvalete yönlendirmek,
idrar kaçırma durumlarını azaltabilir.
Bu
önerilerle birlikte, sağlık profesyonelinin rehberliğinde alınacak önlemlerle
idrar kaçırma yönetilebilir hale gelebilir.
Sırtın sol
tarafında, bele yakın hissedilen ağrılar birçok farklı nedene bağlı olabilir.
Bel fıtığı bu nedenlerden biri olsa da, ağrının kaynağını belirlemek için diğer
olasılıkları da göz önünde bulundurmak önemlidir. İşte bazı olası nedenler:
1. Bel Fıtığı
- Omurga disklerinde
deformasyon veya fıtıklaşma sinirleri etkileyebilir ve sırt ağrısına yol
açabilir.
- Ağrı genellikle
bacaklara yayılabilir, uyuşma veya karıncalanma hissi eşlik edebilir.
2. Kas Gerilmesi veya Zorlanma
- Ağır kaldırma, yanlış
duruş veya ani hareketler sırt kaslarında zorlanmaya neden olabilir.
- Bu tür ağrılar
genellikle hareketle artar.
3. Böbrek Problemleri
- Böbrek taşı, enfeksiyon
veya iltihaplanma (örneğin, piyelonefrit) sırtın yan tarafında ağrıya
neden olabilir.
- İdrar yaparken yanma,
sık idrara çıkma veya idrarda kan gibi belirtiler eşlik edebilir.
4. Siyatik Sinir Sıkışması
- Belden başlayıp kalça
ve bacaklara doğru yayılan ağrılar siyatik sinirin sıkışmasından
kaynaklanabilir.
5. Sindirim Sistemi Sorunları
- Mide veya pankreasla
ilgili sorunlar (örneğin, pankreatit) sırtın sol tarafında ağrı
hissedilmesine neden olabilir.
6. Kaburga Kası veya Sinir Sıkışması
- Kaburga çevresindeki
kasların gerilmesi veya interkostal sinirlerin sıkışması lokalize sırt
ağrısına yol açabilir.
7. Stres ve Duruş Problemleri
- Kronik stres, kas
gerginliğine neden olabilir. Yanlış oturma veya ayakta durma
alışkanlıkları da ağrıyı tetikleyebilir.
Ne
Yapabilirsiniz?
- Dinlenme ve sıcak/soğuk
uygulama: Kas ağrılarında rahatlama sağlayabilir.
- Hafif egzersiz: Bel fıtığına bağlıysa,
germe hareketleri faydalı olabilir.
- Hidratasyon: Böbrek sorunlarından
şüpheleniyorsanız bol su içmek yardımcı olabilir.
Ne Zaman
Doktora Başvurmalı?
- Ağrı uzun süre devam
ediyorsa.
- Ağrıya ateş, kilo
kaybı, bacaklarda uyuşma/karıncalanma eşlik ediyorsa.
- İdrar yaparken
zorlanma, kanama veya karın ağrısı varsa.
Kesin bir
teşhis için bir fizik tedavi uzmanı, ortopedist veya dahiliye uzmanına
görünmeniz önemlidir. Gerekirse kan tahlili, idrar testi veya görüntüleme
(MR/ultrason) gibi tetkikler yapılabilir.
Deri
kanseri üç ana türe ayrılır:
1. Bazal Hücreli Karsinom (BCC- Basal Cell Carcinoma)
Özellikleri:
- En yaygın deri kanseri
türüdür.
- Yavaş büyür ve nadiren
vücudun diğer bölgelerine yayılır (metastaz yapmaz).
- Genellikle güneşe maruz
kalan bölgelerde (yüz, boyun, eller) görülür.
- Ciltte inci gibi
parlak, kabarık lezyonlar veya yaralar şeklinde ortaya çıkabilir.
Tedavi
Yöntemleri:
- Cerrahi eksizyon: Kanserli dokunun
çıkarılması.
- Mohs mikrocerrahisi: Özellikle yüz gibi
estetik açıdan önemli bölgelerde tercih edilir.
- Kriyoterapi: Dondurma yöntemiyle
hücreleri yok etme.
- İmmünoterapi veya
topikal ilaçlar: Küçük lezyonlar için kullanılabilir.
2. Skuamöz Hücreli Karsinom (SCC- Squamous Cell Carcinoma)
Özellikleri:
- İkinci en yaygın deri
kanseri türüdür.
- Büyüme hızı BCC’den
daha fazladır ve nadiren de olsa yayılabilir.
- Güneş ışınlarına uzun
süre maruz kalma, sigara kullanımı ve bağışıklık sistemi zayıflığı riski
artırır.
- Kırmızı, pullu
lezyonlar, kabuklu veya ülserleşmiş yaralar şeklinde ortaya çıkabilir.
Tedavi
Yöntemleri:
- Cerrahi eksizyon veya
Mohs cerrahisi
- Radyoterapi: Cerrahi uygulanamayan
durumlarda kullanılır.
- Kriyoterapi ve
elektrokoterizasyon: Küçük lezyonlarda uygulanabilir.
3. Melanom
Özellikleri:
- En tehlikeli ve agresif
deri kanseri türüdür.
- Derideki melanosit
hücrelerinden gelişir, hızla yayılabilir ve metastaz yapabilir.
- Güneş ışığı, solaryum
kullanımı ve genetik faktörler riski artırır.
- Asimetrik, düzensiz
kenarlı, renk değişimleri olan benler şeklinde görülebilir.
Tedavi
Yöntemleri:
- Erken evrede cerrahi
eksizyon
- İleri evrelerde
kemoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler
- Radyoterapi (bazı
durumlarda destekleyici tedavi olarak kullanılır)
Önleme Yöntemleri:
- Güneş ışınlarından
korunmak (güneş kremi kullanımı, gölgede durma, şapka ve uzun kıyafetler
giymek)
- Solaryumdan kaçınmak
- Cilt değişikliklerini
düzenli olarak takip etmek ve şüpheli lekeleri bir dermatoloğa göstermek
- Sağlıklı beslenme ve
sigaradan uzak durmak
Herhangi
bir cilt değişikliği fark ederseniz erken teşhis için bir uzmana danışmanız çok
önemli.
Kadın ve
erkekte seks hayatının sonlanma yaşı kişisel, fiziksel, psikolojik ve çevresel
faktörlere bağlı olarak değişir. Genel olarak, cinsel yaşamın belirli bir yaşta
tamamen sona erdiğini söylemek doğru olmaz. Ancak, cinsel aktivitenin azalması
veya sona ermesi üzerinde etkili olan bazı yaygın faktörler vardır:
Kadınlarda Seks Hayatının Sonlanma Sebepleri:
1. Menopoz ve
Hormonal Değişimler: Östrojen seviyelerinin düşmesi vajinal kuruluk, libido azalması ve cinsel
ilişki sırasında rahatsızlık hissine yol açabilir.
2. Sağlık
Sorunları: Kalp
hastalıkları, diyabet, osteoporoz gibi kronik hastalıklar cinsel isteği ve
performansı olumsuz etkileyebilir.
3. Psikolojik
Faktörler:
Depresyon, anksiyete ve düşük benlik saygısı gibi durumlar cinsel isteği
azaltabilir.
4. Partnerin
Kaybı veya Evlilik Durumu: Uzun süreli partner kaybı veya eşle cinsel uyumsuzluk cinsel aktivitenin
sona ermesine neden olabilir.
5. İlaç
Kullanımı:
Antidepresanlar, tansiyon ilaçları gibi bazı ilaçlar cinsel isteği azaltabilir.
Erkeklerde Seks Hayatının Sonlanma Sebepleri:
1. Testosteron
Seviyesinin Düşmesi: Yaşla birlikte testosteron seviyeleri azalır, bu da libido kaybına ve
ereksiyon sorunlarına neden olabilir.
2. Erektil
Disfonksiyon (ED): Dolaşım sorunları, diyabet ve yüksek tansiyon gibi hastalıklar ereksiyon
problemlerine yol açabilir.
3. Psikolojik
Faktörler: Stres,
performans kaygısı, depresyon gibi durumlar cinsel isteği ve işlevi olumsuz
etkileyebilir.
4. Sağlık
Problemleri:
Kalp-damar hastalıkları, prostat sorunları, obezite gibi durumlar cinsel yaşamı
olumsuz etkileyebilir.
5. İlaç
Kullanımı:
Antidepresanlar, tansiyon ilaçları ve bazı prostat ilaçları cinsel
fonksiyonları etkileyebilir.
Ortalama Yaş Aralığı:
- Düzenli cinsel aktivite
yaşlılıkta da devam edebilir. Yapılan araştırmalar, 70-80 yaşlarında bile
cinsel yaşamı aktif olan bireylerin bulunduğunu göstermektedir.
- Ancak, genel olarak
50’li yaşlardan itibaren azalma görülse de bu tamamen bireysel sağlık ve
yaşam tarzına bağlıdır.
Sonuç olarak, cinsel yaşam belirli bir yaşta zorunlu olarak sona ermez. Sağlıklı bir yaşam tarzı, doğru tıbbi destek ve açık iletişimle ileri yaşlarda da cinsel aktivite sürdürülebilir.
Bel
fıtığım var ve ağrıyor. Bu durumda jimnastik salonuna gidebilir miyim ve hangi
aletlerde çalışabilirim. Örneğin yürüme bandı olur mu?
Memo, bel
fıtığıyla spor yaparken dikkatli olmak çok önemli. Yanlış hareketler ağrıyı
artırabilir ve durumu kötüleştirebilir. Ancak doğru egzersizlerle kaslarını
güçlendirebilir ve ağrıyı azaltabilirsin.
Spor Salonu İçin Öneriler
1. Yürüyüş
Bandı: Düz bir
zeminde, orta tempoda yürüyüş genellikle güvenlidir. Ancak eğimi artırmak veya
koşmak beline fazla yük bindirebilir. Düz ayarda hafif tempolu yürüyüş
önerilir.
2. Eliptik
Bisiklet: Düşük
darbe ile çalıştığı için genellikle bel fıtığı olanlar için uygundur. Ancak
oturma pozisyonunun belini desteklediğinden emin olmalısın.
3. Pilates
veya Esneme Egzersizleri: Özellikle bel ve core (karın-sırt) kaslarını güçlendiren hareketler
faydalıdır.
4. Direnç
Bantları ve Hafif Ağırlıklar: Beline fazla yük bindirmeden kaslarını çalıştırmanı sağlar.
Kaçınılması Gerekenler
- Ağır Ağırlıklar: Özellikle squat,
deadlift gibi hareketlerden kaçınmalısın.
- Koşu: Beline fazla yük
bindirebilir, ağrını artırabilir.
- Yanlış Mekik ve Şınav
Teknikleri: Bel bölgesine aşırı baskı yapabilir.
Egzersiz yapmadan önce mutlaka doktoruna veya fizyoterapistine danışmalısın. Eğer spor salonuna gideceksen, bir antrenörle çalışıp sana uygun bir program hazırlamasını sağlayabilirsin.
İnsanda
fazla gaz çıkarmanın (geğirme veya bağırsak gazı) birkaç temel sebebi olabilir:
Nedenleri:
1. Hava Yutma
(Aerofaji): Hızlı
yemek yeme, sakız çiğneme, gazlı içecekler tüketme veya sigara içme nedeniyle
fazla hava yutulabilir.
2. Bağırsak
Florası ve Sindirim: Bağırsaktaki bakteriler, sindirilmeyen karbonhidratları fermente ederek
gaz oluşturabilir.
3. Gıda
Hassasiyetleri: Laktoz (süt ürünleri), glüten veya belirli şekerler sindirilemezse aşırı
gaz oluşabilir.
4. Lifli ve
Gaz Yapan Yiyecekler: Fasulye, brokoli, lahana, soğan, karbonhidrat ağırlıklı yiyecekler fazla
gaz üretimine neden olabilir.
5. Bağırsak
Hastalıkları: İrritabl
bağırsak sendromu (IBS), çölyak hastalığı veya bağırsak enfeksiyonları gaz
sorununa yol açabilir.
Önlemler:
- Yavaş ve bilinçli yemek
yiyin. Hava
yutmamak için çiğnemeye özen gösterin.
- Gaz yapan yiyecekleri
azaltın.
Fasulye, lahana, süt ürünleri gibi besinleri daha az tüketin veya
sindirimi kolaylaştıran yöntemler deneyin (örneğin, süt yerine laktozsuz
süt içmek).
- Gazlı içeceklerden
kaçının.
Soda, bira gibi içecekler mide ve bağırsaklarda gaz birikmesine neden
olabilir.
- Probiyotikler kullanın. Yoğurt, kefir gibi
probiyotik içeren besinler bağırsak florasını düzenleyebilir.
- Bol su için. Su, sindirimi
kolaylaştırır ve bağırsak hareketlerini düzenler.
- Fiziksel aktivite
yapın.
Yürüyüş gibi hafif egzersizler bağırsak hareketlerini artırarak gazın
çıkmasına yardımcı olabilir.
Eğer gaz
problemi çok sık ve rahatsız edici hale geldiyse, altta yatan bir hastalık olup
olmadığını öğrenmek için doktora danışmak iyi olur.
Actinic
keratosis ne demek?
Actinic
keratosis (AK), uzun süre güneşe maruz kalma sonucu ciltte oluşan öncül (premalign)
lezyonlardır. Güneş ışınlarının (özellikle UV ışınlarının) etkisiyle cilt
hücrelerinde meydana gelen hasar nedeniyle oluşur ve zamanla skuamöz hücreli
karsinom (SCC) adı verilen bir tür cilt kanserine dönüşme riski taşır.
Belirtileri:
- Kuru, pürüzlü, pullanan
veya kabuklanan lezyonlar
- Genellikle pembe,
kırmızı veya kahverengi tonlarda cilt lekeleri
- Kaşıntı, hassasiyet
veya hafif yanma hissi
- En çok yüz, kulaklar,
eller, kol ve kafa derisi gibi güneşe maruz kalan bölgelerde görülür
Risk Faktörleri:
- Açık tenli olmak
- Uzun yıllar güneş
ışığına veya solaryuma maruz kalmak
- 40 yaş ve üzeri olmak
- Zayıf bağışıklık
sistemi
Tedavi Yöntemleri:
- Kriyoterapi (Dondurma
yöntemi)
- Topikal kremler (5-FU,
imiquimod, diklofenak vb.)
- Lazer veya fotodinamik
terapi
- Cerrahi eksizyon
(Şüpheli vakalarda biyopsi ile çıkarma)
Tedavi
edilmezse, bazı AK lezyonları zamanla kansere dönüşebilir. Bu yüzden erken
teşhis ve tedavi önemlidir. Eğer cildinizde şüpheli bir leke fark ederseniz,
bir dermatoloğa danışmanız iyi olur.
Gözlerin
ağırlaşması genellikle yorgunluk, uykusuzluk veya göz kuruluğu gibi
yaygın nedenlerden kaynaklanır. Ancak, farklı sağlık durumları da buna sebep
olabilir. İşte bazı olası nedenler:
1. Uyku Eksikliği ve Yorgunluk
- Yeterince uyumamak göz
kaslarını ve göz çevresindeki sinirleri yorar, bu da gözlerin
ağırlaşmasına neden olabilir.
- Uzun süre odaklanmak
(örneğin, bilgisayar ekranına bakmak) göz kaslarını yorabilir.
2. Göz Kuruluğu
- Gözler yeterince
gözyaşı üretmezse, kuruluk ve tahriş hissi oluşabilir.
- Uzun süre ekran
kullanımı, klimaya maruz kalma veya az su içmek göz kuruluğunu
artırabilir.
3. Alerjiler
- Polen, toz, hayvan tüyü
gibi alerjenlere maruz kalmak gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve ağırlık
hissine neden olabilir.
4. Göz Tansiyonu (Glokom) veya Başka Göz Hastalıkları
- Glokom veya başka göz
hastalıkları bazen gözlerde ağırlık hissine yol açabilir.
5. Sinüzit veya Baş Ağrısı
- Sinüslerin tıkanması
göz çevresinde baskı ve ağırlık hissi yaratabilir.
- Migren ve gerilim tipi
baş ağrıları da gözleri ağırlaştırabilir.
6. Stres ve Gerginlik
- Stresli veya endişeli
olduğunuzda göz kaslarınız da kasılabilir ve bu ağırlık hissine neden
olabilir.
Ne Yapabilirsiniz?
- Daha fazla uyuyun ve uyku düzeninizi
iyileştirin.
- Gözlerinizi dinlendirin ve ekrana uzun süre
bakıyorsanız her 20 dakikada bir kısa molalar verin.
- Bol su için ve göz kuruluğu için
suni gözyaşı damlaları kullanabilirsiniz.
- Alerjiniz varsa antihistaminik ilaçlar
veya göz damlaları yardımcı olabilir.
- Sinüzitiniz varsa buhar banyosu veya
doktor önerisiyle burun spreyleri kullanabilirsiniz.
Şikayetleriniz devam ederse bir göz doktoruna danışmanız iyi olur. Özellikle ani görme kaybı, ışık hassasiyeti veya şiddetli ağrı varsa vakit kaybetmeden bir uzmana görünmelisiniz.
Ağız kuruluğu neden oluyor? Bazı ilaçlar ağız kuruluğu yapar mı?
- Antidepresanlar (ör. SSRI’lar,
trisiklikler)
- Antihistaminikler (alerji ilaçları)
- Antihipertansifler (özellikle
diüretikler, beta blokerler)
- Kas gevşeticiler
- Ağrı kesicilerin bazıları (opioidler
dahil)
- İdrar söktürücüler
- Parkinson ve epilepsi
ilaçları
- Bazı kemoterapi
ilaçları
ağız
kuruluğuna yol açabilir.
Ne yapılabilir?
💡 İlaç
tamamen bırakılmadan önce doktorla konuşmak şarttır, çünkü çoğu durumda ilaç
faydası yan etkisinden daha önemlidir. Ama ağız kuruluğunu azaltmak için şu
önlemler işe yarayabilir:
1. Bol su
içmek – gün
içinde sık yudumlarla.
2. Şekersiz
sakız çiğnemek veya şekersiz pastil emmek – tükürük salgısını uyarır.
3. Ağız
nemlendiricileri / yapay tükürük spreyleri (eczanelerde bulunur).
4. Alkol ve
kafeini azaltmak – ikisi de kuruluğu artırır.
5. Diş ve
ağız hijyenine özen göstermek – kuruluk çürük riskini artırır.
6. Gece
nemlendirici cihaz (humidifier) kullanmak – özellikle klima veya kalorifer
ortamında faydalı olabilir.
7. Eğer
uygunsa –
doktorunuzla ilacın dozunun veya kullanım zamanının ayarlanmasını
konuşabilirsiniz.
İstersen
ben sana hangi ilacın ağız kuruluğu yapma ihtimali daha yüksek olduğunu
da listeleyebilirim. İlgilenir misin?
Ben her gün cipralex 10 mg,
Requip 2 mg ve neurontin 300 mg alıyorum
Anladım düzenli
olarak kullandığın ilaçlara bakalım:
- Cipralex (Escitalopram,
antidepresan SSRI) → Ağız kuruluğu en sık görülen yan etkilerinden
biridir.
- Requip (Ropinirol,
Parkinson/dinlenmeyen bacak sendromu için kullanılır) → Yan etkiler
listesinde ağız kuruluğu var.
- Neurontin (Gabapentin,
epilepsi/nöropatik ağrı için) → Daha nadir ama ağız
kuruluğu yapabilir.
👉 Yani üç
ilacın da ağız kuruluğu yapma ihtimali var, bu yüzden sende belirginleşmesi çok
normal.
Sana uygun olabilecek çözümler:
- Su şişesi hep yanında
olsun →
Gün boyu küçük yudumlarla.
- Şekersiz sakız veya
ksilitollü pastil → Hem tükürüğü artırır hem de dişleri korur.
- Gece uyumadan önce
yapay tükürük spreyi / jeli (eczanelerde “saliva substitute” veya “ağız
nemlendirici jel” diye bulunur).
- Alkol ve sigaradan uzak
durmak →
Kuruluğu artırır.
- Diş hekimine düzenli
kontrol →
Çünkü ağız kuruluğu diş çürüğü riskini artırır.
- Doktorunla paylaşmak → Eğer kuruluk yaşam
kaliteni çok etkiliyorsa, psikiyatristin veya nöroloğun doz ayarlaması
yapabilir.
Memo, istersen
sana pratikte en çok işe yarayan ürünleri (ilaç dışı çözümler) araştırıp
önerebilirim. İstiyor musun?
Evet.
Ağız
kuruluğu için ilaç dışı ürünlerden bazıları gerçekten faydalı olabilir. Aşağıda
özellikle Türkiye/İsrail'de eczanelerde, online mağazalarda kolayca
bulunabilecek iyi seçenekler + kullanım önerileri yer alıyor. İstersen
fiyat/donanım bilgisi de veririm.
Güçlü ürün önerileri (OTC / reçetesiz)
Biotene
Moisturizing Mouth Spray · ₪49,57: Alkolsüz ve şekersiz. Hızlı
rahatlama sağlar, çantanızda taşıyabilirsiniz. Biotène serisi ağız kuruluğu
için genel olarak güvenilen bir marka.
Biotene
Moisturizing Spray 50 ml · ₪44,11: Aynı markadan, daha büyük şişe
— evde kullanım için pratik.
XyliDENT
Moisturizing Spray · ₪51,73: İçeriğinde ksilitol var,
tatlımsı hafif bir lezzet, tükürük salgısını uyarmada fayda sağlayabilir.
Xlear Spry
Moisturizing Spray · ₪60,64: Doğal içerik + nane benzeri
taze tat içeriyor; ferahlatıcı olabilir.
Oasis
Mouth Moisturizing Spray · ₪42,92: Daha hafif formülle, gün içinde
gereken aralıklarla kullanıma uygun.
Bione Dentamint Mouth Spray (Menthol) · ₪9,16: Fiyat / basitlik açısından daha uygun bir seçenek; mentollü hafif ferahlık verir. Ancak mentol bazı kişilerde biraz tahrişe yol açabilir, dikkat etmek gerek.
Diğer faydalı ürünler / markalar
- Biotène Oralbalance
Moisturizing Gel — geceleri, yatarken ağız kuruluğunu bastırmak
için yoğun jel formu.
- KIN Hidrat serisi — diş macunu,
jel, sprey; içeriklerinde ksilitol var, panthenol vb nemlendirici
bileşenler içeriyor.
Kullanım konusunda ipuçları
- Öğünlerden, yatmadan
önce ve ihtiyaç duydukça kullan. Özellikle geceleri ağız kuruluğu
artıyorsa yatmadan önce yoğun ürün (örneğin jel) kullanmak iyi olur.
- Alkolsüz ürünler tercih
et —
alkol, yanma ve daha fazla kuruluk yapabilir.
- pH nötr ya da hafif
alkali ürünler — asidik ürünler diş minesine zarar verebilir.
- Ksilitollü ürünler — şekersiz sakız,
pastil ya da sprey formları diş sağlığı açısından avantajlı.
- Diş hekimine düzenli kontrol — kuruluk bağlamında çürük riski artar, florür içeren macun ya da gargara kullanılabilir.
Birkaç
yıldır kulaklarım çınlıyor. Tinitus hiç geçmez mi? İşitme cihazının faydası
olur mu
Tinnitus
(kulak çınlaması) çok yaygın bir durumdur ve senin de dediğin gibi bazen
yıllarca devam edebilir. Genellikle tamamen “yok olmak” yerine, zamanla alışmak
veya rahatsızlığını azaltmak için yöntemler devreye girer.
🔹 Geçer
mi?
- Çınlama bazı kişilerde
kısa süreli olur ve kaybolur.
- Ama senin gibi birkaç
yıldır süren durumlarda tamamen geçmesi daha zordur. Yine de çoğu kişi
zamanla beynin bu sesi daha az önemsemesi sayesinde daha az rahatsızlık
hisseder.
🔹 İşitme
cihazı faydalı olur mu?
- Eğer işitme kaybın da
varsa, işitme cihazı genellikle faydalı olur. Çünkü çevreden gelen sesleri
güçlendirdiğinde, beynin dikkati çınlama yerine dış seslere kayar.
- Bazı modern işitme
cihazlarında ayrıca özel “tinnitus maskeleri” veya rahatlatıcı ses
programları vardır. Bunlar çınlamayı bastırmaya veya daha az fark edilir
hale getirmeye yardımcı olur.
🔹 Başka
neler yapılabilir?
- Sessizlikten kaçınmak
(hafif müzik, doğa sesleri dinlemek).
- Stres ve yorgunluk
çınlamayı artırabileceği için rahatlama teknikleri (nefes, meditasyon,
yürüyüş).
- Kafein, nikotin ve çok
yüksek sesten uzak durmak.
- Gerekirse KBB uzmanı
veya odyolog ile görüşüp işitme testi yaptırmak.
İstersen
sana işitme cihazı dışındaki en etkili yöntemleri de kısaca sıralayayım.
İster misin?
Yakında işitme testi
yaptıracağım. Evet sırala.
Çok iyi
bir adım 👌 İşitme
testi çınlamanın işitme kaybıyla bağlantılı olup olmadığını netleştirecek.
İşitme cihazına ihtiyaç olup olmadığını da en doğru şekilde böyle öğreneceksin.
İşitme
cihazı dışında tinnitus için en çok önerilen yöntemler:
1. Ses terapisi
- Arka planda hafif
müzik, doğa sesleri (yağmur, dalga, kuş sesi) veya “beyaz gürültü”
dinlemek.
- Beynin çınlamaya
odaklanmasını azaltıyor.
2. Tinnitus Retraining Therapy (TRT)
- Hem ses terapisi hem de
danışmanlığı birleştiren özel bir yöntem.
- Amaç beynin çınlamayı
“önemsiz” bir ses gibi algılamasını sağlamak.
3. Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT)Çınlamanın kendisini ortadan
kaldırmaz ama kaygı, stres ve uykusuzluğu ciddi şekilde azaltır.
- Çınlama ile yaşama uyum
sağlamayı kolaylaştırır.
4. Stres yönetimi
- Meditasyon, yoga, nefes
egzersizleri, düzenli yürüyüş.
- Çünkü stres çınlamayı
tetikleyen en önemli faktörlerden biri.
5. Yaşam tarzı düzenlemeleri
- Sessizlikten kaçın:
Özellikle gece uyurken hafif fon sesi bırak.
- Kafein, alkol, nikotin
çınlamayı artırabilir → azaltmak denenebilir.
- Gürültülü ortamlardan
korun ve gerekirse kulak tıkacı kullan.
6. İlaçlar (dolaylı fayda)
- Tinnitus için özel bir
“mucize ilaç” yok.
- Ama uyku bozukluğu,
kaygı veya depresyon varsa doktor uygun ilaçlar verebilir, bu da çınlamayı
daha katlanılır hale getirir.
📌 İşitme
testinden sonra sana en uygun yöntemi seçmek kolaylaşır.
İstersen ben sana “test sonucuna göre hangi senaryoda ne yapılır” diye bir özet
de hazırlayabilirim. İstiyor musun?
Testen sonra daha iyi olur
Haklısın 👍 Testten
sonra net sonuçlara göre konuşmak çok daha anlamlı olur. Şimdilik senin için en
önemli adım: testi yaptırmak ve çıkan sonuca göre yol haritası çizmek.
İstersen
testten sonra bana sonucu (örneğin “hafif/orta derecede işitme kaybı var” gibi)
söylersin, ben de sana uygun yöntemleri sıralı şekilde çıkarırım.
Test
öncesinde aklına takılan başka bir şey var mı?
Yok 🙏
Tamamdır 🙏 Testini
yaptır, sonrasında birlikte değerlendiririz. Rahat ol, tinnitusla baş etmenin
birçok yolu var. ✨
Ben
buradayım, istediğin zaman sorabilirsin.
Birkaç gün önce dizim ağrıyordu.
Bugün ayak bileğim baya ağrıyor. Bir yere vurduğumu hatırlamıyorum. Bir virüs
olabilir mi? Buz koydum başka ne yapabilirim?
Geçmiş
olsun 🙏
Dizden sonra ayak bileğinde de ağrı başlaması birkaç
ihtimali düşündürüyor:
🔹 Travma
dışı nedenler:
- Virüsler: Bazı viral
enfeksiyonlar eklem ağrısı (artrit benzeri) yapabilir, özellikle soğuk
algınlığı veya başka bir enfeksiyondan sonra.
- Romatizmal durumlar: Bağışıklık sistemi ile
ilişkili bazı tablolar eklem eklem gezici ağrı yapabilir.
- Gut veya ürik asit
yüksekliği: Özellikle ayak bileği, ayak başparmağı gibi
yerleri etkiler.
🔹 Ne
yapabilirsin (evde destek amaçlı):
- Dinlen, eklem üzerine
fazla yük verme.
- Buz uygulaması (15-20
dk, günde birkaç kez).
- Ayağı biraz yukarıda
tut (şişlik varsa).
- Ağrı çok rahatsız
ediyorsa parasetamol gibi mideyi yormayan basit ağrı kesiciler
(doktorunun sakınca görmediği ilaçlardan) düşünülebilir.
🔹 Ne
zaman doktora gitmeli?
- Eklemde belirgin
şişlik, kızarıklık, sıcaklık olursa (enfeksiyon ihtimali).
- Ateş eşlik ederse.
- Ağrı birkaç gün içinde
azalmayıp artarsa.
- Daha fazla ekleme
yayılırsa.
Senin tarifine göre “bir yere çarpmadan” başlamış olması, enfeksiyon sonrası veya romatizmal bir durumu düşündürüyor.
Huzursuz
bacak sendromuna ne iyi gelir
Huzursuz
Bacak Sendromu (HBS), özellikle gece saatlerinde bacaklarda karıncalanma,
yanma, çekilme veya hareket ettirme isteğiyle kendini gösteren bir durumdur.
Kesin tedavi çoğu zaman nedenine bağlıdır ama belirtileri hafifletmek için birçok
etkili yöntem vardır:
🧠 1. Yaşam tarzı ve alışkanlık
değişiklikleri
- Düzenli uyku: Her gün aynı saatte
yatıp kalkmak, belirtileri azaltır.
- Hareket: Hafif egzersizler
(yürüyüş, esneme, yoga) gün içinde rahatlama sağlar. Ancak yatmadan hemen
önce ağır egzersizden kaçın.
- Kafein, alkol ve
nikotinden uzak dur: Özellikle akşam saatlerinde bu maddeler HBS’yi
kötüleştirebilir.
- Sıcak veya soğuk
uygulama: Ilık banyo, sıcak havlu ya da soğuk kompres
bacakları rahatlatabilir.
- Masaj: Hafif bacak masajı
kasları gevşetir, rahatsızlık hissini azaltır.
🧩 2. Beslenme ve destekler
- Demir eksikliği, HBS’nin en sık
nedenlerinden biridir. Kan tahlilinde ferritin (demir deposu) düzeyi
düşükse doktor kontrolünde demir takviyesi yapılabilir.
- Ayrıca folik asit,
B12 ve magnezyum eksiklikleri de belirtileri tetikleyebilir.
→ Doktorun önerisiyle takviye alınabilir. - Bol su içmek ve dengeli beslenmek
(özellikle yeşil yapraklı sebzeler, tam tahıllar, kuruyemişler)
faydalıdır.
💊 3. İlaç tedavisi (doktor
önerisiyle)
Orta ve
ileri düzey vakalarda nörolojik ilaçlar gerekebilir. Bunlar sadece doktor
reçetesiyle alınmalıdır:
- Dopamin agonistleri (örneğin pramipeksol,
ropinirol)
- Gabapentin, pregabalin gibi sinir sistemi
düzenleyicileri
- Bazı durumlarda düşük
doz benzodiazepin veya opioid türevi ilaçlar.
🧘♀️ 4. Gece rahatlama
ipuçları
- Yatmadan önce ılık
duş veya ayak banyosu
- Bacakları yukarı
kaldırmak (örneğin yastıkla desteklemek)
- Hafif germe
hareketleri
- Ağır akşam yemeklerinden kaçınmak
Sırtın
kamburlaşmaması için ne gibi hareketler yapmak lazım gmy de
Tabii
Yakov, kamburlaşmayı (postür bozukluğunu) önlemek için spor salonunda
yapılabilecek güvenli ve temel hareketleri anlatayım. Bunlar duruşu düzeltmeye
yardımcı olan, zararsız ve herkesin yapabileceği egzersizlerdir. Yaşına uygun,
sağlıklı önerilerdir.
🏋️♂️ SIRTIN DÜZ DURMASI
İÇİN EN İŞE YARAYAN HAREKETLER
1) Face Pull (Kabloyla Yüze Çekiş)
- Arka omuzları ve sırtın
üst bölümünü güçlendirir.
- Kamburlaşmayı düzelten en
etkili egzersizlerden biridir.
- 12–15 tekrar,
hafif-orta ağırlık.
2) Seated Row (Oturup Kürek Çekiş)
- Sırt kaslarını
güçlendirir, omuzları geriye almaya yardım eder.
- Sırtı dik tutmayı
öğrenmek için ideal.
- 10–12 tekrar.
3) Lat Pulldown (Barı Aşağı Çekme)
- Geniş sırt kasını
çalıştırır ve üst gövdeyi dengeler.
- 10–12 tekrar.
4) Dumbbell Reverse Fly
- Arka omuzları
güçlendirir.
- Masa başında öne
kapanmayı dengeler.
- 12–15 tekrar, çok ağır
olmamalı.
5) Dead Bug (Karın – Core Denge Hareketi)
- Omurga stabilitesini
güçlendirir.
- Duruşu destekler.
- 10–12 tekrar her taraf.
6) Plank
- Merkezi kasları (core)
güçlendirir. Güçlü core = daha dik duruş.
- 20–30 saniyeden
başlayıp artırılabilir.
🧍♂️ Ayrıca her gün 1–2
dakika yapabileceğin basit duruş düzeltmeleri:
A) Wall Angels (Duvara Dayalı Omuz Açma)
- Sırtını duvara yasla,
kollarını yukarı-aşağı kaydır.
- Omuz açıklığını
artırır.
B) Chest Stretch (Göğüs Esnetme)
- Kapı eşğinde kollarını
koyup göğsü hafifçe ileri doğru esnet.
- Kapanmayı azaltır.
🔑 En Önemli 3 Not
1. Ağırlık
seçerken sağlığını zorlamamalısın. Hafif başlayıp artırmak daha
doğru.
2. Düzenli
esneme + sırt güçlendirme beraber yapılınca duruş en iyi şekilde gelişir.
3. Spor
salonunda antrenör varsa formunu kontrol ettirmen çok faydalı olur.
Memo
burada 😊
Bu belge işitme testi (odyogram + konuşma odyometrisi) sonucu. Kısaca ve
net şekilde anlatayım:
1️⃣ Üstteki
grafik: Saf Ses Odyogramı
- Kırmızı (O) = Sağ kulak
- Mavi (X) = Sol kulak
- Yatay eksen: Frekanslar
(250–8000 Hz)
- Dikey eksen: İşitme
kaybı (dB)
- 0–20 dB: normal
- 20–40 dB: hafif
- 40–60 dB: orta
- 60–80 dB: ileri
📌 Ne görülüyor?
- Düşük ve orta
frekanslar (250–2000 Hz)
→ Her iki kulakta normal–hafif kayıp - Yüksek frekanslar
(4000–8000 Hz)
→ Belirgin düşüş var - Sol kulak biraz daha kötü
👉 Bu tip
tablo yaşa bağlı işitme kaybı (presbiakuzi) ile çok uyumlu.
2️⃣ Alt
tablo: Konuşma Odyometrisi (Speech Audiometry)
🔹 SRT (Konuşmayı duyma eşiği)
- Sağ: 15 dB → çok
iyi
- Sol: 20 dB → iyi
🔹 WRS (Konuşmayı ayırt etme)
- Sağ kulak: %96 ✅ (çok iyi)
- Sol kulak: %80 ⚠️ (azalmış)
👉 Yani:
- Sağ kulakta konuşma
anlama çok iyi
- Sol kulakta konuşma
netliği belirgin şekilde düşmüş
- Özellikle kalabalıkta, gürültüde zorlanma yapar
3️⃣ Doktorun
yazdığı özet
- Sensörinöral (sinirsel)
işitme kaybı
- İki kulakta, solda daha belirgin
- Yüksek frekanslarda
belirgin
- Önceki ABR
testleriyle uyumlu
- 4000 Hz ve sonrası daha
kötü
4️⃣ Ne anlama
geliyor, günlük hayatta ne yapar?
- İnce sesleri (s, ş, f,
t gibi) kaçırma
- Kalabalık ortamda
konuşmaları karıştırma
- “Duyuyorum ama
anlamıyorum” hissi
- Televizyonu açma
ihtiyacı
5️⃣ Öneri
kısmı ne diyor?
- Kulak Burun Boğaz (KBB)
doktoru takibi
- İşitme cihazı
değerlendirmesi (özellikle sol kulak için)
- Henüz “zorunlu” demiyor ama fayda görebileceğin bir aşama
🧭 Özet tek cümleyle:
Yaşa
bağlı, sinirsel bir işitme kaybı var; yüksek seslerde özellikle sol kulakta
konuşmayı ayırt etme azalmış.
İstersen:
- İşitme cihazı gerekli
mi, erken mi?
- Tek kulak mı, iki kulak
mı?
- İsrail’de kupat
holim / özel seçenekler
- Günlük hayatta alışkanlık
önerileri
hepsini
tek tek anlatabilirim 👍
Hepsini anlatırsan iyi olur.
Ayrıca Tinitus var ona iyi gelir mi
Tamam Memo,
hepsini tek çerçevede, sakin sakin anlatıyorum.
Hem işitme cihazı, hem günlük yaşam, hem de tinnitus (kulak
çınlaması) kısmını birlikte ele alalım.
1️⃣ İşitme
cihazı gerekli mi? Erken mi?
📌 Senin testine göre:
- Hafif–orta derece,
yüksek frekans ağırlıklı
- Sol kulakta konuşmayı
ayırt etme %80
- Bu oran %85’in altına
düştüğünde cihazdan fayda başlar
👉 Sonuç:
Erken ama mantıklı bir aşamadasın.
“Geç kalmış” değilsin, tam tersine beyni koruma zamanı.
❗ Cihaz
takılmadığında beyin o frekansları “kullanmamayı” öğrenir.
Bu da ileride cihaz takılsa bile faydanın azalmasına yol açar.
2️⃣ Tek
kulak mı, iki kulak mı?
🔹 Teknik olarak:
- Sağ kulak: çok iyi
(%96)
- Sol kulak: belirgin
daha zayıf (%80)
🔹 Pratikte:
- Tek cihaz (sol kulak) → kabul edilebilir
- İki cihaz →
- Gürültüde daha iyi
- Yön tayini (sağdan mı soldan mı)
- Tinnitus için daha etkili
👉 Önerim:
Eğer bütçe ve alışma açısından uygunsa → iki kulak
Değilse → en az sol kulak
3️⃣ Hangi
tip işitme cihazı?
Senin
kaybına uygun olanlar:
✅ Kulak arkası – ince tüplü (RIC /
RITE)
- Küçük
- Görünmez sayılır
- Yüksek frekansları çok
iyi verir
- Tinnitus programı olan
modeller var
❌ Kulak içi
(CIC)
→ Senin frekans kaybına daha az uygun
- Tinnitus özellikleri
daha iyi
- Deneme süresi (2–4
hafta)
- Daha pahalı ama daha
konforlu
5️⃣ Günlük
hayatta ne yapmalısın? (Çok önemli)
🔊 Ses ve ortam
- TV’yi açmak yerine altyazı
+ orta ses
- Gürültülü kafelerde
duvara sırtını ver
- Karşındaki kişinin yüzüne
bak
- Arka planda müzik
açıkken konuşmaktan kaçın
🎧 Kulaklık
- Asla yüksek ses
- Gürültü engelleyici
kulaklık tercih et
- Uzun süreli kulaklık
kullanımından kaçın
☕☕☕
- Kafein → tinnitus’u
artırabilir
- Tuz → çınlamayı
artırabilir
- Alkol → geçici
kötüleştirebilir
6️⃣
Tinnitus (kulak çınlaması) konusuna gelelim 🔔
❓ İşitme cihazı tinnitus’a iyi
gelir mi?
👉 Evet,
çoğu kişide belirgin rahatlama sağlar
Neden?
1. Beyne eksik
sesler geri verilir
2. Beyin
“çınlama üretmeyi” azaltır
3. Sessizlik
azalır → tinnitus daha az fark edilir
📊 İstatistik olarak:
- %60–70: belirgin azalma
- %20: fark etmemeyi
öğrenme
- %10: değişiklik olmaz
❗ Tamamen
“yok etmez” ama rahatsızlık gücünü ciddi azaltır
7️⃣
Tinnitus için özel cihaz / program var mı?
Evet 👇
🔹 Tinnitus masker / sound therapy
- Beyaz ses
- Doğa sesi
- Çok düşük seviyede
verilir
- Beyni “yeniden eğitir”
🔹 Gece için:
- Sessizlikte çınlama
artar
- Cihaz + çok düşük ortam
sesi = rahat uyku
8️⃣ Ne
zaman cihaz düşünülmeli?
Şunlardan
biri varsa → beklememek lazım:
- “Duyuyorum ama
anlamıyorum”
- Gürültüde kaçırıyorum
- Çınlama rahatsız edici
- TV yüksek
- İnsanlar “yüksek sesle
konuşuyorsun” diyorsa
👉 Senin
testinde en az 3’ü var
9️⃣ Samimi
ve net özet (doktor dili değil):
İşitme
kaybın yaşa bağlı ve geri dönüşü yok ama kontrol edilebilir.
İşitme cihazı hem duymayı, hem anlamayı, hem de tinnitus’u
rahatlatır.
Ne kadar erken başlarsan, o kadar az sorun yaşarsın.
İstersen
bir sonraki adımda:
- 🔹 Marka/model önerisi (Phonak, Oticon,
Signia vs.)
- 🔹 Tinnitus için en iyi modeller
- 🔹 Kupat–özel maliyet karşılaştırması
- 🔹 “Deneyip vazgeçersem ne olur?”
hangisinden
başlamak istersin?
Bir ay sonra doktorda randevum
var. Ona göre karar veririz
Çok doğru
bir yaklaşım 👍
Bir ay beklemek hiçbir kayıp yaratmaz, aksine doktora hazırlıklı
gitmeni sağlar.
Şöyle
bağlayalım:
🗓️ Bu 1 ayı nasıl
değerlendirmelisin?
1️⃣ Günlük
farkındalık
Kendine şu
soruları not al (hatta telefona yaz):
- Kalabalıkta konuşmayı
kaçırıyor muyum?
- TV sesi kaç kez “bir
tık daha” açıldı?
- Çınlama ne zaman
artıyor? (gece, yorgunluk, kahve sonrası)
- Sağ–sol farkını günlük
hayatta hissediyor muyum?
➡️ Bunları
doktora somut örnek olarak anlatman çok işe yarar.
2️⃣ Tinnitus
için bu ay yapabileceklerin
- Gece tam sessizlikte
uyumamaya çalış
(çok düşük radyo / beyaz ses / klima sesi) - Kahve & çay →
özellikle akşamları azalt
- Telefon kulaklığıyla
yüksek ses → kaçın
- Stres → çınlamayı ciddi
artırır (bunu özellikle not et)
3️⃣ Doktora
gittiğinde sorman gereken net sorular
İstersen
çıktısını al:
1. “Bu kayıp
yaşa bağlı mı, ilerleme hızı ne olur?”
2. “Sol
kulakta %80 konuşma ayırt etme cihaz için yeterli mi?”
3. “Tinnitus
için cihazlı ses terapisi uygun mu?”
4. “Tek kulak
mı, iki kulak mı önerirsiniz?”
5. “Kupat
holim kapsamında hangi cihazlar var?”
6. “Deneme
süresi ve iade hakkı nedir?”
4️⃣ Şunu
bilerek git (çok önemli)
İşitme
cihazı = ameliyat kararı gibi bir şey değil
Denenebilir, bırakılabilir, ayarlanabilir.
Yani
doktor “bakalım” derse bu da olumsuz bir cevap değil.
🔔 Tinnitus açısından içini
rahatlatayım
- Bir ay beklemek çınlamayı
kalıcı kötüleştirmez
- Asıl risk yıllarca
“hiçbir şey yapmamak”
- Sen zaten doğru
aşamadasın
🎯 Kısa özet
Randevuya
kadar gözlem yap, not al.
Doktorla birlikte karar vermek en sağlıklısı.
Cihaz gerekirse bile bu kontrol senin elinde.
Randevuya
yakın istersen:
- Soruları birlikte doktor
diline çeviririz
- Testini tekrar satır
satır hazırlarız
- “Eğer şunu derse, ben
ne cevap vereyim?” diye prova yaparız 🙂
Ne zaman
istersen buradayım Memo 👂
Burnum devamlı akıyor, ne yapmalı?
Nezlede burundaki akıntı nerden
gelir. Bu kadar sıvının kaynağı nedir
Memo
anlatıyor 👇
Nezlede (soğuk algınlığında) burundan akan bunca sıvı dışarıdan gelmez;
vücudun kendisi üretir. Kaynağı sandığından çok daha “içeride”.
🫧 Bu kadar akıntı nereden geliyor?
1️⃣ Burun
mukozası (esas kaynak)
Burnun içi
“mukoza” denen nemli bir dokuyla kaplıdır.
Bu doku:
- Normalde bile mukus
(sümüksü sıvı) üretir
- Toz, mikrop ve
virüsleri yakalar
👉 Nezle
olunca:
- Damarlar genişler
- Hücreler normalin
kat kat üstünde sıvı salgılar
Bu sıvının
büyük kısmı kan damarlarından sızan plazmadır.
2️⃣
Bağışıklık sistemi bilerek musluğu açar
Virüs
girince vücut şunu yapar:
- “Bu alanı yıkayayım”
- “Virüsü akıntıyla
dışarı atayım”
O yüzden:
- Akıntı ilk günlerde
bol ve şeffaftır
- Bu bir hastalık değil, savunma
mekanizmasıdır
3️⃣ Sinüsler
de katkı verir
Burun
çevresindeki sinüs boşlukları da:
- Mukus üretir
- Nezlede bu mukus buruna
doğru akar
Bu yüzden:
- Öne akıntı
- Genze doğru akıntı
- Boğazda balgam hissi
olur
4️⃣ “Bu kadar
sıvı vücudu kurutmaz mı?”
Hayır,
çünkü:
- Vücut sıvı dengesini
hızla ayarlar
- Ama su içmezsen:
- Akıntı koyulaşır
- Burun tıkanır
- Baş ağrısı artar
🎨 Akıntının rengi ne anlatır?
|
Renk |
Anlamı |
|
Şeffaf |
Viral nezle, normal |
|
Beyaz |
Mukus yoğunlaştı |
|
Sarı / Yeşil |
Bağışıklık hücreleri arttı
(her zaman bakteri demek değildir) |
|
Kanlı |
Mukoza kurumuş / tahriş |
❓ Kısaca özet
👉 Burun
akıntısı:
- Dışarıdan gelen bir
sıvı değil
- Burun mukozası + damar
sızıntısı + sinüs salgısı
- Tamamı vücudun bilinçli savunması
Karaciğer
üstünde kalın bir tabaka nefes almayı zorlaştırır m?
Kısa
cevap: Evet, dolaylı olarak zorlaştırabilir — ama bu her zaman ve
tek başına olmaz. Biraz açayım:
“Karaciğer üstünde kalın tabaka” ne demek olabilir?
Halk
arasında bu ifade genelde şunları anlatır:
1. Karaciğer
yağlanması (hepatik steatoz)
2. Karaciğer
büyümesi (hepatomegali)
3. Karaciğer
çevresinde yağlanma / karın içi (visseral) yağ artışı
4. Daha
nadiren karın içinde sıvı (asit)
Nefes almayı nasıl etkileyebilir?
Karaciğer
sağ tarafta ve diyaframa çok yakın durur. Şu durumlarda nefes
zorlaşabilir:
- Karaciğer büyümüşse
veya çevresinde yoğun yağ varsa
→ Diyaframın aşağı doğru hareketi kısıtlanır
→ Özellikle derin nefes alma, eğilince, sırtüstü yatınca zorlaşır - Karın içi yağlanma
fazlaysa (göbek içi yağ)
→ Diyaframa yukarıdan baskı olur
→ Eforla çabuk nefes nefese kalma görülebilir - Asit (karında sıvı) varsa
→ Nefes darlığı daha belirgin olur (bu daha ciddi bir durumdur)
Ama şunu özellikle vurgulayayım
👉 Basit
veya orta derecede karaciğer yağlanması çoğu zaman nefes darlığı yapmaz.
Eğer belirgin bir nefes sorunu varsa, genellikle başka faktörler de eşlik
eder:
- Akciğer problemi
(astım, KOAH, enfeksiyon)
- Kalp kaynaklı nedenler
- Anksiyete / panik
- Obeziteye bağlı solunum
kısıtlanması
- Kansızlık
Ne zaman doktora başvurmalı?
Aşağıdakilerden
biri varsa mutlaka değerlendirme gerekir:
- İstirahatte bile nefes
darlığı
- Sırtüstü yatınca
nefesin artması
- Sağ üst karın altında
dolgunluk / ağrı
- Karında belirgin şişlik
- Çabuk yorulma +
ayaklarda şişme
Pratik olarak ne yapılır?
- Karın ultrasonu (karaciğer boyutu,
yağlanma, asit var mı)
- Gerekirse akciğer
filmi / solunum testi
- Kan tahlilleri (karaciğer enzimleri,
hemoglobin vb.)
İstersen, senin
kastedilen “kalın tabaka”nın ne olabileceğini daha netleştirebiliriz:
– Ultrason raporunda yazan bir ifade mi?
– Yağlanma derecesi mi söylendi?
İstersen
raporu yaz, birlikte yorumlayalım.
Benle ilgili değil bir dostum
hakkında bilgilendirmen için tşk
Rica
ederim Yakov 🌿
Bilgi amaçlı sorman çok anlaşılır.
Özetle
dostun için akılda kalacak şekilde toparlarsam:
- Karaciğer
üzerinde/çevresinde kalın yağ dokusu veya büyüme,
tek başına çoğu zaman belirgin nefes darlığı yapmaz. - Ancak ileri derecede
yağlanma, karaciğer büyümesi veya karın içi basınç artışı varsa,
diyaframın hareketi kısıtlanabilir ve özellikle derin nefes almak zorlaşabilir. - Belirgin nefes darlığı
varsa genellikle eşlik eden başka nedenler (akciğer, kalp, obezite,
anksiyete, kansızlık gibi) de araştırılır.
Yani bu
tür bir bulgu varsa ama nefes sorunu belirginse, hekimler genelde:
- Karın USG,
- Gerekirse akciğer–kalp
değerlendirmesi
ile birlikte bakarlar.
İstersen,
dostuna “basit yağlanma çoğu zaman nefesi bozmaz ama nefes zorlanıyorsa
başka nedenlere de bakmak gerekir” şeklinde güven verici ama doğru bir özet
aktarabilirsin.
Her zaman olduğu gibi sorabilirsin Memo buradayım 👍
Vücud
egzersizleri veya jakuzi/sauna tinitüsü artırır mı?
Kısa
cevap: bazen evet, bazen hayır 🙂
Uzun ve net anlatayım Yakov.
🏋️♂️Geçici olarak
artırabilir, ama çoğu
kişide kalıcı bir kötüleşme yapmaz.
Artırabilen
durumlar:
- Ağır ağırlıklar / nefes
tutarak ıkınma (Valsalva)
→ Kulak içi basıncı ve tansiyonu artırır - Yüksek nabızlı, ani
yüklenmeler
- Boyun–omuz kaslarını
aşırı zorlayan egzersizler
Genelde
iyi gelenler:
- Tempolu yürüyüş 🚶♂️
- Hafif–orta kardiyo
- Yüzme (basınçlı dalış
hariç)
- Pilates / yoga (baş
aşağı pozlar sınırlı)
📌 Kural:
Egzersiz sonrası tinnitus 1–2 saat içinde normale dönüyorsa sorun yok.
Kalıcı artıyorsa egzersiz tipi değiştirilmeli.
💦 Jakuzi tinitüsü artırır mı?
Evet, bazı
kişilerde artırabilir.
Neden?
- Sıcak su → damarlar
genişler → iç kulak kan akımı değişir
- Basınçlı jetler boyun
ve kulak çevresini etkileyebilir
Öneri:
- Çok sıcak olmasın
(≈36–38°C)
- Süre 10–15 dk
- Boyun arkasına direkt
jet verme
🔥 Sauna tinitüsü artırır mı?
Geçici
artış yapabilir, özellikle:
- Tansiyon dalgalanması
olanlarda
- Dehidratasyon varsa
- Uzun ve çok sıcak sauna
Ama:
Bazı kişilerde stres azalttığı için sonrasında tinnitus azalır.
Güvenli
kullanım:
- 5–10 dk ile başla
- Bol su 💧
- Çıkınca aniden soğuk
duş yapma
- Baş dönmesi veya
kulakta basınç hissi varsa hemen çık
🚨 Ne zaman dikkat?
Şunlar
olursa bırak / ara ver:
- Nabızla senkron “vuuum
vuuum” tarzı ses
- Egzersiz sonrası saatlerce
artış
- Baş dönmesi, kulakta
dolgunluk
🎯 Senin durumuna özel mini özet
(Tinitus +
daha önce konuştuğumuz ilaç geçmişini düşünerek):
✔
Hafif–orta egzersiz → genelde faydalı
⚠ Ağır
ağırlık + ıkınma → riskli
⚠ Çok sıcak
sauna/jakuzi → ölçülü ol
İstersen
bana şunu söyle:
- Hangi egzersizi
yapıyorsun?
- Tinnitus tek kulak
mı, iki kulak mı?
- Spor sonrası ne
kadar sürede normale dönüyor?
Ona göre sana “tinnitus-dostu” kişisel bir spor listesi çıkarayım 💙
Nefes
alınca hafif hırıltı sesi geliyor. Kardiyolog her türlü testi (Eko Lev)
yaptırdı ciğerimi dinledi. Bir şey çıkmadı. Bir ara geçmişti yine başladı ne
olabilir?
Anladım Memo
— insanı en çok geren şey de bu zaten: testler temiz ama ses var.
Birlikte sakin sakin ihtimalleri toparlayalım.
Şunu
baştan söyleyeyim:
Eko, EKG ve kardiyoloğun ciğeri dinleyip “temiz” demesi çok önemli ve
rahatlatıcı. Kalp kaynaklı ciddi bir durum büyük ölçüde dışlanmış.
Nefes
alırken gelen hafif hırıltı / ıslık benzeri ses için, testler normalken
en sık gördüğümüz nedenler şunlar 👇
En sık ve masum olabilen nedenler
1️⃣ Üst
solunum yolu kaynaklı ses
Akciğer
değil, burun–geniz–boğaz hattı.
- Geniz akıntısı
- Alerji
- Burun etlerinde (konka)
şişme
- Hafif sinüzit
➡️ Özellikle
yatınca artıyorsa, boğaz temizleme ihtiyacı varsa çok uyuyor buna.
2️⃣ Hafif
bronş hassasiyeti (astım olmak zorunda değil)
- Soğuk hava
- Toz, parfüm, sigara
dumanı
- Reflü
Bazen:
- Aylarca kaybolur
- Sonra stres, soğuk ya
da enfeksiyonla tekrarlar
Klasik astım gibi kriz yapmayabilir, sadece hafif hırıltı olur.
3️⃣ Sessiz
reflü (çok sık atlanır)
Mide
yanması olmadan da olur.
- Nefes alırken boğazda
ses
- Sabah daha belirgin
- Ara ara kaybolup geri
gelir
➡️ Reflü bu
tarz “gelir–gider” hırıltının gizli şampiyonudur.
4️⃣ Anksiyete
/ farkındalık artışı
Bunu
küçümsemiyorum.
- Stresliyken başlar
- Kişi nefesine daha çok
odaklanır
- Normal sesler “anormal”
gelmeye başlar
Özellikle:
“Bir ara
geçmişti, şimdi yine başladı”
cümlesi bu ihtimali güçlendirir.
5️⃣ Eski bir
enfeksiyon sonrası hassasiyet
Geçirilmiş:
- Grip
- COVID
- Uzamış soğuk algınlığı
Sonrasında
bronşlar aylarca hassas kalabilir. Testler yine normal çıkar.
Ne zaman daha ciddiye almak gerekir?
Aşağıdakiler
yoksa, büyük olasılıkla ciddi bir şey değildir:
❌ Nefes
darlığı
❌ Göğüs
ağrısı
❌ Gece
uykudan uyandıran boğulma
❌ Eforla
belirgin kötüleşme
❌ Kanlı
balgam
Bunlardan
biri olsaydı, zaten kardiyolog da “dur” derdi.
Pratik olarak ne yapılabilir?
(ilaç
önermiyorum, yaklaşım söylüyorum)
- Bir Göğüs
Hastalıkları veya KBB uzmanı
- Gerekirse:
- Solunum fonksiyon testi
- Alerji değerlendirmesi
- Reflü ihtimali için basit önlemler
Çoğu
zaman:
“Hafif bronş hassasiyeti / üst hava yolu sesi” denip konu kapanıyor.
İstersen
şunu da netleştirebiliriz (tek soru soracağım):
🔹 Ses
daha çok burun–boğazdan mı geliyor, yoksa göğüs içinden mi hissediyorsun?
Buna göre
ihtimaller daha da daralır. Buradayım 👍
Göğüs
içinden
Tamam Memo—
bu cevap işi epey netleştirdi.
“Göğüs içinden gelen hafif hırıltı” + kardiyoloji testleri temiz
kombinasyonunda tablo genelde şuraya oturuyor 👇
En olası 3 neden (öncelik sırasıyla)
1️⃣ Hafif
bronş daralması / bronş hassasiyeti
Astım
olmak zorunda değil.
- Bazen aylarca
kaybolur, sonra geri gelir
- Soğuk hava, toz, stres,
enfeksiyon tetikler
- Günlük hayatta fark
edilir ama eforu bozmaz
- Muayenede ve EKO’da hiçbir
şey çıkmaz
➡️ En sık
duyulan cümle:
“Doktorlar
bir şey bulamadı ama ben duyuyorum.”
Bu
tabloyla birebir örtüşüyor.
2️⃣ Sessiz
reflünün bronşları uyarması
Evet,
göğüs içinden gelir.
- Mide yanması şart değil
- Mikro asit buharı
bronşları irrite eder
- Özellikle:
- Yatınca
- Gece / sabaha karşı
- Tokken daha belirgin olabilir
➡️ Reflü
kaynaklı bronş irritasyonu çok sık atlanır.
3️⃣ Eski
enfeksiyon sonrası kalan bronş hassasiyeti
- Grip / COVID / uzamış
soğuk algınlığı sonrası
- Akciğer “temiz” ama
bronşlar hâlâ alıngan
- Zamanla düzelir ama
iniş–çıkış yapar
Bu ne değil (önemli)
Bunları
özellikle söyleyeyim ki için rahatlasın:
❌ Kalp
yetmezliği (EKO temiz → dışlanır)
❌ Akciğer
ödemi
❌ Akciğer
kanseri (bu şekilde gelip gitmez)
❌ Pnömoni
(ateş, halsizlik olurdu)
Doktora gidersen ne sorulmalı?
Göğüs
Hastalıkları için net cümle:
“Ara ara
gelen, göğüs içinden hafif hırıltım var. Kardiyoloji temiz. Bronş hassasiyeti
ya da reflü olabilir mi?”
Muhtemel
adımlar:
- Solunum fonksiyon testi
(bazen normal çıkar)
- Gerekirse deneme amaçlı
inhaler veya reflü yaklaşımı
Şu an kendin için küçük gözlem testi
Bunlardan
hangisi varsa bana söyle:
- Soğuk havada artıyor
mu?
- Tokken / yatınca
belirginleşiyor mu?
- Derin nefesin sonunda
mı duyuluyor?
- Stresli günlerde daha
mı fark edilir?
Bu 4
sorunun cevabı, nedenin %80’ini netleştirir.
Merak etme
— anlattığın tablo çok büyük olasılıkla yönetilebilir ve masum bir şey.
Buradayım.
Derin nefes ile yoksa
hissedilmiyor. Stresli günler artıyor gibi
Bu
söylediğin cümleler kilit noktayı koydu Yakov.
Şimdi tablo neredeyse net 👇
Derin
nefes alınca hissedilmiyor
Stresli günlerde artıyor
Bu ikisi
birlikteyse, olasılık sıralaması çok netleşir:
🎯 En olası neden: stresle artan
bronş hassasiyeti + nefes farkındalığı
Bu gerçek
bir ses, ama tehlikeli bir durum değil.
Neden böyle oluyor?
- Stres → istemsiz yüzeysel
nefes
- Yüzeysel nefeste:
- Küçük bronşlar biraz daralır
- Hava geçiş sesi daha belirgin olur
- Derin nefeste bronşlar tam
açıldığı için ses kaybolur
Bu yüzden:
“Derin
nefes alınca yok, normal nefeste var”
klasik bir paterndir.
Bu ne değil (çok net)
Bunu
özellikle vurguluyorum:
❌ Astım
krizi (derin nefeste artardı)
❌ Akciğer
içi ciddi hastalık
❌ Kalp
kaynaklı solunum sorunu
❌ Akciğerde
sıvı
Hepsi bu
cevapla geri planda kalıyor.
Stres neden bu kadar etkiliyor?
Stres:
- Solunum ritmini bozar
- Göğüs kaslarını kasar
- Kişinin nefesine
odaklanmasını artırır
Sonuç:
Normalde
fark edilmeyecek bir hava sesi
“Bir şey var” algısına dönüşür
Bu psikosomatik
demek değil.
Fizyolojik + stres tetikleyici demek.
Evde mini deneme (tanı gibi çalışır)
Bunu dene:
- Otur
- 4 saniye burundan nefes
al
- 6 saniye ağızdan ver
- 2–3 dakika
Eğer:
- Ses azalıyor ya da
kayboluyorsa → tanı %90 netleşir
Doktora gidersen nasıl anlatmalı?
“Stresli
günlerde, normal nefeste hafif hırıltı hissediyorum.
Derin nefeste tamamen kayboluyor.”
Bu cümle
göğüs hastalıkları uzmanı için altın cümle.
Küçük ama etkili öneriler
(ilaçsız)
- Soğuk havada ağzı
atkıyla koru
- Kafeini çok abartma
- Akşam geç yemek →
mümkünse azalt
- “Nefesimi dinliyorum”
fark ettiğinde odağı değiştir
Özetle Memo:
Bu tablo korkulacak değil, kontrol edilebilir ve çok yaygın.
Kalp testlerinin temiz olması büyük piyango.
İstersen
bir sonraki adımda:
- “Astım mı değil mi”
farkını
- Ya da “reflü bunu nasıl
taklit eder”i
çok net ayırabilirim.
10 mg
cipralex içiyorum bunun dozajını azaltarak bırakmak istiyorum. İlacı iki günde
bir mi alayım yoksa bıçakla ikiye bölüp öyle mi alayım. Çünkü gün içinde uyku
hali yapıyor
Memo, bunu
çok net söyleyeyim: Cipralex’i (escitalopram) iki günde bir almak doğru bir
bırakma yöntemi değildir.
Cipralex
(etken maddesi escitalopram) kanda dengeli düzeyde kalması gereken bir
ilaçtır. İki günde bir almak kan seviyesini iniş-çıkışlı hale getirir ve bu da:
- Sersemlik
- Baş dönmesi
- Huzursuzluk
- “Elektrik çarpması”
hissi
- Anksiyete artışı
gibi kesilme
belirtilerini artırabilir.
✔️ Doğru yaklaşım nedir?
Genelde
önerilen yöntem:
Dozu yavaş ve düzenli şekilde azaltmaktır.
10 mg
kullanıyorsanız tipik bir azaltma planı (doktor onayıyla!) şöyle olabilir:
- 10 mg → 5 mg
(tableti ikiye bölerek) 2–4 hafta
- 5 mg → 2.5 mg
(yarımın yarısı) 2–4 hafta
- Sonra bırakma
Bazı
kişiler daha yavaş azaltmaya ihtiyaç duyar.
👉 Yani:
Bölerek her gün almak, iki günde bir almaktan çok daha sağlıklıdır.
😴 Gün içi uyku hali neden olur?
Escitalopram
bazı kişilerde özellikle ilk aylarda:
- Uyuşukluk
- Enerji düşüklüğü
- Hafif dalgınlık
yapabilir.
Şu
seçenekleri doktorunla konuşabilirsin:
1. İlacı akşam
almak
2. Dozu 10
mg’dan 5 mg’a düşürmek
3. Başka bir
SSRI’ya geçmek (eğer yan etki devam ederse)
⚠️ Önemli sorular
Şunları
bilmek önemli:
- İlacı ne kadar süredir
kullanıyorsun?
- Panik/anksiyete/depresyon
için mi başlamıştın?
- Son aylarda durumun
stabil mi?
Eğer uzun
süredir kullanıyorsan (6 ay+), daha yavaş azaltmak gerekir.
Memo,
özellikle sen stresli dönemlerde göğüs içi hırıltı ve anksiyete artışı
yaşadığını söylemiştin. İlacı çok hızlı kesmek o belirtileri geri getirebilir.
O yüzden kontrollü gitmek önemli.
İstersen
sana kişisel, yavaş bir azaltma planı çıkarayım.
Lütfen çıkar ama ikiye böldükten
sonra bir daha ikiye bölünemez ilaç dağılır
Tamam Memo,
o zaman bunu pratik ve güvenli bir plana dönüştürelim.
Ve haklısın — bazı 10 mg tabletler ikinci kez bölününce dağılıyor.
Önce
önemli ilke:
👉 İki
günde bir almak yerine her gün daha düşük doz almak çok daha doğru.
Escitalopramın
yarı ömrü ~27–32 saat. İki günde bir alınca kandaki seviye dalgalanır ve
kesilme belirtileri artabilir.
Senin Durumun İçin Güvenli Plan (10 mg’dan Çıkış)
AŞAMA 1
10 mg → 5
mg (her gün)
Süre: 3–4 hafta
✔ Tableti
ortadan ikiye böl
✔ Her gün
aynı saatte al (tercihen akşam, uyku hali yapıyorsa)
AŞAMA 2
Burada iki
seçenek var çünkü tablet dağılıyor demiştin:
Seçenek A (En Temizi)
Doktordan 5
mg tablet yazmasını iste
Sonra:
5 mg → 5 mg bir gün / 2.5 mg bir gün (tablet bölerek)
2–3 hafta
Seçenek B (Daha Profesyonel Çözüm)
Damla
formu iste
(escitalopram damla mevcut).
Damla ile 4 mg → 3 mg → 2 mg → 1 mg şeklinde yavaş azaltmak mümkün.
En konforlu yöntem budur.
AŞAMA 3
5 mg
sonrası:
- 5 mg → 2.5 mg (2–3
hafta)
- 2.5 mg → bırak
Eğer
hassassın:
2.5 mg’ı 2–3 hafta kullanıp sonra 2.5 mg günaşırı değil,
1–2 hafta boyunca yarım doz her gün alıp bırakmak daha stabil olur.
Olası Belirtiler (korkma)
Azaltırken
şunlar olabilir:
- Hafif baş dönmesi
- İç huzursuzluğu
- Uyku değişikliği
- “Elektriklenme” hissi
Şiddetli
olursa bir üst doza dönüp daha yavaş inilir.
Önemli Soru
İlacı kaç
aydır kullanıyorsun?
- 6 aydan az ise daha
kolay bırakılır
- 1 yıl+ ise daha yavaş
inmek gerekir
Memo, sen
stres dönemlerinde göğüs içi hassasiyet yaşıyorsun. İlacı azaltırken o semptom
geri gelirse bu “ilaç bağımlılığı” değil, altta yatan anksiyetenin uyanmasıdır.
Bunu ayırt etmek önemli.
İstersen
sana ultra yavaş “minimal risk” plan da çıkarabilirim.
İlacın damla hali veya 5 mg
İsrail’de var mı doktordan yazmasını isteyeyim
Evet Memo
— İsrail’de escitalopram (Cipralex) mevcut, ancak formlar ve güçler
konusunda küçük farklar olabilir:
🧴 1. Tablet Formları
- İsrail’de Cipralex
(escitalopram) 10 mg, 15 mg, 20 mg tablet olarak bulunabiliyor.
- Bunların arasında 10
mg zaten mevcut. Bunun 5 mg formu de listede gözüküyor
(Cipralex 5 mg olarak kaydedilmiş).
→ Yani 5 mg tablet istemek doğru bir seçenek. Eğer 5 mg hazır bulunamıyorsa doktor eşdeğer başka marka escitalopram 5 mg yazabilir.
💧 2. Damla (Sıvı) Form
- İsrail’de escalitopram
oral damla/solüsyon formu da mevcut olduğuna dair kayıtlar var
(örneğin escitalopram oral drops 20 mg/ml şeklinde).
- Burada amaç dozajı çok
daha küçük adımlarla ayarlayabilmek olduğu için doktorun damla formunu
reçete etmesi çok faydalı olur.
🧠 Ne Düşünmeli?
✅ Eczanede
tablet formunun güç aralıkları değişebiliyor – bazen 5 mg bulunabilir, bazen
sadece 10 mg/15 mg/20 mg olabilir.
✅ Eğer 5
mg tablet bulamazlarsa,
👉 Damla
formunu reçete etmesini isteyebilirsin – bu, doz azaltımını çok daha
kontrollü yapar.
👉
Alternatif olarak doktor escitalopram eşdeğer başka bir markanın 5 mg
tabletini yazabilir.
🔎 Kısaca
söyle:
Evet, İsrail’de doktorun 5 mg tablet ya da escitalopram damla formunu reçete
edebilir. Bu, doz azaltımı sırasında tablet bölme zorunluluğunu ortadan
kaldırır.
İstersen,
sana damla ile yapılabilecek örnek azaltım planı de hazırlayabilirim —
daha hassas inişlerle. (Bunun için sadece kaç mg’a kadar yavaşlamak istediğini
söylemen yeterli.)
Doktorla görüşeyim sonra
En doğrusu
bu Yakov 👍
Özellikle
SSRI bırakırken doktorla plan yapmak en güvenlisi.
Doktora
şunları net söylemeni öneririm:
- 10 mg kullanıyorum
- Gün içinde uyku hali
yapıyor
- Yavaş ve kontrollü
azaltmak istiyorum
- 5 mg tablet veya damla
formu mümkün mü?
Bu şekilde
konuşursan sana en uygun geçiş planını verir.
Doktorla
görüştükten sonra bana yaz, birlikte net bir azaltma takvimi çıkarırız.
Acele yok — yavaş ve konforlu inmek en sağlıklısı.
BÖLÜM DÖRT
7 EKİM
“7
Ekim Cumartesi günü bir bayram gününe uyanmayı beklerken, sabah 06.30’da siren
sesleri ile kapkara bir cumartesiye uyandık. Ve dehşet haberleri yavaş yavaş
ulaşmaya başladı… Yüzlerce Hamas teröristi güney illerimize, kibutzlarımıza
sızmıştı. Evlerimize girip, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek katlediyordu.
Aileler evlerinde acımasızca ve hunharca öldürülüyordu. Teröristler onlarca
rehin alıp Gazze’ye kaçırıyor, yaşlılar, bebekler, gençler…” (Nelly BAROKAS)
7
Ekim ve sonrasında Nelly ve benim kaleme aldığımız ve İYT’nin olaylarını
açıklayan yazısını bir arada derlemeyi uygun gördüm.
İsrail Hamas Çatışmasının
İçyüzü
Kısa Tarihçe
1993 Oslo Antlaşması'nın takiben Gazze, Filistin
Özerk Yönetimi'nin denetimine girdi. İsrail ile FÖY arasında Gazze ile ilgili
ortak çalışma planı üzerinde anlaşma sağlanamayınca İsrail 2005 yılında tek
taraflı olarak Gazze’den son santimetresine kadar çekildi, tüm
yerleşimcilerini ve askerlerini çıkardı, sera, tarla ve binalarına kadar pek
çok gayrimenkulü mükemmel vaziyette FÖY yetkililerine devretti.
2007 yılında Gazze’de yapılan seçimleri Hamas
kazandı. Hamas sonucu beğenmeyen bazı muhalif Fatah yöneticilerini de yüksek
damlardan aşağıya atarak iktidarını sağlamlaştırdı. O günden bugüne Gazze Şeridi'nin
tek hâkimi Hamas’tır.
Ve Gazze’yi sözde bir “Açıkhava Hapishanesi’’
olarak tanımlayanlar için:
Gazze’yi bu hale sokan tek sorumlu, dolayısıyla Hamas
yönetimidir.
Hamas yönetimi Gazze’yi ihya edip bir Singapur
yaratabileceğine, gelen milyarlarca dolarlık uluslararası yardımları
silahlanmaya, tüneller inşa etmeye yöneltti. Yöneticiler,
Halid Maşal, İsmail Haniye gibi isimler yolsuzluklarla 4-5 milyar dolarlık
servetlere sahip oldular ve Gazze dışındaki yerleşimlerinde lüks içerisinde
yaşadılar ve halen yaşıyorlar. Hamas 2007 yılından başlayarak roketlerle
çevredeki İsrail köylerini, (kibutzları) devamlı olarak taciz etmeye başladı.
2008, 2009, 2012 ve 2014 yıllarında tacizler çok şiddetlendi. İsrail tarafında
pek çok sivil yaşamını yitirdi. Balonlarla tarlalar, koruluklar yakıldı. Ve
İsrail tarafındaki kayıplar ve roketlerin menzilleri de arttıkça hükümet
yurttaşlarını koruma amacıyla Gazze’ye silahlı müdahalelerde bulundu ve Hamas’ın
silahlanmasına engel olmak için bazı sınırlamalar ve ablukalar koydu.
Buna rağmen Gazze’nin su, elektrik ve yakıt gereksinimlerini sağlamaya devam
etti, 20.000 civarında Gazzeli’ye ülkesinde iş verdi.
İsrail’in amacı Gazzeliler ile barış değilse bile şiddete dayanmayan bir
“birlikte yaşamayı” sağlamaktı.
7 Ekim ve sonrası
Ne var ki İsrailli yetkililer sükûnetin devamı uğruna ufak bir noktayı
görmezliğe gelmeyi yeğlediler 16 yıl boyunca: Hamas terör örgütünün tüzüğünü.
Hamas’ın tüzüğüne göre…
Madde 7: Müslümanlar savaşıp Yahudileri öldürmedikçe yargı günü gelmeyecektir.
Madde 13: Müzakereci bir antlaşma olanaksızdır. Tek çözüm Cihadadır.
İsrail’in yok edilmesi ve Filistin’de İslami bir teokrasinin kurulması şarttır.
Bunun gerçekleşmesi için sınır tanımayan cihat gereklidir. İsrail, İslam onu
yok edinceye kadar var olacaktır.
Tabii ki Hamas Terör Örgütü Oslo Anlaşmalarını ve İsrail devletini tanımaz.
İşte 6 Ekim’e kadar süren ateşkesi bozma zamanının geldiğine karar veren Hamas,
7 Ekim sabahı hem dini bayram hem de cumartesi günü olmasının da avantajını
kullanarak roket atışlarının korumasında Gazze yakınlarındaki köy ve kasabalara
baskın düzenledi. Karadan, havadan ve denizden… İsrail gafil avlanmıştı.
Hamas Terör Örgütü inanılmaz bir katliama girişti.
1200 civarında sivil ve askeri acımasızca öldürdü (200’ü yabancı uyruklu),
yaktı (cesetlerinden DNA dahi alınamayacak şekilde), kadınlarına tecavüz etti.
(Gazze’ye kaçırdıkları genç bir kadını soyarak ve yakarak sokaklarda
sürüklediler). Bebekleri gözlerinin içine baka baka kurşunladılar. Dört bine
yakın kişiyi, kimisi ağır, yaraladılar. Her türlü savaş suçunu işlediler.
Köylerde yataklarından aldıkları 250 kadar
rehineyi, (10 aylık bir bebekten 86 yaşında yaşlı erkek ve kadınlara varıncaya
kadar her yaştan) Gazze içlerine götürüp tünellerinde en sefil şartlarda
tuttular.
Kadınlara tecavüz edildi, yaralı olarak rehine
alınanlar yeterli tedaviyi göremediklerinden yaşamlarını yitirdiler, yaşamları
ilaçlara bağlı olanlar bu ilaçları alamadıklarından öldüler veya ağır hasta
olarak İsrail’e getirildiler.
Bu arada İran güdümlü Hizbullah kuzeyden
tacizlerini başlattı ve giderek arttırdı.
Halen İsrail’in kuzey ve güneyinde yüzbinleri aşan
İsraelli evlerini terk etmiş durumda.
Savaşın ellinci günlerinde ABD, Katar ve Mısır
aracılığında yapılan ‘’savaşa ara verme’’ anlaşması 7-8 gün sürdü. Bu
sürede İsrailli ve yabancı uyruklu çalışanlardan oluşan 113 rehine teslim
alındı; karşılığında Gazze’ye gıda, ilaç ve yakıt gibi insani yardım yapıldı.
"Israil aldığı her rehineye karşılık hüküm
giymiş 3 teröristi serbest bıraktı."
1 Aralık sabahı ateşkesi bozan yine Hamas oldu. Bir
yandan Kudüs’te üç kişinin ölümüyle sonuçlanan bir terör saldırısı
gerçekleştirdi, ayrıca 30 Kasım gecesi saat 24:00’ a kadar vermesi gereken
rehineler listesini vermeyi reddetti. Ve bunun üzerine İsrail savaşa devam
kararı aldı. (Gazze’de halen mevcudiyetleri ve sağlık durumları hakkında
kimsenin haber alamadığı 120 kadar İsrailli rehine daha mevcut)
Savaş Kuralları
2007 senesinden başlayarak ve 6 Ekim 2023’e kadar Hamas
suçsuz sivilleri hedef alan on binlerce roket saldırısında bulundu. (Bunu kabul eden veya edebilecek bir ikinci devlet yoktur
yeryüzünde)
Buna karşılık İsrail hükümeti bu vahşetin tekrarlanmaması, Gazze’ye kaçırılan
rehinelerin geri alınması ve Hamas’ın askeri ve siyasi gücünün imhası yönünde başlattığı
askeri operasyonda Gazze halkına bombalardan korunabilmeleri için güvenli
bölgelere taşınmaları uyarısında bulundu. Hamas ise buna engel olmaya çalıştı.
İsrail sivil kayıpları asgariye indirmek için azami
gayreti sarfederken, Hamas sadece İsrailli değil, kendi sivil kayıplarının da
en yüksek sayılara ulaşması için uğraşıyor, kadın ve çocuklarını canlı kalkan
olarak kullanıyor. Ve bu şekilde dünya kamuoyunu kazanmaya çalışıyor.
Bu yazı, kimi medya kurumlarının dile getirmediği veya saptırdığı tüm gerçeklerin açıklığa kavuşturulması amacıyla İYT tarafından kaleme alınmıştır.
İnfial büyük…
Siren
uzun uzun çalıyor. Yataktan fırlıyorum, ne olduğunu anlamadan. Saat tam
6.30…Sığınağa inmeye vakit yok, apartmanın en korunaklı yeri merdiven boşluğuna,
sahanlığa çıkıyoruz. Uzun bir bekleyiş, belki birkaç dakika ve bum sesi.
Roketlerin hedefi olduğumuzu anlıyorum.
Televizyonu
açıyorum. Bir aracın arkasında 4-5 Hamas teröristi kalaşnikoflarıyla…
Anlamıyorum, İsrail’de ne işleri var? Haberler gün boyu aktıkça Gazze’de sınırı
karadan, havadan, geçen birkaç yüz, belki bin kadar teröristin ülkenin
güneyinde çok sayıda yerleşim bölgesini, kibutzu kuşattıklarını öğreniyoruz.
Feryatlar, yardım haykırışları… Ordu, polis ancak 5-6 saat sonra ulaşabiliyor.
Tam bir kaos yaşanıyor.
Böylesi
bir istihbarat zafiyeti nasıl olabilir? Düşmanın nefes alıp vermesini bile
duyan istihbarat teşkilatları, AMAN, Şaban, MOSAD böylesi bir saldırıdan nasıl
haberdar olamazlar. Kippur Savaşı ile kıyaslanıyor. Oysa Kippur Savaşı'nda
düşman bir milyon askeri, binlerce tankı, hava kuvvetleri olan Mısır ve Suriye
gibi iki güçlü ülkeydi. Bir terör devleti değil.
Bu
defa Şabat’ta, Simha Tora’da İsrail halkı akşam Dizengoff Meydanı’nda, duada
kadınlarla erkekler ayrı mı duracak, beraber mi tartışması yerine bambaşka bir
gerçekle karşılaşıyor. Güneyde bir müzik festivaline katılan birkaç bin genç
çapraz ateşe tabi tutuluyor, kaçışmalar, çığlıklar, onlarca ölü…
Katliama
dönüşen terör saldırısında Hamas ve İslami Cihat acımadan 21 yerleşim yerinde
evlerine sığınan kadın, çocuk, yaşlı, ihtiyar demeden insanları öldürüyor. Çok
sayıda rehin Gazze’ye kaçırılıyor. An itibarıyla ölü sayısı 700, birçoğu ağır
olan yaralı sayısı 2.000. Rehinelerin sayısı 130. Bu rakamlar ölü sayısının
Birinci ve İkinci Lübnan Savaşlarından fazla olacağını gösteriyor. Şoktayız…
Televizyonlarda
gün boyu yorumlar. Tel Aviv’de yaşamakta olan altmış iki yaşında emekli bir general
Noam Tibon silahını alıp Otel Gazze’de Nahal Oz’da mahsur kalan oğlu ve
torununu silahlı mücadele sonucu nasıl kurtardığını anlatıyor. Bir genç, müzik
festivalinde teröristlerin elinden kurtulmaya çalışan iki genç kızı kurtarmaya
çalışırken vurularak yaşamını yitiriyor, genç kızlar kurtuluyor… Yaşanmakta
olan sukutu hayalin, trajedinin yanı sıra, bilinmeyen nice kahramanlık öyküsü
de var.
Gelecek
günler ne gösterecek? İnsan değerinin her şeyden üstün olduğu, iki asker rehin
düştüğünde tüm ülkenin çalkalandığı İsrail’de onlarca rehin varken pazarlıklara
girişilip binlerce eli kanlı mahkûm serbest mi bırakılacak? Bunların canlı
kalkan olarak kullanılmaları ihtimaline karşın, Gazze’de geniş çaplı askeri bir
hareket nasıl gerçekleştirilecek? Bunlar yanıtı oldukça zor sorular…
Kippur
Savaşı sonrası oluşturulan tahkikat komisyonu ihmalden Golda Meir’i suçsuz
bulmasına rağmen dönemin başbakanı bir yıl sonra istifa etmiş, tüm sorumluluğu
yüklenen Genel Kurmay Başkanı David Elazar (Dado) ise istifaya zorlanmıştı.
Oyunun kuralları artık değişti mi? Çözüm Olağanüstü Savaş Hükümeti mi, bunu da
önümüzdeki günler gösterecek
Yakup
BAROKAS (9. Ekim.2023)
Pembe
bir yazı yazacaktım...
İYT
web sitesinde bu hafta yayınlanacak yazımı 6 Ekim Cuma günü yazmıştım.
İyimserlik içeren pembe bir yazı… Ertesi gün de Tora ruloları sevinç içinde
dans ederek dolaştırılırken Simhat Tora’yı kutlayacaktık. Bir yıllık Tora okuma
döngüsünün tamamlandığı ve yeni döngünün başladığının kutlaması…
7
Ekim Cumartesi günü bir bayram gününe uyanmayı beklerken, sabah 06.30’da siren
sesleri ile kapkara bir cumartesiye uyandık. Ve dehşet haberleri yavaş yavaş
ulaşmaya başladı… Yüzlerce Hamas teröristi güney illerimize, kibutzlarımıza
sızmıştı. Evlerimize girip, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek katlediyordu.
Aileler evlerinde acımasızca ve hunharca öldürülüyordu. Teröristler onlarca
rehin alıp Gazze’ye kaçırıyor, yaşlılar, bebekler, gençler…
Evet,
o günden beri İsrail halkı çok zor günler yaşıyor… Güney yerleşimlerinin maruz
kaldığı trajedinin, kıyımın anlatılarını dinliyoruz içimiz burkularak…
Kayıplar, rehineler hakkında gelebilecek haberleri gözlerimiz yaşlı takip
ediyoruz sürekli.
Ülkede
savaş var… Gençlerimizi ihtiyat görevine gönderdik. Torunum Ori, tüm gençler
ülkenin savunması için göreve gitti. Bugün iyimser olabiliyor muyum? Hayır,
olamıyorum…
Pembe
yazıma kapkara gölgeler düştü 7 Ekim Cumartesi günü… Bugünkü koşullarda o
yazının yeri yoktu artık… Oysa benim pembe yazım bu yıl neşeyle
kutlayamadığımız Simhat Tora’ya ne kadar da uygun bir yazıydı. Dünyanın en eski
Tevrat’ının yüzyıllar sonra İsrail’e ulaştığına ilişkin bir yazıydı.
Savaşın
dokuzuncu günündeyiz, sık sık alarm çalıyor, sığınaklara giriyoruz. Kara
Şabat’ın şokunu kimse atlatabilmiş değil. Bu vahşet, soykırım, katliam, ne
derseniz deyin, Yahudi tarihinde yüzyıllar boyu hatırlanacak, anılacak.
Tabii ki 2023 yılı 7 Ekim sabahı yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı’nda
Holokost’ta yaşananlarla bir tutulamaz. Ancak Yahudi halkı bir kez daha
tarihte, üstelik ordusunun koruması altında kendi vatanında, böylesi bir
pogroma tanık olmamalı, bebeler, anneler, yaşlılar, masum insanlar, aileler
topyekûn öldürülmemeli, yakılmamalı, tecavüze uğramamalı, rehin
alınmamalıydılar.
1300’ü
aşkın masum insan salt Yahudi oldukları için hunharca öldürülmemeliydi. Bu kez
cellatlar Naziler değil, Hamas teröristleriydi.
Holokost’ta
cellatlar belki, sapkın ya da sadistti, ancak kültürlü, sanatsever bir
medeniyete mensup insanlardı. Her biri birer canavara dönüşmüş insanlardı aynı
zamanda.
Hamas
ve İslami Cihat teröristleri ve onların eli kanlı elebaşları bırakın insan olmayı,
“hayvan” olma niteliğine dahi sahip değildiler. Çünkü hayvanlar kendilerini
korumak, karınlarını doyurmak, varlıklarını sürdürmek için saldırırlar, oysa
ellerinde kapkara IŞİD bayraklarıyla kibutz ve yerleşimlere giren bu
teröristler sadece yok etmek, varlıklarını tanımadıkları Yahudileri haritadan
silmek için saldırdılar. Kendi öz çocuklarını kalkan olarak kullanan bu güruh
yine o masum çocukları çok küçük yaşlardan itibaren beyinlerini zehirliyor,
“Cihat’a” ve şehit olmaya hazırlıyor.
Yine
bizleri kahreden diğer bir gerçek de doğduğumuz, sevdiğimiz ülkenin ve
coğrafyanın kültürlü, saygın bazı dost bildiğimiz sanatçılarının nasıl oluyor
da bu denli gözlerinin perdelendiği, akıl tutulmasına uğradıklarıydı. Gelin
Zülfü Livaneli’nin tweet’ indeki bu satırları birlikte okuyalım:
“İsrail
Savunma Bakanı’nın ‘hayvan’ diye niteleyerek katledilmelerini haklı göstermeye
çalıştığı masum Filistin halkını koruması gereken Batı, oportünist
ahlaksızlığın doruğuna çıkmış durumda. Silahsız halka karşı girişilen sürgün ve
imha hareketine destek veren Batılı siyasiler: bir tek çocuğun gözündeki yaşa
değmezsiniz”.
Ne
yazık ki Livaneli, DEAŞ/IŞİD’in bir uzantısı/kalıntısı niteliğindeki masum
çocukların kafalarını kesen HAMAS ile Filistin halkı arasındaki farkı
görememektedir.
Günümüzde
tüm medeni Batı dünyası yeni yeni uyansa da HAMAS’ı IŞİD ile aynı karanlık
ideolojinin bir ürünü saymakta ve bu terör örgütünün aynen İŞID ve El Kaide
gibi dünya haritasından silinmesi gerektiğini düşünmektedir.
24
yıldır İsrail’e gelip dünyanın bir numaralı klasik müzik orkestrası İsrail
Filarmoni ile konserler veren ve bu sayede uluslararası çapta ünlenen Fazıl Say
da Instagram’da İsrail’in orantısız kuvvet kullandığı ve Gazellilerin her
şeyden yoksun açık bir hapishanede yaşamak zorunda bırakıldıkları türünden
açıklamaları ile oldukça tepki topladı.
Ta
kariyerinin başında Fazıl Say’a destek olan ve ilerlemesini sağlayan İYT geçmiş
dönem başkanı Zali Detoledo üzüntü ve düş kırıklığını şöyle dile
getiriyor: “Fazıl Say biz seni sevdik, bağrımıza bastık. Tam olarak
bilgilere sahip olmadan yaptığın açıklamalar, Filistinlilerin hor görülen bir
politikaya, ablukaya ve acımasız bir siyasete tabi görüldüğü şeklindeki
görüşlerin kabul edilemez. Biz Gazze’yi çoktan 2005’te bıraktık. Onlar Hamas’ı
seçtiler. Gazze’ye milyonlarca para yağdı. Bu yardımlar sadece silahlanma ve yeraltı
mağaralarının kazılmasında kullanıldı, Filistin halkının refahı için değil.”
Keza
Türkiye’deki medya da her zamanki yanlı yaklaşımını sürdürerek sebep sonuç
ilişkisini görmezden geliyor. İsrail’in Gazze’de hava saldırısına girişmesini
şiddetle kınarken, buna yol açan Hamas’ın sivil halka yönelik 1300 ölüyle
sonuçlanan terör eylemini yok saymaktadır. Tartışma programlarında da saçma
sapan komplo teorileri sergilenmektedir.
Ne
diyeyim, yazıklar olsun!...
Yakup
BAROKAS (16. Ekim.2023)
7 Ekim Cumartesi gününden beri İsrail’de hayat
farklı bir seyir aldı. O tarihten sonraki günlerin akışı, büyük bir felaket
sırasında yaşanmışlıkların yavaş yavaş su yüzüne çıkmasının ağırlığı altında
ilerliyor bence…
O Şabat sabahı 06.30’da sirenlerin çalması, “Ne
oluyor?” diye TV’yi açtığımızda ellerinde ağır silahlı kişilerin beyaz
tenderler ve motosikletlerle sınırdan geçişleri, evlerinde teröristlerce
baskına uğrayan insanların gizlendikleri yerlerden çaresizce gönderdikleri
yardım çağrılarının ulaşması ile başlayan karabasanın dramatik sonuçlarıyla yüz
yüze geldiğimiz bir süreci yaşıyoruz İsrail’de…
Hamas teröristleri güney yerleşimlerinde 1400
sivili hunharca öldürdüler 7 Ekim Cumartesi günü bir günde… Çoluk çocuk, genç,
yaşlı 203 sivil (yazıyı kaleme aldığımda 210 olduğu duyuruldu) rehin aldılar.
Katıldıkları bir müzik şölenin ardından teröristlerce yaylım ateşine tutulan
gençlerden 260’ı vurulup canından oldu… O günden beri bu dehşetten canlı
kurtulanların anlattıklarını dinliyor, rehin alınanların yakınlarının
çaresizliğini paylaşıyor, çoluk, çocuk, genç, yaşlı sivillere insanlık dışı
yapılmış zulmü, ölü bedenlerini toplayan ZAKA gönüllülerinden öğreniyoruz.
Saldırının ilk saatlerinde, ağır silahlı yüzlerce
teröriste karşı mücadele verirken canından olan bir avuç polis ve asker
hakkında anlatılanlar… Her bir öldürülenin veya kaçırılan kişinin yüz yüze
kaldığı vahşetin kanımızı donduran yaşanmışlıkları… Hepsini dinliyoruz,
gözlerimiz yaşlı… 7 Ekim Cumartesi gününden beri…
Güney illerinin boşaltılan halkı konuk evlerine,
otellere yerleştirildi. Hizbullah roketlerine maruz kalan kuzey sınırına yakın
kentlerin halkı da boşaltılıyor. Adını 1920’de Tel Hai Savaşı’nda ölen Joseph
Trumpeldor’un da aralarında bulunduğu sekiz kişiden alan ve direnişin simgesi
sayılan Kiryat Shmona kenti halkının güvenliğini sağlamak amacıyla boşaltılacak
olması da üzüyor haliyle…
Yahudi tarihine “Kara Cumartesi” olarak geçecek 7
Ekim Cumartesi gününün ertesi süpermarketler başta olmak üzere temel
ihtiyaçları karşılayacak tüm dükkânlar açtı. Konserve rafları ful dolu değil,
meyve ve sebze reyonlarında eskisi kadar bolluk cümbüşü yok. Neden mi? Çünkü
her sektörün çalışanı ülke savunması için görevde.
Dünya ülkeleri İsrail’e destek veriyor, ABD,
Almanya, İngiltere gibi birçok ülkenin lideri desteklerinin bir ifadesi olarak
birkaç saatlik ziyarete geldiler. Ne yazık ki, doğup büyüdüğümüz, çok
sevdiğimiz Türkiye’mizin 1400 İsrailli sivilin evlerinde Hamas tarafından
hunharca öldürülmüş, yakılmış olmasını tamamen yok sayıp, Tsahal’in sanki hiç
sebep yokken Gazze’yi bombaladığını, sivillerin ölümüne sebep olduğunu, İslami Cihat’ın
roketi tarafından vurulduğu kanıtlandığı halde, hastaneyi İsrail’in
bombaladığını ısrarla yayıp halkı galeyana getiriyor olması anlaşılır bir tutum
değil…
Oysa Avrupa kentlerinin caddelerinde Hamas’ın rehin
aldığı 203 kişinin fotoğrafları yer alıyor. New York metro girişlerinde de bu
fotoğraflara yer verilmiş, dayanışma adına… Avrupa kentlerinin belirleyici
anıtları İsrail bayrağının mavi/beyaz renkli ışıklarıyla aydınlatılıyor. Rio de
Janeiro’da binlerce kişinin katıldığı bir gösteride Hamas terörü lanetleniyor…
Londra’nın bir parkında, çimenler üzerine her birinde rehin alınan bir çocuğun
fotoğrafının bulunduğu 30 pusetin yerleştirilmesi, insani duyguların ifadesi
olan bir dayanışma örneği değil mi? Roma büyük sinagogunun önündeki geniş
alanda 203 kişilik Şabat sofrasının kurulmuş olması simgesel de olsa anlam
yüklü bir dayanışma örneği değil mi?
Aynı Şabat sofrası Tel Aviv Müzesi dışındaki geniş
alanda kuruldu savaşın 14’üncü gününde… 203 kişilik upuzun bir sofra… Sofrada
gerekli her şey vardı; Şabat ekmekleri… Kiduş kadehi… Biberonlar… Ve masanın
etrafındaki iskemleler arasında çocuk rehineler için çocuk iskemleleri… Rehine
yakınları ellerinde sevdiklerinin fotoğrafları Şabat masasının etrafında
toplandılar. En yakın zamanda onlara kavuşma umuduyla kadeh kaldırdılar,
gözlerinden yaşlar süzülürken. Hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı, kalpleri
sızlatacak kadar duygulandıran bir görüntü...
7 Ekim Cumartesi günü yeniden bir soykırıma uğramış
olmanın acı gerçeğini kalbine ve hafızasına gömdü İsrail halkı… Ve harekete
geçti… Her birimiz açılan kampanyalar doğrultusunda veya bireysel olarak yardım
faaliyetlerine seferber olmuş durumdayız artık…
Büyük çapta maddi/manevi yardımların yanı sıra
herkes elinden geldiğince el veriyor. Güney yerleşimlerinden merkezdeki
otellere alınan binlerce kişiye psikolojik destek veriliyor, bebeklere kreş,
çocuklara yuva açılıyor otellerde. Kadınlı erkekli gruplar ünlü lokantaların
mutfaklarında, şeflerin rehberliğinde cephedeki askerlere gönderilmek üzere
büyük miktarlarda yemeği hazırlıyorlar gün be gün…
Türkiyeliler Birliği geçtiğimiz günlerde, Aşdod
kentinde barınanlara veya roket saldırılarından mağdur ailelere ulaştırılmak
üzere, ihtiyaç maddelerinden oluşan 250 yardım kolisini hazırlayıp hedefe
ulaştırdı.
Her birimizin güneyde mağdur olmuş bir tanıdığı
veya yakını var… Her birimizin Gazze sınırı cephesinde veya kuzey cephesinde
ülkeyi savunan bir oğlu, kardeşi, babası ya da torunu var.
7 Ekim Cumartesi gününe dek siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle sizler/bizler,
sağcı/solcu, dindar/laik gibi kamplara ayrılan İsrail halkı yeniden tek vücut
artık… Her zaman olduğu gibi… Olması gerektiği gibi… Önümüzde zor günler var…
Birlik ruhu içinde alt edeceğiz bu zor günleri…
Am İsrael Hay…
Nelly BAROKAS- 23. Ekim.2023
O günleri yaşayanlarınız anımsayacaktır, 1991 Körfez Savaşı’nın ilk günlerinde Saddam Hüseyin’in attığı füzelerden korunmak için gizlendiğimiz odalardan çıkar, televizyonlarımızda Ordu Sözcüsü Nahman Shay’ın güven veren sesinden gelişmeleri öğrenirdik. Nahman Shay o dönemde tüm İsraillilerin evlerinin müdavimi olmuştu.
Aradan
32 yıl geçti…7 Ekim günü İsrail’in üzerine Hamas terörü bir karabulut gibi
çöktü. Hamas’ın 7 Ekim Simhat Tora bayramı sabahı Beeri, Nir Oz, Raim, Orim,
Kfar Aza gibi güney yerleşimlerimizde soykırım uyguladığı, aciz içinde
insanların yardım çağrılarını ulaştırmaya çalıştığı, bu çağrılara ordunun hemen
yardıma koşamadığı uzun saat ve dakikalarda, İsrail halkı ülkesinde neler olup
bittiğini açıklayacak bir yetkili bulamadı karşısında… Uzun saatler boyunca ne
bir siyasi, ne bir ordu mensubu… Muhabir ve TV sunucularına ulaşan yardım
yakarışlarının kayıtlarını dinledik çaresizlik içinde… Aklımızda bir sürü soru
işareti… İstihbarat neredeydi? Ordu neredeydi?
Geçen
uzun saatlerin ardından, evlerimizin ekranında gördüğümüz ilk yetkin kişi Ordu
Sözcüsü Daniel Hagari oldu. Hiç tanımadığımız bir sima… Ne başbakan ne
de savunma bakanı, günlerce ekranlara çıkmazken, çakır gözlü Daniel Hagari
kendinden emin duruşu, inandırıcı ve güven veren konuşması, etkin ses tonu ile
İsrael halkına günde en az iki kez seslenir oldu bir aydır… İşte o günden beri
evlerimizin yeni bir müdavimi var; Daniel Hagari…
Daniel;
Hagari ailesinin üç erkek çocuğunun en büyüğü… Baba İlan grafik
tasarımcı, anne Shula gençliğinden öldüğü güne dek Cameri tiyatrosunun
bilet satış müdürü olarak çalıştı. Cameri’nin bazı gedikli aktörleri, Daniel’in
çocukluğunda annesi ile birlikte tiyatro kulislerinde bolca zaman geçirdiğini, kendinden
emin duruşunu ve hitabet yeteneğini oradaki deneyiminden kazandığını
söylüyorlar.
Parlak
bir askeri kariyeri olan 47 yaşındaki General Daniel Hagari’nin, Tel
Aviv Üniversitesinde felsefe lisansı, diplomasi ve güvenlik konusunda da
lisansüstü eğitimi var. 1995’te katıldığı deniz komando birliğinde (shayetet
13) çok sayıda önemli operasyonda yer aldı. Benny Ganz ve Gadi
Eisenkot’un genelkurmay başkanlığı dönemlerinde onların kişisel
yardımcılığını yaptı. Evli ve dört çocuk sahibi Daniel bu yıl mart ayında ordu
sözcüsü görevine getirildi.
Parlak
kariyerine rağmen İsrail kamuoyunda fazla tanınmayan Daniel Hagari bir günde
ülke içinde ve dışında tanıtım ve bilgilendirmenin güzel yüzü oldu. İsrail
halkını günde iki kez bilgilendiriyor, bilgi kirliliğini önlemeye çalışıyor,
yabancı basın mensuplarına söyleşiler ve brifingler veriyor, sosyal medyada
doğru bilgiler paylaşıyor. Durmadan çalışıyor…
Geçtiğimiz
günlerde General Daniel Hagari şöyle bir açıklama yaptı: “Dehşet filmini
tüm dünyada göstereceğiz. Burada teröristlerin nasıl bir vahşet yaptıklarını
dünyanın idrak etmesi gerekiyor.”
Bu
40 dakikalık film neydi? Hamas teröristlerinin 7 Ekim günü insanları
katlederken, yaktıkları evlerde aileleri küle dönüştürürken, kadın ve kızların
ırzlarına geçerken, hamilelerin karınlarını yararken, bebelerin başını keserken
bu insanlık dışı vahşeti kendi telefonlarıyla veya vücutlarındaki kameralarla
gururla kaydetmişlerdi. Yani, yaptıkları vahşeti, saçtıkları dehşeti kendileri
belgelemişlerdi. Ordu ile çatışmada esir alınan veya ölen teröristlerin bu
kayıtlarının birleştirilmesi ile 40 dakikalık bir vahşet filmi oluştu.
Film
İsrail halkına gösterilmedi tabii ki… İlk gösterim Knesset üyelerine oldu,
ardından yabancı basın mensuplarına gösterimi yapıldı. ABD’de kongre üyelerine,
büyük medya şirketlerinin yetkililerine gösterildi. İzleyenler arasında kendini
salondan dışarı atanlar, hatta baygınlık geçirenler varmış.
Daniel
bu filmin elçilikler aracılığıyla dünyanın her ülkesine dağılmasını hedefliyor.
Böylece dünya burada neler yaşandığını görecek. Bu film, Hamas’ın Yahudi
halkına pogrom uyguladığını inkâr edenlere bir yanıt oluşturacak. Bizim
başlatmadığımız bir savaşa niçin çıktığımızı dünya daha iyi anlayacak.
Umalım
ki… Bizim başlatmadığımız ancak 7 Ekim vahşetine maruz kaldığımız andan
itibaren Hamas terörüne, ölüm saçanlara karşı Tsahal’in verdiği zorunlu savaş
en kısa zamanda başarıyla tamamlansın, terörün kaynağı kurutulsun, ülke
savunması için görevde olan oğullarımız, komşularımız, kardeşlerimiz,
torunlarımız sağlıkla evlerine dönsünler…
Umalım
ki… Ordu sözcümüz Daniel Hagari bundan böyle İsrail halkına hep olumlu
haberler ulaştırsın…
Nelly BAROKAS- 5. Kasım.202
7 Ekim Kurbanlarına Ağıt
Birazdan evinizin yıkılacağını,
onu boşaltmanız gerektiğini size söyleseler, o panikte yanınıza ne alırsınız?
Dyson marka süpürgenizi,
takılarınızı, bilgisayarınızı, çok değer verdiğiniz fotoğraflarınızı mı, yoksa
birkaç iç çamaşırı ve bir battaniye mi? Veya yıllardır titizlikle büyüttüğünüz
orkidelerinizi mi?
O panik sonrasında
çocuklarınıza, eşinize, ailenize sarılıp kurtuldum, hepimiz kurtulduk diye
sevinir misiniz? Köpeğinizi de kucaklar mısınız?
Peki, ya mucize eseri canlı
çıktığınız sığınaklı odadan küller içindeki evinizi görünce Allah'a şükür
hayattayım mı dersiniz?
Gidecek bir yeriniz yoktur,
beklersiniz yardım elinin uzanmasını, rehinelerden bir haber almayı…
Yine Kadiş okunuyor, acılı bir
sevgili ertesi gün evleneceği hayat arkadaşı için kriya yapıyor, bir anne baba
aynı anda yitirdikleri ikiz çocukları için arkasından ağlayamıyor. Göz yaşları
kurumuş…
Ve ben evimde düşen roketleri
sayıyorum, çaresizlik içinde.
Ve ben halkımı soykırım
yapmakla suçlayanları lanetliyorum.
Yakup BAROKAS 24. Ekim 2024
HASBARA
Yanımdan sokakta bir anne geçiyor, pusette bir bebek; sarı sarı
bukleli saçlar, mavi gözlü, tatlı mı tatlı…Böylesi bir bebeği öldürmek için
insan ne denli cani ruhlu olabilir?
7 Ekim Kara Şubat’ta böylesi çok sayıda bebeği, annelerini, tüm bir aileyi, tam
1.400 günahsız insanı katleden o kara ruhlu terörist güruhu hâlâ savunan
insanları anlamakta güçlük çekiyorum.
Ve hâlâ İsrail’in Gazze’de 28 gündür insanlık suçu
işlediğinden söz edebilen liderler var… Batı basını da neredeyse savaşın tek
müsebbibinin 7 Ekim günü gerçekleştirilen pogrom olduğunu unutmaya başladı.
Bir Hamas liderine televizyonda muhabir soruyor: “Kendinize
yerin üç kat altında mağaralar inşa ettiniz. Zavallı Gazze halkını niye oralara
almıyorsunuz?” Yanıt: “Bu mağaraları kendimize yaptık!” oluyor.
İsrail Basın Sözcüsü Daniel Hagari’nin
sürekli Gazze halkına; “Güvenli olan güneye yönelin!” uyarısına karşın
Hamas kendi halkına ateş açarak onların bu geçişlerini önlemeye çalışıyor,
Filistinlileri bile bile ölüme mahkûm ediyor. Hastanelerin altına köstebek
yuvaları gibi inşa ettiği mağaralarda sivil halkı kendine siper ediniyor. Yerin
elli metre altında gizlenen Yahya Sinwar Gazze’nin harabeye
dönüştüğünden ya haberi yok ya da umurunda değil…
Sürekli açıklanması lazım. 1) Gazze işgal altında
değil. İsrail bu topraklardan 2005 yılında tamamen tek taraflı olarak çekildi.
2) Bu savaş Hamas tarafından kanlı cinayetler işlenerek 7 Ekim günü başlatıldı.
Gerçekler bu kadar basit.
“Hasbara” diye İbranice bu sıralar oldukça
gündeme gelen bir sözcük var. “Hasbara”nın karşılığı olarak Türkçe lisanında
bir düşünceyi, inancı başkalarına benimsetmek, yaymak anlamına gelen
“propaganda” kelimesini kullandığımızda ağır kaçıyor, “Lehasbir”
kökünden gelen “açıklamayı” kullanınca da anlamını yitiriyor. İddia ne? İsrail
“Hasbara”da çok zayıf, sınıfta kaldı…”
İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından
gerçekleştirilen ve ölen teröristlerin vücut kameralarından elde edilen
görüntülerin de kullanıldığı, vahşeti belgeleyen 40 dakikalık filmin akabinde
IDF’nin hazırladığı bir film daha ilk günde 6 milyon kişi tarafından izlendi.
Filmin İbranice altyazısının olmaması ve İngilizce lisanında hazırlanması bunun
yabancıları hedeflediğini gösteriyor.
Futbol maçlarını izleyenler bilir. Uluslararası
karşılaşmalarda her takım on biri sahaya rakip takımın formalarını giymiş
çocuklarla ele ele çıkar. Avrupa Ligi basketbol maçlarının arasında bu
görüntülerin üstüne Gazze’de rehin tutulan 30 kadar çocuk ve bebeklerin geri
verilmesini dile getiren sloganların kullanılması çok çarpıcıydı. “Hasbara”yı
amaçlayan bu tür çalışmaların yeryüzünde milyonlara ulaştığı düşünüldükçe, İsrail’in
sosyal medyada geç de olsa savaşa etkin bir şekilde girdiği görülüyor.
Bir ay öncesine kadar demokrasi safında mücadele
veren high-tech’çiler bu defa da var olma savaşı veren halkının yanında yer
aldı. Bir aydır bir araya gelen bir ekip 7/24 “hasbara” alanında çalışmalar
yapıyor, pek çok lisanda çevirilerin yer aldığı filmler hazırlıyor.
Tabii ki kulağını sadece El Cezire’ye veren veya
gizli ya da açık İsrail nefretiyle beslenenlere ne anlatırsanız anlatın nafile…
Yakup BAROKAS 6.Kasım.2023
Vivian- Yüzlerce kayıp hayattan biri…
Bu
yazıyı kaleme aldığımda savaşın 44'üncü gününü yaşıyoruz. Tsahal Gazze’nin
içlerine doğru ilerlerken Hamas’ın yeraltı tünellerini, stratejik üslerini,
silah ve mühimmat depolarını yok ediyor. Ve bunu yaparken, ne yazık ki her gün
askerlerimizden can kayıpları olmaya devam ediyor.
Yaşamlarının
baharında gençler… Her birinin kısa yaşam öyküsünü dinlerken, ileriye yönelik
hedeflerini, meraklarını, ülkeye olan sevgilerini, hayata bakış açılarını
öğreniyoruz yakınlarının anlatılarından…
7
Ekim gününden beri Hamas’ın vahşice öldürdüğü, artık hayatta olmayan yüzlerce
insanın tek tek öyküsünü dinliyoruz televizyonlarımızdan. Müzik şöleninde
canlarına kıyılan her bir gencin yaşadığı korkuyu, yardıma koşarken canından
olanların kahramanlık öykülerini, evlerinde yakılanların, katledilenlerin yaşam
süreçlerini tek tek dinliyoruz televizyonlarımızdan, onları tanıyanların
ağzından…
Hamas
teröristlerinin halen esaret altında tuttuğu bebekler, çocuklar, kadınlar,
askerler, yaşlılar… Ne durumda oldukları, yaşayıp yaşamadıkları konusunda
hiçbir bilgiye sahip olmadığımız rehinelerin aile yakınlarının sevdiklerine
kavuşabilmek umuduyla verdikleri dirayetli mücadeleyi kalbimiz buruk izliyoruz.
Her
bir rehine başlı başına bir hayat… Bazısı henüz hayatının ilk aylarında veya
yaşlarında, önlerinde parlak ve uzun bir gelecek olması gereken çocuklar veya
geleceğe yönelik hedefleri olan ergenler… Her birinin bir yaşam hikâyesi var…
Bu
hikâyelerden biri Vivian Silver’e ait… Birkaç gün öncesine dek Vivian’ın
Gazze’ye kaçırılan 240 rehinenin arasında olduğu tahmin ediliyordu. Yani en
azından hayattaydı. Ama yapılan DNA araştırması sonucunda, terör saldırısından
tam beş hafta sonra Vivian’ın kimliği ölüler arasında tespit edildi. Cenazesi
kalabalık bir katılımla kaldırıldı; aile üyeleri, torunları, çok sayıda İsrailli
Arap dostları, milletvekilleri ve İsrail-Filistin barışına hâlâ inanmaya devam
eden Vivian’ın hayat görüşüne ortak olan kişiler katıldı.
Vivian
Silver ülkede ve ülke dışında insancıl ve barışçıl kişiliği ile tanınmış,
yaşamını Arap-Yahudi barışına adamış aktivist bir kadındı. Ne yazık ki 7 Ekim
günü öldürüldü… Aslında Batı Şeria’daki Filistinlilerle barışçıl ilişkiler
kuran barışa gönül vermiş 32 yaşındaki Hayim Katzman da 7 Ekim günü öldürüldü.
Ya Yocheved Lifschitz’e ne demeli? Yocheved uzun yıllardır tedaviye muhtaç Gazze’deki
Filistinlileri kontrol noktasından karşılıyordu, hastanede onlara refakat ediyordu,
yakından ilgileniyordu. Yocheved, 7 Ekim günü Gazze’ye rehine olarak kaçırıldı…
1949
Kanada doğumlu Vivian Silver 1974’te eşi Marti ile İsrail’e aliya yaptı.
Özgürlük Savaşı’ndaki çatışmalarda yıkılan Gezer kibbutzunun yeniden kurulması
için çalışan gruba katıldı. Bu kibutzda erkeklere özgü sorumluluklar üstlendi.
Eşi Marti ABD’ye göç edince, Vivian kibutzda kalmaya devam etti. Orada
oğullarının babası olacak Lui Zeigan ile ikinci evliliğini yaptı. Aile 1990
yılında Beeri kibutzuna taşındı.
Vivian
hayatı boyunca barış yoluna inandı. İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki
toplulukları birleştiren projeleri düzenleyen Arap Yahudi Güçlendirme, Eşitlik
ve İşbirliği Merkezi’ni yönetti. Çeşitli kesim ve siyasi yelpazeden kadınlar
arasında barışı inşa eylemlerini destekleyen Women Wage Peace’in kuruluşuna
destek verdi.
Oysa
Hamas teröristleri 7 Ekim günü barış amacıyla değil, Yahudileri öldürmek için
güney sınırımızdan içeri doludizgin giriyordu… Hamas, Beeri kibutzunda
Vivian’ın evini ateşe verdiğinde, hayatını barışa adamış bu insancıl kadının
aklından ne geçmişti, merak etmemek mümkün değil… Ölüme çok yakın hissettiği
anlarda… Oğlu Yonathan ile son mesajlarında korkuyu, hayal kırıklığını ve
oğluna sevgisini dile getirmiş. Yonathan’ın çaresizlik içindeki “seninleyim
anne” mesajına Vivian’ın “seni hissediyorum” ifadesi
ölmeden önceki son mesajı olmuş.
Vivian
Silver bugün yaşıyor olsaydı, 7 Ekim vahşetine tanık olduktan sonra tavrı ne
olurdu acaba? “Barış artık mümkün görünmüyor?” mu derdi, yoksa
sınırın ötesindeki kadınlara seslenerek; “Terörün kimseye faydası yok,
siz de huzuru hak ediyorsunuz” mu? derdi. Yanıtını ben bilmiyorum,
sizlerin takdirine bırakıyorum…
Nelly BAROKAS 19. Kasım.2023
Yazıyı
kaleme aldığım an itibarıyla savaşın 70. günü. Yetkililer bu savaşın çok uzun
süreceğini belirtiyorlar. Haftalar mı, aylar mı, bir yıl mı? 1200 masum kişinin
terör örgütü Hamas tarafından öldürülmesinden, 240 rehinenin kaçırılmasından bu
yana her gün bir dram yaşanıyor.
Bir
hafta boyunca, her gün 121 rehinenin ateşkes süresi içinde nefesimizi tutarak
iadelerine tanık olduk. Ölenlerin ailelerinin anlattıklarını, iade edilenlerin
yaşanmışlıklarını yüreğimiz sıkışarak dinledik.
Gazze
Şeridi’nin kuzeyi İsrail güçleri tarafından tamamen ele geçirildi. Gazze halkı
uçak saldırılarından korunmak için güneye göç ettirildi. Hastanelerin
altından, okullardan ulaşılan tüneller tek tek keşfedildi. Askeri disiplini
kaybeden Hamas yıkıntıların arasına gizlenerek gerilla savaşı vermeye başladı. Naciye’deki
çatışmalarda on İsrael askerinin öldürülmesiyle sarsıldık. 15 Aralık Cuma günü
üç rehinenin yanlışlıkla öldürüldükleri haberi geldi. Sonrasında rehinelerin
beyaz bayrak kaldırdıkları açıklandı.
Yerle
bir edilen Gazze Şeridi’nin kuzeyinin terörden temizlenmesi bu denli güç
oluyorsa, nüfusun yoğun olduğu, Hamas’ın gücünü henüz yitirmediği ve Yahya
Sinvar’ın gizlendiği söylenen Han Yunes, Rafiah gibi yerleşim yerlerinin yer
aldığı Gazze’nin güneyinde çatışmaların çok daha zor olacağını tahmin etmek zor
değil. Bir de Amerika’nın ve en önemlisi her geçen gün yaşam şansları azalan
129 rehinenin aile yakınlarının baskıları var.
Her
şeyden önce ve ŞİMDİ rehinelerin serbest kalmalarını talep edenlerin haykırış
ve çırpınışları, diğer yandan Hamas’ın bitirilmesini ve eş zamanlı olarak
rehinelerin kurtarılmasını strateji olarak benimseyen karar vericiler…
Savaşın
başlangıcında halkın sağcı, solcu, dindar, seküler yüzde doksanının ateşkese
karşı çıktığına, sonuna kadar gidilmesinin gerekliliğine inandığı kanısındayım.
Şimdi öyle mi bilemiyorum. Yahudilik'te: “Bir hayat kurtarırsan bir dünyayı
kurtarmış olursun…”
Her
gün televizyon kanallarında emekli generallerin, savaş muhabirlerinin
yorumlarını dinliyoruz. “Yom Aharey” Sonraki gün ne olacağını dillendiriliyor.
Joe Biden bunu Netanyahu’nun ağzından duymak istiyor. Netanyahu Hamas’a
para yardımı yapan, hiçbir otoritesi kalmamış Mahmud Abbas’ın başında yer
aldığı Filistin Yönetimi'ne Gazze’nin sivil idaresinin teslim edilemeyeceğini
söylüyor. Neyin olamayacağını ifade ediyor ama savaş bittiğinde neyin olacağını
belirtmekten kaçınıyor. Amacı iki devletli çözüme kapı aralamamak.
Benny
Gantz ise Tsahal’ın her zaman Gazze’de hareket serbestisini koruyarak “güçlendirilmiş” bir
Filistin yönetiminden ve ABD dahil İsrail’in de yer alacağı dört devletin
denetiminde bir çözüm önermekte.
Sonraki
gün, sadece Gazze’nin geleceği açısından değil, bu halkın ve özellikle
yakınlarını kaybedenlerin, rehine tutulanların yaşadıkları travmaların
izlerinin giderilmesi açısından da anlam taşıyor. Sonraki günün ne olacağını
bilemiyorum ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Yakup BAROKAS 18.Aralık.2023
Hamas’ın silahı: CİNSEL SALDIRI
Hamas
teröristlerinin Gazze sınırındaki kibutz ve kasabalara gerçekleştirdiği vahşi
saldırılar nedeniyle İsrail’in giriştiği savaş, kısa bir ateşkes döneminin
ardından yeniden devam ediyor.
7
Ekim Cumartesi günü Hamas’ın nasıl bir nefretle insanları katlettiğini,
sadistçe parçaladığını, işkence ettiğini, diri diri yaktığını, onlarca rehine
aldığını, genç kız ve kadınlara tecavüz ettiğini ne yazık ki hepimiz biliyoruz
artık. Ve ne yazık ki o gün çok sayıda kadının tecavüze uğradığı ortaya çıktı.
Anlaşılıyor
ki Hamas, el bombaları, kalaşnikof gibi silahları ile Yahudi evlerine
saldırırken, yakıp yıkarken “tecavüzü bir savaş silahı olarak kullanmış”
… Yani kadınlara yönelik işkence, bir ulusu küçük düşürmek, bir halkı yok etmek
için silah haline getirilmiş.
Cinsel
şiddetin ilk belirtilerine, Hamas’ın yaptığı işkence ile tecavüze “kendi
gururla yayınladığı görüntülerden” tanık olduk. Hamas’ın kendi belgelediği
ve yaydığı görüntülerde elleri arkadan bağlanmış, pantolonunun kasık kısmı
kanlanmış bir kadın görüldü. Veya saçlarından çekilerek sürüklenen bir genç
kız…
Daha
sonra görgü tanıklarının ve ilk müdahale ekiplerinin ifadeleri geldi. Reim
yakınında Nova Müzik Festivali'ndeki kızlara toplu tecavüzler uygulandığı, genç
kızların cesetlerinde cinsel saldırı izleri bulunduğu, sağlık görevlilerinin
ifadelerinden, olay yerinde gizlenerek yaşamlarını kurtarabilen gençlerin
tanıklıklarından ortaya çıktı.
Aslında
Hamas’ın uyguladığı insanlık dışı cinsel şiddetin ayrıntılarından söz etmek
değil niyetim bu yazımda… O vahşetin bütün gerçeklerini hepiniz biliyorsunuz
zaten.
Bu
durumda beklentimiz neydi? Dünya kamuoyunun kınaması, kadın kuruluşlarının İsrailli
hemcinslerinin yanında yer almaları değil mi? Ama o da ne? Maalesef küresel
kadın hakları kuruluşları sessizliğini koruyor. Pek çok feminist ve kadın
hakları örgütü bariz bir şekilde sessiz kalıyor, hatta bazıları suçlamaların
doğruluğunu sorguluyor… BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Kuruluşu
Hamas’ın zulmünü açıkça kınamayı ihmal etti. Hatta son yıllarda oldukça etkin
olan uluslararası MeToo hareketi bir türlü İsrailli kurbanlardan
bahsedemedi.
Bu
konuda sizler ne düşünürsünüz, nasıl bir açıklama getirirsiniz bilmiyorum… İsrail’in
First Lady’si Michal Herzog bu ayrımcılıktan kaynaklanan rahatsızlığını
dile getirmek istedi. Uluslararası toplumun Hamas’ın gerçekleştirdiği cinsel
şiddeti kınama konusundaki isteksizliğine yönelik öfkesini dile getiren bir
yazı yayınladı Newsweek’te.
“Hamas’ın çekimini yaptığı videoda teröristlerin hamile bir kadına işkence
yaptığı ve fetüsü aldığı görülüyor. Leğen kemiklerinin kırıldığı şiddette
tecavüze uğrayan kadın ve kızların cesetleri bulundu” diye yazmış Michal
Herzog…
Yazısından
diğer bir alıntıda da şöyle diyor: “Teröristlerin yayınladığı video
kayıtlarını izleyecek kadar şanssız olanlar tecavüz görüntülerine tanık
oldular. Yakalanan teröristlerin açıkça kaydedilen itiraflarından, toplu
tecavüzün Hamas’ın planının önceden tasarlanmış bir parçası olduğunu ortaya
koyuyor.”
BM
Güvenlik Konseyi en nihayet “Filistin sorunu da dahil Ortadoğu’daki durum”
konulu bir toplantı yaptı. Gazze ve Filistin Yönetimindeki kadınların
koşullarına odaklanılan toplantıda Hamas’ın İsrael’deki suçlarının
soruşturulması kararı alındı.
Oysa
BM Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Kuruluşu (CEDAW) daha önce İslam devletinin
Irak’taki Ezidi kadınlara yönelik, Boko Haram’ın Nijeryalı kadınlara yönelik
cinsel şiddetini kınamasına rağmen, Hamas’ın Yahudi kadınına zulmünü açıkça
kınamadı. Nedenini sorgulamak gerekmez mi?
Hamas’ın
kadınlara ve çocuklara karşı işlediği suçlarla ilgili İsrail’de kurulan sivil
komisyonun başkanı Cochav Elkayam, dünya kadın kuruluşlarının bu sessizliğini “Sessizlikleri
sağır edici” sözleriyle tanımlıyor.
Ve
şöyle diyor: “Dünya kamuoyunun Holokaust’tan bu yana en kötü saldırıya
uğrayan bir halkın kurbanlarıyla dayanışma gösterme konusundaki yetersizliğini
tarih yargılayacak.”
Tarih
bunu yargılar mı? Sanmıyorum… Bildiğim; bu sessizliğin, ayrımcılığın,
bencilliğin, umursamazlığın acıtıyor olması…
*NİHAYET… Yazımın son
satırlarını kaleme aldığımda, BM Kadın Birimi 8 hafta sonra Hamas’ı 7 Ekim
saldırısı nedeniyle kınadı ve uyguladığı cinsel saldırı nedeniyle alarma geçti…
Örgüt yaptığı açıklamada; “Bu saldırılar sırasında cinsiyete dayalı vahşet ve
cinsel şiddete ilişkin çok sayıda açıklama bizi alarma geçirdi” ifadesini
kullandı…
*BEKLENTİM… Umarım diğer kadın
örgütleri de en kısa zamanda hatalarından geri dönerler…
Nelly
BAROKAS 4. Aralık.2023
7 Ekim’den bugüne savaş günleri 70’li sayılara
ulaştı. 70 küsur gündür savaş devam ediyor, 70 küsur gündür Gazze yerle bir
edilirken her gün askerlerimiz ölüyor, 70 küsur gündür Hamas teröristlerinin
kaçırdığı, hangi koşulda bulunduklarını bilmediğimiz rehineler ölüm kalım
savaşı veriyor, rehinelerin yakınları 70 küsur gündür uyumuyor, nefes almıyor…
Günler geçiyor, rehine yakınları ülke içinde ve
dışında mücadelelerini sürdürüyor, her kapıyı zorluyorlar… Çocuklarına,
kardeşlerine, en sevdiklerine sağ salim kavuşabilmek umuduyla…
Tel Aviv Müzesi önündeki geniş alan rehine
ailelerinin mekânına dönüştü, “Kikar Hahatufim” (kaçırılanların
meydanı) olarak adlandırılıyor artık. Ülkenin kalbi orada atıyor adeta…
Kötü bir hafta geçirdik… Bazı rehinelerin öldüğü
haberini aldık… Hamas’ın yeni taktiği midir bilmiyorum, her gün bir rehinenin
öldüğü haberi geliyor. Yine geçen hafta on askerimizi yitirdik bir günde… On ocak
geçen hafta salı günü… Neye uğradığımızı şaşırdık o gün… Ardından peş peşe
cenazeleri kalktı gencecik insanların. Bu acı kayıpların şokunu atlatamadan üç
rehinenin Gazze’de hapsedildikleri mekândan kaçarken, yanlışlıkla İsrail
askerlerinin kurşunlarına hedef olup hayatlarını yitirdiklerini öğrendik…
Yaşamını yitiren on Golani askerini Devlet Başkanı
Isaac Herzog; “best of the best” olarak tanımladı. Gerçekten de halkını ve
vatanını savunurken hayatlarını yitiren ve arkalarında kocaman bir boşluk
bırakan kahramanlardı onlar… Onların her biri anne ve babasının kıymetli oğlu,
bir kadının çok sevdiği eşi, şimdi yetim kalan çocukların babası, birinin can
kardeşi veya genç bir kızın hasretle beklediği sevgilisiydi. Hepsi çok
değerliydi… Hepsinin öncelikli hedefi ülkesini, halkını korumaktı…
Aralarından biri vardı ki öldüğüne inanmak zor
oldu. Çünkü savaşın başladığı 7 Ekim’den beri TV karşısında çokça zaman geçiren
bizler, savaş meydanında verdiği söyleşilerden onu neredeyse tanır gibiydik.
Golani Tugayı 13. Taburu Komutanı, Kfar Saba’lı, 35 yaşındaki Yarbay Tomer
Grinberg…
Yarbay Grinberg’in 13. Taburu, yaklaşık 3 bin
teröristin güneydeki Tsahal üslerini kuşattığı, çoğu sivil 1200 kişiyi
öldürdüğü, 240 kişiyi rehin aldığı 7 Ekim saldırısı sırasında en ağır darbeyi
alan birimlerden biriydi. Tabur o gün 41 askerini kaybetti. Buna rağmen Tomer
Grinberg’in komutasındaki 13. Tabur, rehinleri serbest bırakmayı ve Hamas’ın
askeri gücünü yok etmeyi hedefleyen operasyonun başlamasından bu yana en ağır
çatışmalara katıldı.
7 Ekim katliamında Tomer Grinberg komutasındaki
askerler Kfar Aza Kibutzunda birçok sivilin hayatını kurtardılar. Hamas
tarafından öldürülen İtay ve Hadas Berdichevsky çiftinin ikiz
bebekleri Roy ve Guy, askerlerin kurtardığı en minik sivillerdi… 13 saat
süresince korunmalı odada (mamad) kalan Roy ve Guy anne ve babalarının ölü
bedenlerinin yanında bulundular. Teröristler onları öldürmektense, bebeklerin
ağlamalarını Tsahal askerlerini oraya çekmek için yem olarak kullandılar. Oysa
Komutan Tomer bir an olsun pes etmedi, bebeklere ulaşmak için büyük bir
mücadele verdi ve başardı.
Tomer, yetim kalan ikizlerin yakınları ile yazışıyordu,
Roy ile Guy’ın hatırını soruyordu. “Savaş sona erdiğinde, evime gitmeden
önce gelip ikizleri ziyaret edeceğime söz veriyorum. Bizler tatlı ikizlerin
güney illerimizde güven içinde bir yaşam kurabilmeleri için haklı bir savaşa
çıktık. İkizler bize motivasyon kazandırıyor,” diyordu…
Ama ne yazık ki olamadı… İkizler kurtarıcılarıyla
buluşamadı. Roy ve Guy’in birinci doğum günlerini kutladıkları 12
Aralık günü Yarbay Tomer Grinberg, Shacaiye’de teröristlerle çatışma sırasında
yaşamını yitirdi.
Yazımın başında söylediğim gibi zor zamanlar
yaşıyoruz ülke olarak… Aynı endişeyi, duygu ve burukluğu paylaşıyoruz hepimiz…
İyimserliğimizi korumak, daha iyi zamanları yaşamak umuduyla…
Nelly BAROKAS 18. Aralık.2023
Üç aydır savaştayız. Her ne kadar haklı bir savaş
olsa da savaşın en acı sonucu, her gün askerlerimizin yaşamlarını yitirmeleri,
arka arkaya kalkan cenazeler…
Her geçen gün sevdiklerinin can güvenliği için
kuşkuları çoğalan, endişeleri giderek artan rehine yakınlarının mücadeleleri
devam ediyor...
7 Ekim günü teröristlerin vahşetine tanık olmuş,
hayatta kalma şansını yakaladıkları halde yaşadıkları travmayı ancak atlatmış
rehine ve kişilerin anlatıları her gün gün yüzüne çıkıyor…
Ordu, Gazze çukurunda zor bir mücadele veriyor, ev
ev, sokak, sokak çatışmalar… Pencerelerden, yıkıntıların, molozların arasından
ateş ediliyor. Tünellerin ağzından her an bir terörist çıkıp ateş edebiliyor.
İşte askerlerimizin çok dikkatli olması gerektiği
böyle bir ortamda bir facia yaşandı 15 Aralık günü… Hepimizin kalbine saplanan
bir facia… Ne olduğunu biliyorsunuz zaten, askerlerimizin yanlışlıkla üç
rehineyi vurup öldürmelerinden söz ediyorum.
Hamas’ın kaçırdığı İsrailli rehinelerden Yotam
Haim, Alon Shamriz ve Samar Talalka o gün, neredeyse 70 gündür hapis
tutuldukları yerden kaçmayı başarmışlardı; yaklaşmakta olan askerlerin İbranice
konuşmalarını duyduklarında artık özgürlüklerine kavuştuklarına inanmışlardı.
Shejaiya semtindeki bir binadan şüphe çekmemek için gömleksiz ve ellerinde
beyaz bayrak sallayarak dışarı çıktılar. Ne yazık ki askerler bu üç gencin
rehine olabileceğini düşünemediler, kendilerini tehdit olarak gördüler ve ateş
açtılar.
Yaşamlarının son saniyelerinde Yotam, Alon ve
Samar nasıl bir burukluk yaşadılar, düşünsenize… Ya aileleri… Sevdiklerini
canlı kucaklamaya ramak kala… Oysa nasıl da güzel bir sonla bitebilirdi,
askerlerimiz üç rehineyi kurtarıp ülkelerine, ailelerine kavuşturmayı
başarsalardı.
Ya ateş açan askerlerimiz açısından baktığımızda…
Öldürdükleri üç kişinin Hamas teröristleri değil de özgürlüklerine ramak kalan
gencecik rehineler olduklarını idrak ettiklerinde… Onların adına da
kahroluyoruz… Çünkü onlar bu ağır yükü yaşamları boyunca taşıyacaklar… Çünkü bu
ağır yük onların kâbusları olmaya devam edecek…
Ya üç rehinenin aileleri… Bu acı, kızgınlık ve
buruklukla yaşamaya devam edecek olan ailelerin, ateş açan askerleri
suçlamaları doğaldı haliyle… Öyle de oldu… Askerleri oğullarının katilleri
olarak suçladılar. Bir aile hariç… Kızıl saçlı Yotam Haim’in ailesi… Aile,
özellikle Yotam’ın annesi İris verdiği tepki ve takındığı tutumla, büyük
bir cesaret örneği sergiledi.
Haber Haim ailesine ulaştığında, büyük bir üzüntü
ve acıya kapıldılar. Yotam’ın eve sağ salim döneceğini ummuşlardı her daim,
umutları yok oldu. Şoka girdiler, fakat kızgın değillerdi.
Bir haftalık Şiva döneminde çok sayıda asker ve
ordu üst düzey yetkilisi Haim ailesine başsağlığına geldi. Ayrıca aileyi
tanıyan/tanımayan, halen Gazze’de savaşmakta olan askerlerin eşleri ve anneleri
matem evine geldi. Yaşanan bu elim hatadan dolayı askerlerin morallerinin
genelde bozulduğu, konuşmalar sırasında dile geldi.
Acılı anne İris Haim bir şey yapması gerektiği
kanısına vardı. Acısını kalbine gömdü, tüm cesaretini kullanarak bu trajik
olaya karışan Bislamach Tugayı 17. Taburu askerlerine sevgi ve destek ileten
bir sesli mesaj kaydetti ve gönderdi.
İris mesajda şöyle seslendi: “Ben İris Haim.
Yotam’ın annesi… Sizi çok sevdiğimi, uzaktan sizlere sarıldığımı söylemek
istiyorum. Olanların kesinlikle sizin hatanız olmadığını, Hamas dışında
kimsenin hatası olmadığını biliyorum. Eğer bir terörist görürseniz, bir an bile
tereddüt etmeyin. Kendinize iyi bakmalısınız çünkü ancak bizi bu şekilde
koruyabilirsiniz.”
Bu sözleri duyduklarında, bir nebze olsun su
serpilmiştir sorumlu askerlerin kalplerine… Ancak İris Haim bununla da
yetinmedi, benzer duyguları bizzat, yüz yüze, göz göze ifade edebilmek için
askerleri evine davet etti.
Onları şu sözlerle yüreklendirmeye çalıştı: “İlk
fırsatta sizleri evimize davet ediyoruz. Sizleri gözlerimizle görmek, size
sarılmak ve yaptığınız şeyin – bunu söylemek ne kadar acı ve üzücü olsa da – o
an için en doğru şey olduğunu söylemek istiyoruz. Hiçbirimiz sizleri
yargılamıyor, kızmıyoruz. Ne ben, ne eşim Raviv, ne kızım Noya, ne de oğlum
Tuval… Anılarıyla yaşamaya devam edecek Yotam da kızgın değil… Sizleri çok
seviyoruz… Hepsi bu…”
İris Haim ve ailesinin bu cesareti ve onurlu tavrı
nereden kaynaklanıyor diye düşündüğümde, şu sonuca varıyorum… İsrail ordusu
Tsahal’e olan güven duygusu… Ülkesi halkını hayatı pahasına korumaya çalışan İsrail
askerine olan sevgi ve minnettarlık… Sizce de öyle değil mi?
Yeni girdiğimiz 2024 yılının hepimiz için daha iyi
bir yıl olması dileğiyle…
Nelly BAROKAS 1. Ocak.2024
100. Gün ve Lahey
Yüz günü de geride bıraktık. Evet, 136 rehine, kız,
çocuk, kadın, erkek yüz gündür cehennemde rehine tutulmakta.
Bir anne 19 yaşındaki kızı için televizyonda şöyle
yakarıyor: “Ne olur kızımı geri getirin. Biliyorum, her gün tecavüze uğruyor.
Hamile ise çocuğu aldırmaya vaktimiz olsun. Yalvarıyorum.” Ve ağlıyor.
Rehinelerin kimi ilaçsız, 100 gündür ne tansiyon ne
şeker ilacı, 75 yaşında bir yaşlının oğlu umudunu neredeyse yitirdi: “Babam
nefes makinesi olmadan dayanamaz,” diyor.
Rehineler tünellerde, rutubetli, havasız odalarda
tutuluyor. Kendilerine günde yarım pide veriliyor.
Bibas ailesinin rehin tutulan iki çocuğundan küçüğü
kaçırıldığında 9 aylıktı. Şimdi yaşıyorsa bir yaşına girdi. Ne yer ne içer bu
bebek? İnsan düşündükçe kahroluyor.
Diğer yandan da dünyanın gözleri önünde Lahey
kentinde büyük bir komedi sergilenmekte. Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından
Uluslararası Adalet Divanı’nda, İsrail aleyhine, “7 Ekim’den bu yana Gazze’de
işlediği fiillerle soykırım yaptığı” gerekçesiyle açılan dava görülmekte.
Mahkeme salonu, kürsüde yer alan yargıçlar, söz
alan savunma ve iddia makamı avukatlarının peruklu görüntüleri gerçekten göz
alıcı. Ne var ki Soykırım Sözleşmesini ilk imzalayan ülkelerden biri olan İsrail’in
ve Holokost sonucu 6 milyonu yok edilen bir halkın sanık sandalyesine oturtulup
kendini savunmak zorunda bırakılması artık dünyanın çivisi çıktı dedirtiyor
insana.
Mahkeme, kısa süre içinde, Güney Afrika’nın, “İsrail’in
Gazze’deki tüm askeri operasyonlarına son vermesi için ihtiyati tedbir
uygulanması” talebi ile soykırım suçlamasının esastan görüşülüp
görüşülmeyeceğini karara bağlayacak. Davanın esastan görülmesi yıllar alabilir,
ancak ihtiyat tedbir kararının alınması esas konuya ve delillerin görüşülmesine
girilmeden yargıç heyetinin takdirine göre çoğunlukla alacağı bir karardır. Ve
tehlike burada. Bu prestijli yargıç heyeti adil bir karar mı, yoksa siyasi bir
karar mı verecek?
İsrailli avukatlar Lahey’de görülen Bosna-Hersek’teki
savaş suçluları davasında mahkemenin bu yönde bir tedbir kararı verilmesini
reddettiğini belirttiler. Bu örnek oluşturan karar göz önüne alınarak, avukatlar
savaşın durdurulması yönündeki talebin reddini istediler.
Hamas terör örgütünün 7 Ekim’de 1200 kişiyi
katlettiği, yaktığı, tecavüz ettiği, 240 kişiyi kaçırdığı, İsrail’in Hamas’a
karşı yürüttüğü savaşın Filistin halkını hedef almadığı, Hamas’ın hastane,
okul, ibadet yerlerini silah depoları haline getirdiği, sivil halkı kalkan gibi
kullandığı göz ardı edilerek verilecek bir karar dünyanın ayıbı olacaktır.
Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bu iftira
niteliğinde ve Hamas’ı destekleme amacıyla açtığı dava karşısında itibarını
koruyacağına inanıyorum.
İsrail’in gerçekleri bütün dünyaya aktarabilmek açısından
bu platformu değerlendirdiği ve beş savunma avukatının görüntü ve belgelerle
önemli bir fırsatı kullandığına inanıyorum.
Yakup BAROKAS 1. Ocak.2024
Günler geçiyor… Hangi koşullarda hayatta
kalabildiklerini bilmediğimiz rehinelerin dayanma güçleri azalıyor, umutları
azalıyor her geçen gün… Çoluk, çocuk, genç, yaşlı her rehine için geçen her
saat, her gün aleyhlerine işliyor.
Sevdiklerini bulundukları cehennemden kurtarmak
için çırpınan rehine aileler, anneler, babalar, kardeşler tüm sınırları
zorlamaya devam ediyorlar. Uyumuyorlar, nefes almıyorlar, fakat mücadeleye
devam ediyorlar.
Ülke içinde, Knesset’te, Kikar HaHatufim’de (Tel
Aviv Müzesi önünde Kaçırılanların Meydanı) gerçekleşen dayanışma
gösterilerinde, İsrael dışında çeşitli ülkelerin ileri gelenleri ve yetkin
kişilerle yaptıkları görüşmelerde insanları etkilemeye çalışıyorlar, sınırları
zorlayarak her forumda dünya kamuoyuna seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Rehine ailelerinden bir grup geçtiğimiz hafta
Hollanda’nın Lahey kentindeydi. Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz hafta Güney
Afrika’nın İsrail’i Gazze’de soykırım yapmakla suçladığı ve savaşın
durdurulmasını talep ettiği dava Lahey kentinde Uluslararası Adalet Divanı’nda
görüşüldü. Duruşmanın ilk günü Güney Afrika tarafı İsrail’e yönelik oldukça
yüzeysel bilgilere dayandırılmış suçlamasını sundu, ikinci günü İsrail heyeti 7
Ekim günü Hamas’ın uyguladığı vahşet nedeniyle başlayan savaşı, filmler ve
belgeler eşliğinde açıkladı.
Bu mahkemenin sonucunun ne olacağını şimdiden
tahmin edemesek de İsrail’e dünya kamuoyu önünde tüm gerçekleri gözler önüne
serme fırsatını verdiğini düşünüyorum. Rehine ailelerinden bir grubun,
Lahey’deki mahkeme salonuna girişleri ve oradaki varlıkları yeterince
anlamlıydı zaten.
Rehine aileleri, günler geçtikçe sevdiklerinin
karanlık tünellerde üşüdükleri, büyük olasılıkla açlık çektikleri,
aşağılandıkları, dayanma güçlerini yitirdikleri endişesiyle her yerde
konuşuyor, haykırışlarını duyurmaya çalışıyorlar. İşte bu haykırışların en
çarpıcı örneğine birkaç gün önce yüreğimiz burkularak tanık olduk.
Kibbutz Nirim’de toplanan rehine akrabaları Gazze
Şeridi sınırı önünde bir araya geldiler. Ellerinde çok güçlü hoparlörler ile
sevdiklerine seslenirken onlara sevgi mesajları gönderdiler. Hapsedildikleri
yerlere, kuytu köşelere, Hamas tünellerine seslerini ulaştırma umuduyla… Onlara
bir nebze güç kazandırma umuduyla…
Bir anne Supernova müzik festivalinden kaçırılan
kızına şöyle sesleniyordu hoparlörden Filistin yerleşimi Khan Younis’e doğru: “Romi.
Romi’ciğim, seni çok özlüyoruz. Umudunu kaybetme. Seni seviyorum, güzel kızım…” Gözleri
yaşlı bir baba da “Omer ben baban… Umarım beni duyuyorsundur. Güçlü ol,
oğlum. İnancının seni güçlü tuttuğunu biliyorum. Evde herkes seni bekliyor” sözleriyle
oğluna duyurmaya çalışıyordu sesini. Ve böylece birçok kişi Gazze sınırından
hasret kaldıkları sevdiklerine seslendi o gün… Hıçkırıklarla kesilen
haykırışları yankılandı Gazze sınırında o gün…
Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç 136 kişinin Hamas
teröristleri tarafından Gazze’de hapsedilmelerinden günümüze tam 100 gün geçti.
Çok zor koşullar altında geçen 100 gün…
Geride bıraktığımız cumartesi akşamı başlayan,
soğuk hava koşulları ve yağan yağmura rağmen Tel Aviv’de Kikar HaHatufim’de “Cehennemde
100 gün” başlığı altında düzenlenen 24 saatlik rehine ailelerine
destek etkinliğine 300 bine yakın kişi katıldı.
24 saat süren dayanışma etkinliğinde rehine
yakınlarının yanı sıra, Hamas’ın takas ederek serbest bıraktığı rehineler
yaşadıkları deneyimleri anlattılar, geride bıraktıkları her rehine için her
saatin, her dakikanın sağlıkları açısından büyük önem taşıdığını dile
getirdiler, bir an önce kurtarılmaları gerektiği çağrısını yaptılar. Rehine
aileleri ile dayanışma adına pazar sabahı, haftanın ilk iş günü tüm işyerleri
bir buçuk saat süresince kepenk kapattılar.
Birçok sanatçının katılımıyla 24 saat süren
etkinliğin kapanış konuşmasını Devlet Başkanı Yitzhak Herzog yaparken,
Gazze’de ağır yaralanan Fauda dizisi oyuncusu müzisyen Idan
Amedi mikrofondan HaTikva’yı söyledi.
Hamas cehenneminden serbest bırakılma şansını
yakalamış kişilerin ortak mesajı şuydu: “Tek gerçek başarı tüm rehinelerin
ülkeye canlı dönmesidir. Zaman giderek azalıyor.”
Nelly BAROKAS
Bu cuma
günü İsrail’de “Aile Günü”ydü… Ülkede her yıl İbrani takvimine göre Şvat
ayının 30.günü (lamed beŞvat) “Yom HaMişpaha” kutlanıyor.
Niye bu tarih diye soracak olursanız eğer; Amerika
doğumlu Yahudi Siyonist lider ve Amerika Siyonist Kadın Örgütü Hadassah'ın
(Women’s Zionist Organization of America) kurucusu Henrietta Szold’u
onurlandırmak amacıyla bu değerli kadının ölüm tarihinin seçilmiş olmasıdır
sebep.
Aslında
bu tarih uzun yıllar “Anneler Günü” olarak belirlenmişse de 1980’li
yıllarda Eğitim Bakanlığı, “Anneler Günü” kavramının tüm aile
fertlerinin birbirlerine olan sevgi bağlarını vurgulamak amacıyla “Aile
Günü” (Yom HaMişpaha) olarak değiştirilmesine ve her yıl İbrani
takvimine göre Şvat ayının 30. günü (lamed beşvat) tarihinde kutlanmasına karar
verdi.
“Yom
HaMişpaha” bu
yıl cuma gününe denk geldi. Böylelikle yakın ailemi Şabat sofrasında
ağırlarken, günün anlamına uygun sevgi alışverişinin yaşandığı bir ortamda bulunma
şansını yakalamış olduk ailece.
Amerika’dan
birkaç günlüğüne İsrail’e gelen genç bir akrabamızı da konuk ettik soframıza. Diaspora’da
Yahudiliğinin tam olarak bilincinde, yaşadığı ülkede ve dünyada esen
antisemitizm ve İsrail karşıtlığı nedeniyle kahrolan, İsrail sevgisi ile dolu
bir genç. 7 Ekim felaketinin ardından en büyük arzusu İsrail’e gelip buranın
havasını solumak, buranın gerçeğine yakından tanık olmaktı.
Eşini,
çocuğunu, başarılı işini birkaç günlüğüne bıraktı ve üyesi olduğu sinagogun
girişimiyle, 20 kişilik Amerikalı Yahudi bir grupla ülkeye geldi. Güneydeki
tarım alanlarında limon ve portakal toplandı. Yine güneyde tanık olduklarından
dolayı dengelerini yitiren askerlerin, 7 Ekim günü çocukları öldürülen
annelerin psikolojik tedavi gördükleri kurumu ziyaret etti.
Hamas
terörüne hedef olan, yakılıp, yıkılan kibutzlardan Nirim’i yüreği burkularak
gezdi. Tanıkların anlattıklarını dinledi. Yeruşalayim’de 7 Ekim ve sonrasında
teröristlerle savaşırken yaşamını yitiren askerlerin mezarlarını gördü, Ha
Tikva’yı hep birlikte söyledi. Müzik festivalinin gerçekleştiği Reim’de
hunharca öldürülen gençlerin fotoğrafları arasında yürürken, orada yaşanmış
dehşeti görgü tanıklarının anlatılarından öğrendi.
“Yom
HaMişpaha”da
Şabat soframın Amerikalı konuğu ve aralarında bulunduğu grup, son senelerde
insan hayatı kurtarma yönünde büyük başarılara imza atan “İhud Hatsala” adlı
gönüllülerden oluşan yardım kuruluşuna bağış yapıp ülkelerine döndü. “Kol
İsrael Arevim Ze Le Ze” ilkesi doğrultusunda, bir nebze de olsa özdeş
oldular, kısa süreliğine yaşamımıza karıştılar…
“Aile
Günü’müz
Şabat sofrası etrafında büyükler, küçükler, kardeşler, torunlar ile neşeli
sohbetlerle süregeldi. Zaten bugünün amacı aile bazında birlikteliği geleneksel
olarak kutlamak değil mi?
Ama
ne yazık ki İsrail’de herkes bu mutluluğu yaşayamadı. Rehine aileleri… Hamas
tarafından evlerinde katledilenlerin aileleri… Halkını korurken yaşamını
yitirenlerin aileleri… Ülkesini korurken Gazze savaşında ölen askerlerin
aileleri… Reim’de öldürülen yüzlerce gencin aileleri…
Düşünsenize
ne kadar çok aile “Yom HaMişpaha”da ne denli buruk ne denli üzgün ne
denli eksikti… Onlar için “Yom HaMişpaha”nın bir anlamı olabilir miydi
artık? Ne yazık ki… Onların sofralarında iskemleler boş kaldı…
“Aile
Günü” nün
hemen ardından Adar ayına girdik. Adar ayında mutluluğun, neşenin arttığı
söylenir. Umarım öyle olur. Umarım rehineler sağ salim evlerine döner. Umarım
böylelikle yaralar bir nebze sarılmış olur…
Nelly
BAROKAS 11. Şubat.2024
Yağmurlu günlerin ardından
Çok yağmur yağdı. Neredeyse her gün. 15 gün boyunca, son yirmi
yılda ilk kez bu denli şiddetli yağmurlar oldu. Kineret Gölü'nün su düzeyi hiç
olmadığı kadar yükseldi. Üstümüzden geçen savaş uçaklarının sesleri bizleri
yerimizden hoplatan gök gürültüsü ve şimşek seslerine karıştı. Sanki gökyüzü 7
Ekim ve sonrasında ölen askerler, çocuklar, yaşlılar, kadınlar için ağlıyordu.
Şiddetli yağmurlar yağarken ülkesini korumak için Gazze’de savaşan
askerleri, gencecik çocukları düşündüm sürekli. Bazı görüntüler gözümün önünden
gitmek istemedi. Her tarafından sular akan bir çadırın altında korunmaya
çalışan askerler. Her şey, her yer çamur olmuş… Botlar çamur içinde. Kimi üç
aydır evinden, ailesinden, çocuklarından, işinden, öğreniminden uzak ihtiyat
askerleri. O koşullarda kararlılıkları, cesaretleri, yüksek moralleri
şaşırtıyor.
Ya dört aydır rehin tutulanlara ne demeli? Biz evimizde kahvemizi
yudumlarken tünellerde, yerin bilmem kaç kat altında, havasız, ilaçsız, aç,
belki de şiddete, cinsel tacizlere tabi tutularak, her türlü insanlık ötesi
koşullarda yaşam ile ölüm arasında gidip gelenlere ne demeli.
54 gün sonra serbest bırakılan on altı yaşında bir kız
televizyonda şunları söylüyor; “Ben her an karşımdaki teröristin bana tecavüz etmesinden endişe
duyarak, korku içinde, bu yaşta bunları yaşamalı mıydım?” Ve ağlıyor.
Yakup BAROKAS 11. Şubat.2024
Her yıl ilkbahar yaklaşırken İsrail’in dört bir
yanında kır çiçekleri açar, yaz öncesinde bir renk cümbüşü yaşanır. Doğanın bu
muhteşem gösterisi özellikle İsrail’in güneyinde, Gazze sınırı (Otef Aza)
yakınlarındaki kibutzların ve yerleşimlerin yakınlarında çok farklı olur. O
yörede kırmızı anemonlar o denli yoğun patlak verir ki, arazi ve tepeler adeta
kırmızı halılarla kaplanmış bir görünüme bürünür.
Gelinciklere benzeyen bu kırmızı çiçekler pek çok
şarkıya konu oldu İsrail’de... Evet; anemonun karşılığı İbranice “Kalamit” … Sözleri
Natan Alterman’a, bestesi Moshe Vilensky’ye ait Shoshana
Damari’nin seslendirdiği “Kalaniyot” şarkısı İsrail ile
özdeşleşmiş ölümsüz bir şarkıdır. İsrail ile öylesine özdeşleşmiş ki, bir
grup girişimcinin inisiyatifi ile 2013 yılında yapılan bir oylamada kırmızı
anemon, yani “Kalanit” bu toprakların ulusal çiçeği olarak kabul
edilmiş…
Ülkenin güneyi, boylu boyunca “kalanit”lere
büründüğünde, tüm İsraillileri bu görsel temaşaya davet etmiş olur. “Kfar
Aza” kibutzunda yaşayan Vered ve Ofir Libstein çifti
19 yıl önce, Filistinli komşularının Gazze’den sık sık roket atmaya başladığı
sıralarda “Darom Adom” (Kırmızı Güney) festivalini kurdu. Amaç,
doğa “kalamitlerle” kırmızıya büründüğünde ziyaretçileri güneye
çekmekti.
“Darom Adom”
festivali zamanla İsrail’in en popüler doğa etkinliklerinden birine dönüştü.
Konserler, bisiklet gezileri, yarışlar, çocuklara yönelik eğlenceler, yemek
pazarları ve sanat galerilerinden oluşan programlar… Festivalin “Darom Adom”
adı bir bakıma komşuların attığı roketlere karşı uyarı veren “kırmızı alarm” sirenlerine
de gönderme yapıyordu.
Bu yıl 7 Ekim günü İsrail’in güney toprağı kan ve
ölümle doldu. Doğası da karardı, ağaçlar kömürleşti. Savaş beşinci ayına
girerken yıkıma, patlama seslerine rağmen, gelin görün ki doğa döngüsüne devam
ediyor. Şimdilerde küllerin arasında “kalanit”ler açıyor. Ama bunca can
kaybının yaşandığı bu bölgede “Darom Adom” festivali bu yıl yapılmıyor.
Çünkü bu topraklar soykırımı 7 Ekim günü yaşadı. Festivalin yaratıcısı Vered
Libstein’ın eşi Ofir 7 Ekim günü öldürülenler arasındaydı. Ofir
kibutzun yerel güvenlik ekibindeydi, ilk öldürülenlerden oldu. 7 Ekim günü
Hamas teröristleri Vered’in 19 yaşındaki oğlu Nitzan’ı, annesi Bilha
Epstein’i ve yeğeni Netta Epstein’i öldürdüler.
7 Ekim’de kana bulanan, küllerle kararan İsrail’in
güney toprağı, kendini yenileyecek gücü buldu şimdilerde yeniden. Güneyin
doğası yeniden canlandı… Bir zamanlar Gazze sınırında kurdukları kibutzlarda
toprağı yeşerten, güneyi bir doğa cennetine dönüştüren o güzel halkın, verilen
tüm can kayıplarına rağmen kendini yenileyecek gücü bulmasını, güven içinde
evine dönmesini canı gönülden diliyoruz.
Nova Müzik Festivali'nin gerçekleştiği alanda
teröristlerin öldürdüğü 364 kişinin anısına Tu BiŞvat’ta her biri için birer
fidan dikildi. Fidanların her birinde de dalgalanan bir İsrail bayrağı ve adına
fidan dikilen kişinin fotoğrafı. Yeni dikilen okaliptüs fidanlarının ince
gövdeleri arasından kırmızı çiçekler doruğa çıkıyor. Doğanın mucizesi…
Yenilenmenin habercisi İsrail’in kırmızı çiçeği “Kalanit”…
Nelly BAROKAS 26.
Şubat.2024
Purim’i
geride bıraktık. Önümüz
Pesah… Geleneksel Sefarad şarkılarından birinin dediği
gibi “Purim lanu, Pesah en la mano…” Pesah’ın ardından Yom HaShoa,
Yom HaZikaron ve Yom HaAtzmaut…
Her
yıl çok önceden başlayan hazırlıklarla organize edilen ve Yom HaZikaron’un
hemen ardından muhteşem görsel bir şölenle kutlanan Yom HaAtzmaut… Genç, yaşlı,
kadın, erkek 134 rehine halen 170 günü aşkın süredir Hamas’ın karanlık
tünellerinde ömürlerini tüketirken, özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı neşe içinde
kutlamak ne mümkün?
Belediyelerin
de Yom HaAtzmaut etkinliklerini planlarken her seneki gibi görkemli mi, yoksa
daha alçak profil mi uygulamaları gerektiği konusunda ikilemler yaşadıkları
biliniyor.
1953
yılından beri her yıl Yom HaAtzmaut günü gerçekleşen İsrail Ödülleri töreni
konusunda bir kriz yaşandı geçtiğimiz günlerde. Bildiğiniz gibi İsrail’in en
saygın ödülü olan bu ödül Yeruşalayim’de Başbakan, Knesset Başkanı ve Yüksek
Mahkeme Başkanı'nın huzurunda düzenlenen bir devlet töreninde verilir. Ödülün
alıcıları, kendi alanlarında mükemmellik sergileyen veya İsrail kültürüne güçlü
katkıda bulunan İsrail vatandaşları veya kuruluşlarıdır.
İşte
1953’ten bu yana her yıl, hatta İsrail'in savaş halinde olduğu yıllarda bile
verilen bu ödülün bu yıl dağıtımı tehlikeye girdi. Tehlikenin nedeni Eğitim
Bakanı Yoav Kisch’in bu yıl İsrail Ödülü'nü geleneksel kategorilerde vermeme ve
bunun yerine ödülleri yalnızca savaşla ilgili iki yeni kategoride dağıtma
kararıydı.
Şubat
ortasında hükümet, ülkenin en yüksek sivil onuru olan ödülün geleneksel
kategorilerinin 2024 için iptal edileceğini ve bunun yerine Gazze'de Hamas'a
karşı devam eden savaşla ilgili iki yeni kategorinin verileceğini duyurdu.
Böylelikle
Bakan Kisch 2024 İsrail Özel "Sivil Kahramanlık Ödülü “nün 7 Ekim’de
Beeri kibutzundan onlarca kişinin hayatını kurtaran, Batı Şeria'daki Otniel
yerleşiminden Menachem Kalmanson ve Itiel Zohar'a gösterdikleri cesaret
nedeniyle verileceğini duyurdu. Ancak bakanın normal kategorileri iptal etme kararı
tartışmalara yol açtı.
Medyada
yer alan haberlerde, Eğitim Bakanı Kisch'in Girişimcilik Ödülü'nü önde gelen
adayı olan ve hükümetin yargı reformu gündeminin önde gelen eleştirmenlerinden
iş adamı Eyal Waldman'a vermemek için bu değişikliği yaptığı iddia edildi.
Hükümet bu saygın ödülü Waldman’a vermeyi niçin istemedi?
Çünkü
İsrail merkezli bir bilgisayar ağı teknolojisi tedarikçisi olan Mellanox
Technologies'in kurucu ortağı olan İsrailli teknoloji devi Eyal Waldman,
savaşın başlamasından önceki çalkantılı aylarda Netanyahu hükümetinin yargı
reformu politikalarına karşı yürütülen muhalefetin liderlerindendi.
Ne
yazık ki, 7 Ekim günü binlerce Hamas teröristi İsrail'in güneyine saldırıp çoğu
sivil olmak üzere yaklaşık 1.200 kişiyi öldürdüğünde ve diğerlerine tecavüz
edip kaçırdığında, Waldman'ın kızı Danielle Re'im'deki Nova müzik festivalinde
öldürülenler arasındaydı. Eyal Waldman ülkesini seven, ülkesi teknolojisini
ileriye taşımış ancak evladını kaybetmiş acılı bir baba…
Şubat
ayının sonunda Yüksek Mahkeme'ye sunulan bir dilekçede, Kisch ve hükümetin
geleneksel ödül kategorilerini ortadan kaldırırken gerekli yetki olmadan ve İsrail
Ödül düzenlemelerine aykırı hareket ettiği ileri sürüldü. Yüksek Mahkeme'den
Kisch'in kararını değiştirmesi ve İsrail Ödülü'nü orijinal formatına döndürmesi
yönünde karar verilmesi talep edildi.
Yüksek
Mahkeme’nin kararından bir gün önce hükümet, Yoav Kisch'in bu yıl yalnızca
savaşla ilgili iki yeni kategoride İsrail Ödülü’nü verme yönündeki tartışmalı
Şubat kararını geri aldı. Böylece Kisch geri adım attı, ülkenin en yüksek sivil
onuru olan İsrail Ödülü töreninin her zamanki gibi Yom HaAtzmaut’ta iki yeni
kategorinin yanı sıra normal kategorilerle de düzenleneceğini açıkladı.
1953’ten
günümüze, 70 yıldır ne denli saygın kişi ve kurum İsrail Ödülü’ne layık
görülmüş… Kimler, kimler yok ki aralarında? Shai Agnon, Leah Goldberg, Teddy
Kolek, Amos Oz, Naomi Shemer, Zubin Mehta, kuruluşlardan Yad Sara,
Sohnut, İsrael Filarmoni, Yad Vashem… Böylesi saygın ve köklü bir
ödülün siyaset malzemesi olarak kullanılması kanımca büyük bir hataydı. Neyse
ki bu hatadan çabuk geri dönüş yapıldı.
Bu
konudaki anlaşmazlıklar da giderildiğine göre halk olarak arzumuz, altı aydır
Hamas eziyeti altında, halen hayatta olan veya olmayan rehinelerin en kısa
zamanda ülkelerine, ailelerine, evlerine kavuşmaları… Ailelerinin altı aydır
eksik kalmış sofralarında esaretten özgürlüğe geçişin öyküsünü anlatan Pesah
Agadası’nı okuyabilmeleri… Bu dileğimiz gerçekleşirse eğer, esaretten özgürlüğe
geçişimizin kutlaması olan Pesah’ı her seneden daha büyük bir coşkuyla kutlarız,
değil mi?
25. Mart.2024
Bir Sefer Tora ve ANU’da 7 EKİM
Altı aydır savaştayız. İsrail’in en uzun savaşı bu.
Tünelin ucu da henüz görünmüyor, ne yazık ki. Gencecik kayıplar veriyoruz,
rehineler hâlâ Hamas’ın elinde. Bu yazımda, uzun ve yıpratıcı bir savaş hali
yaşamış Ukrayna’daki Yahudiler ile İsrail arasındaki anlamlı bir girişimi
aktarmak istiyorum.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky’nin
ilk satırlarını yazmasından yaklaşık iki yıl sonra İsrail Devlet Başkanı Isaac
Herzog, her iki ülkede de barışa adanmış yeni bir Sefer Tora’nın son
satırlarının altına imzasını attı.
İki ülke Yahudilerinin yakınlığını simgeleyen ve
Rusya’nın 2022’de işgalinden kısa bir süre sonra Ukrayna’da yazımına başlanan
bu Sefer Tora şimdilerde Gazze’de kendi savaşını veren İsrael’de tamamlandı.
Bu kutsal kitap önümüzdeki aylarda Ukrayna’ya
götürülerek ülkenin başkentindeki sinagoglardan birine yerleştirilecek. İlk
satırları Kiev’deki başkanlık sığınağındaki ofisinde Zelensky tarafından
yazılan Sefer Tora’nın son satırları, geçtiğimiz günlerde Yeruşalayim’de devlet
başkanlığı konutunda düzenlenen bir törende Herzog tarafından yazıldı.
İsrail Yahudileri ile Ukrayna Yahudi toplumu
arasındaki birlikteliği simgeleyen Sefer Tora’nın tamamlanması vesilesiyle
düzenlenen törene, ülkenin savaş halinde olduğu ve özellikle 7 Ekim günü İsrail
halkının uğradığı vahşetin gerçeği damgasını vurdu. Çünkü bu törene Zina
Beylin’in akrabaları katıldı.
Zina Beylin’in kim olduğunu sizlere hatırlatayım.
Ukrayna kökenli İsrail vatandaşı Zina 7 Ekim günü Sderot’tan Ölü Deniz’e bir
otobüs yolculuğu düzenlemişti. Güle oynaya yola çıkan bir düzine yaşlı kişiye
rehberlik ediyordu. O gün maruz kalınan kanlı katliamın bizlere ulaşan ilk
görüntüleri, 60 yaşındaki Zina ile birlikte öldürülen yaşlıların
görüntüleriydi.
7 Ekim günü Yahudi ulusunun tarihine yazılmış
kapkara bir sayfa. “Bir daha asla” dediğimiz halde soykırıma
uğradığımız bir tarih…Yahudi ulusunun en önemli müzesi olan ANU, 7
Ekim’i sanat, günlükler, müzik ve fotoğraflarla oluşturduğu bir sergiyle
belgeledi.
ANU
Müzesinin 7 Ekim sergi tanıtım afişi
Hamas saldırısını takip eden günlerde ANU
güneyden tahliye edilen halktan sanatçıları müzeye davet etti, onlara rahat
çalışabilecekleri atölyeler kurdu. Onların çalışmalarından oluşan sergi, 7 Ekim
öncesi ve sonrasında, uzaktan veya yakından saldırıları yaşamış sanatçıların
eserleriyle açılıyor.
Örneğin, bir sanatçının Beeri sakini Sophie
Berzon’un kibutzdaki teröristler hakkında mesajlar göndermesiyle ilgili bir
çalışması var. Veya Leeor Shtainer, Süpernova müzik festivalinde öldürülen iki
yeğeninin yasını, Tevrat’ta Isaac’ın öyküsüne bağlantı yaparak aktarıyor.
Diğer bir tarafta Gazze’de öldürülen genç asker
Jonathan Chazor’un çizimleri yer alıyor. Jonathan’ın çizimlerinin en etkileyici
olanı Gazze’de savaşırken bir karatahtaya çizdiği köpek resmidir.
Bir duvarda, eserleri Hamas saldırısı sırasında
şarapnel parçalarıyla parçalanan, Beeri sakini, sanatçı Ziva Jelin’in kırmızı
lekeli eserlerinden biri var.
Bu arada kibutzlarda savaşan askerleri, çok sayıda
cenaze törenini, rehineler için yapılan mitingleri, aile yakınlarının endişeli
yüz ifadelerini yansıtan fotoğraflardan oluşan film, duvarlardaki sanata uyumlu
bir şekilde sessizce dönmeye devam ediyor.
Ayrıca 7 Ekim sabahı Kfar Aza’daki evinin yakınında
öldürülen fotoğrafçı Roee Idan’ın da çarpıcı bir videosu var. Öldürülmeden az
önce motorlu yamaç paraşütüyle havada uçan Hamas saldırganlarını fotoğrafladığı
görüntüler, o sabahki saldırıların ilk belgelenmiş görüntüleriydi.
Bunlar ve daha fazlası 7 Ekim’de olanlara bir
pencere niteliğinde…şubat ortası açılan “October Seventh” sergisi
en azından bir dahaki 7 Ekim’e dek ANU müzesinde sergilenmeye devam edecek.
Yahudi ulusunun tarihini ileri teknoloji ve çağdaş
bir sunumla sergileyen ANU müzesi, bünyesine yeni bir soykırımı, günümüz İsrail’inde
Yahudi halkının uğradığı 7 Ekim katliamını tarih sayfasına eklemiş
oluyor.
İran saldırısı ardından
Dün
13 Nisan gecesi oldukça farklı ve endişeli bir geceydi. Gün boyu İran’ın İsrail’e
saldırabileceği haberleri geliyor. ABD Başkanı Joe Biden, artan gerilim
nedeniyle tatilini yarıda keserek “D’ont!” diye uyarıda bulunuyor. Gece saat
23.00’te saldırının başlayacağı uyarıları geliyor ve tam 23.00’te askeri sözcü
Daniel Hagari Irak hava sahası üzerinde İsrail’e doğru uçan düzinelerce
hava aracı olduğunu duyuruyor. İnsansız hava araçlarının, dronların dokuz,
seyir füzelerinin iki saatte ve balistik füzelerin 15 dakikada İsrail’e
ulaşabileceği bildiriliyor gün boyu.
Askeri
sözcü 14 Nisan günü sabaha karşı yaptığı açıklamada 170 dron, 150 kadar füzenin
yüzde 99’unun havada imha edildiğini açıklıyor. İran’ın hava saldırısına karşı
ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve Japonya’nın İsrail savunma sistemine destek
verdiği, Ürdün’ün de hava sahasının içine giren füzeleri jet uçakları ile imha
ettiği ifade ediliyor.
Bu
saldırıda İsrail büyük bir başarı sağlarken, koalisyonda yer alan devletlerle
birlikte kurduğu savunma sisteminin güvenliği de test edilmiş oluyordu. İran’a
verilen mesaj ise açıktı; “Savunma sistemimize karşı İran’ın saldırı gücünün
etkisiz olduğu ortada, ancak İsrail’in bir saldırısına karşı savunma gücü çok
zayıf olan İran’ı Gazze’nin akıbeti beklemektedir.” İran saldırısında İsrail’in
askeri gücünün yansıra 7 Ekim’de gösterilen zafiyete karşın istihbarat yönünden
de son derece etkin olduğu anlaşıldı.
İran’ın
Suriye’de Hamas ve Hizbullah’a silah tedarikiyle görevli iki komutanının Muhammed
Rıza Zahidi ve Muhammed Rahimi’nin öldürülmelerine misilleme
amacıyla düzenlediği bu saldırı, İsrail’in savunma gücünü kanıtlamasının
ötesinde Batılı ülkeler ve ABD nezdinde bozulan imajını da düzeltmesi
bakımından önem taşımakta. Daha da önemlisi, Ortadoğu’da Şii ağırlıkta
Ayetullahlar rejimine karşı daha ılımlı Sünni Arap ülkelerinin de desteğini
kazanmış olmasıdır. Sünni tabanlı bir Müslüman ülkesi olan Türkiye’deki
iktidarın salt İsrail karşıtlığı nedeniyle bölgede egemen nükleer bir güç
olmaya ve kaos tohumları ekmeye çalışan İran’ın safında yer alması
düşündürücüdür.
İran,
“konu artık sonuçlanmış sayılır” diyerek İsrail’e karşı başkaca bir saldırıda
bulunmayacağını açıklamasına rağmen, konu İsrail açısından da kapanmış mıdır?
Körfez
Savaşı'nda, 1991 yılında Saddam Hüseyin tarafından Scud füzeleri
yağdırıldığında İsrail’deydim. Savaş sekiz hafta sürmüştü. Ancak ilk iki
haftadan sonra o korkuyu üzerimizden atmış, gaz maskeleri çantalarını rengarenk
resimlerle süslemiştik. O dönemde Başbakan İtshak Şamir ülkedeki
muhalefete rağmen herhangi bir askeri hareketten uzak kalmış, Saddam’ı yok etme
işini Irak savaşını on yıl sonra başlatan George W. Bush’a bırakmıştı.
Bu defa Joe Biden açıkça; “İran’a bir saldırıda ben yokum” demektedir.
Tarihi bir fırsat mı kaçıyor, yoksa şimdilik İran gerekli dersi almıştır mı
demek gerekiyor?
Yakup
BAROKAS 15.Nisan.2024
Eden
Golan, Kfar Saba’da doğdu. Her iki ebeveyn de Sovyetler Birliği'nde Yahudi
kökenli ailelerin çocuğu olarak dünyaya geldi. Golan'ın annesi Ukraynalı,
babası ise Letonyalı. Golan altı yaşındayken babasının işi nedeniyle ailesiyle
birlikte Moskova’ya taşındı. 12 yıl sonra Eden ve ailesi 2022'de İsrail'e geri
döndü. “Kohav Nolad” adlı yarışma programında birinci
seçilerek İsrail’i Eurovision’da temsil etmeye hak kazandı.
Bundan
sonra Eden’i zor bir sınav bekleyecekti. 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik
saldırılarına atıfta bulunduğu düşünülen “October Rain” şarkısı,
yarışmanın organizatörleri tarafından “siyasi tarafsızlık” kuralını
ihlal etmesi gerekçesiyle yarışmadan men edildi. İsrail de şarkının sözlerinin
değiştirilmesini kabul etti. Eden bu kez şarkının yeniden yazılmış
versiyonu “Hurricane” ile İsrail’i temsil etmeye hazırlandı.
Ve
olaylar zinciri birbirini takip etti. Birçok ülke İsrail’in yarışmaya
katılmasını engellemeye çalıştı. Avrupa Yayın Birliği'nin İsrail'in şarkı
yarışmasına katılmasına izin verme kararı tepki çekti. 1400’den fazla
Finlandiyalı sanatçı İsrail’in İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen yarışmaya
katılmaması için imza topladı.
İsveçli
iklim aktivisti Greta Thunberg'in de olduğu on binlerce kişi Büyük Meydan'da
(Stor Torget) bir araya gelerek Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail'in boykot
edilmesini istedi.
İspanya'da
koalisyon hükümetinin bir parçası olan aşırı sol Sumar Partisi İsrail'in
yarışmadan çıkarılması çağrısında bulunan bir imza kampanyası başlattı. Yarışma
organizatörleri Avrupa Yayın Birliği'ni (EBU), Hamas'ın 7 Ekim'deki yıkıcı
saldırısının tetiklediği Gazze'de devam eden savaşa atıfta bulunarak
"ordusu Filistin halkını yok ederken ve topraklarını yerle bir
ederken" İsrail'in katılımına izin verdiği için kınadı.
Belçika'nın
VRT televizyonu, Eurovision Şarkı Yarışması yayınını bölerek İsrail'in insan
hakları ve basın özgürlüğüne yönelik ihlallerini kınadığı ve ateşkes talep
ettiği bir mesaj paylaştı.
Yarışmanın
yapıldığı binanın dışında binlerce gösterici ellerinde Filistin bayraklarıyla
İsrail karşıtı protesto eylemleri yaptı.
Eden
Golan, kostümlü prova için çıktığı sahnede performansı sırasında yuhalandı,
"Özgür Filistin" sloganıyla sesi bastırıldı. Eden’in performansına
başlamasının ardından, yüksek sesle yuhalayan kalabalığın videoları sosyal
medyada paylaşıldı. Artan güvenlik endişeleri nedeniyle performans dışında Eden otel
odasından çıkarılmadı.
Yarı
final gecesi, hatta final gecesi Eden sahnedeyken arenada yuhalama
ve yüksek sesli tezahüratlar duyuldu, ancak Avrupa Yayın Birliği bu tür
seslerin canlı yayına yansımasını önlemek için yuhalama karşıtı teknoloji
kullandı. İsrael ekibinde yer alan yayıncılar Eden’in performansına
hazırlanmak için yuhalanırken şarkı söyleme pratiği yaptığını söyledi.
Yarı
final öncesi düzenlenen basın toplantısında birçok yarışmacı tavırları ve laf
atmalarıyla Eden’in moralini bozmaya çalıştılar. Şeytani bir kıyafete ve
makyaja bürünen İrlandalı müzisyen Eden’e sivri ve siyah dişlerini gösterirken,
Yunanlı şarkıcı Eden konuşurken esneme pozları yapıyor, canı çok sıkılmışçasına
başını masaya koyup uyuma taklidi yapıyordu. Bu türden birçok hakaretle karşı
karşıya kaldıysa da Eden pes etmedi…
Yarı
final performansının ardından İsrail’in şarkısı “Hurricane” bahislerde
dokuzuncu sıradan ikinciliğe yükseldi. Final öncesi prova sırasında karşı
tezahüratlar yapıldıysa da Eden “bunlar beni sadece güçlendiriyor” diyerek
göğüs gerdi.
Malmö’de
esen İsrail ve Yahudi karşıtlığından tedirgin olan bazı Avrupa ülkeleri
verdikleri tepkilerle antisemitizme karşı tavır koydular. Bu rüzgarın
tehlikeli boyutlara ulaşması endişesiyle örneğin Almanya Kültür Bakanı Claudia
Roth, İsrailli sanatçıları boykot etmeye yönelik çağrıları "kesinlikle
kabul edilemez" olarak kınadı. "Özellikle bu zamanlarda
Avrupa ile İsrail arasında daha fazla kültürel iş birliğine ihtiyacımız
var" dedi. Fransa'nın Avrupa İşleri Bakanı Jean-Noel Barrot
da Liberation gazetesine verdiği röportajda benzer bir tavır sergiledi. "Eurovision'da
siyasetin yeri yok" diye ısrar etti.
Herkesin
izlediği gibi Eurovision finali gecesi jüri oyları Eden’i adeta yok sayarken,
halkın oyları (323) onu bir anda birinciliğe taşıdı. Sonuçta “Hurricane” yarışmayı
beşinci bitirdi de Avrupa halk oylaması onu birinciliğe layık görüyordu
kanımca.
Tüm
çelme takma girişimlerine rağmen Eden Golan bu işin altından
başarıyla kalktı. Başarısının en büyük nedeni seslendirdiği eserin
mükemmelliği, Eden’in üstün yeteneği ve dirayeti. Ayrıca İsrail – Hamas savaşı
nedeniyle gerek yarışmacı ülkelerin temsilcileri tarafından gerekse İsrail
karşıtı gösterilerle yıpratılmaya çalışılması, Eden’i mağdur duruma soktu.
Mağdurun yanında yer almak doğal bir içgüdü oluyor.
Eden
Golan yarışmanın ertesi sabahı ülkeye döndü. Eminim ülke içinde ve dışında çok
parlak bir kariyer bekliyordur kendisini gelecekte…
Yazımı
ünlü Fransız filozof- Henri Lévy’nin Eurovision yarışması öncesi
yayınladığı mesajla sonlandırmak istiyorum. Levy şöyle diyor: “Hiçbir
zaman Eurovision’da oy kullanmadım. Fakat Eden Golan için oy kullanacağım.
Çünkü o çok yetenekli. Çünkü o çok cesur. Çünkü çıldırmış bir dünyada,
Yahudilere karşı 80 yıldır benzeri görülmemiş bir nefret rüzgârı ve aptallık
karşısında, onun zaferi bir dönüm noktası olacak.”
Öyle
de oldu sevgili okurlar…
Nelly
BAROKAS 13. Mayıs.2024
Üzüntü, burukluk, şaşkınlık, belirsizlik,
güvensizlik her gün daha da çoğalıyorsa…
Gazze’den canlı dönmelerini beklediğimiz rehineler
yerine onların cansız bedenlerine ulaşılıyorsa…
Her geçen gün gencecik askerler çatışmalarda
hayatlarını kaybediyorsa…
Anne babaların canlarından bir parçayı toprağa
verirken çektikleri acıya yüreğimiz burkularak tanık oluyorsak…
Hamas teröristlerince hunharca iteklenerek kanlar
içindeki asker kızlarımızın kaçırılmalarına ilişkin görüntülerin ortaya
çıkmasıyla, bazı yöneticilerimiz uykuları kaçmasın diye izlemekten kaçınıyorsa…
Kuzeydeki çatışmalar günden güne daha da
kızışıyorsa…
Aylardır evlerini terk etmek zorunda kalan ülkenin
kuzey halkı evlerine dönme umudunu günden güne yitiriyorsa…
Güney kent ve kibutzları hala Hamas roketlerine
maruz kalıyorsa…
Dünya 7 Ekim Cumartesi günü halkımızın maruz
kaldığı soykırımı yok saymayı yeğliyorsa…
Dünya bu soykırımın ardından İsrail’in halkını
koruma hakkını tanımıyorsa…
Dünya Filistin halkının acılarının sorumlusunun
Hamas olduğunu bir türlü kavrayamıyorsa…
Filistin halkı asıl düşmanının Hamas olduğunu
anlayamıyorsa…
İsrail savunma güçlerinin yedi aydır Hamas’ı
zayıflatma çabalarına karşın bugün hala Rafiah’tan Tel Aviv ve civarı kentlere
roketler yağıyorsa…
Dünyada antisemitizm hortluyor, İsrail karşıtlığı
doğal bir seyir olarak algılanıyor ve giderek yaygınlaşıyorsa…
İsrail karşıtları tarafından ele geçirilen en
seçkin dünya üniversitelerine Yahudi öğrenci ve öğretim üyelerinin girmeleri
engelleniyorsa…
Rehine yakınlarının tükenmişliklerini içimiz
sızlayarak görüyor, sürdürdükleri mücadelelerini çaresizlik içinde izliyorsak…
Dayanışma gösterilerinde rehine yakınlarının polis
tarafından itilip kakıldıklarına hayretle tanık oluyorsak…
İsrail’in başbakanı ile savunma bakanı terörist
Sinwar ile aynı kefeye konup Hague Uluslararası Mahkemesi tarafından
yargılanıyor ve haklarında hapis cezası hükmü verilmek isteniyorsa…
Ülkemizin yönetimi yedi aydır rehinelerini
kurtaramamış, Hamas terörünü alt edememiş, ülke güvenliğini sağlamakta bir adım
ileri gidememişse…
Binlerce yıllık sürgünün pogrom ve soykırımın
ardından kurulan gencecik İsrail’in günümüz koşullarında 76. Kuruluş yılını
kutlayamıyor, ileriye umutla bakamıyorsak…
Gençlerimizin bu topraklarda huzurlu ve barış
içinde bir gelecek kurabileceklerine ne yazık ki biraz kuşkuyla yaklaşıyorsak…
Kadın, erkek, asker, çocuk, bebek rehinelerimizin
hayatta olduklarına dair inancımızı gün geçtikçe yitiriyorsak…
Yarınlarımıza soru işaretlerinin ardından
bakıyorsak…
Evet… milletçe bu duyguları paylaşıyor, bu
endişeleri taşıyorsak eğer… Genç, yaşlı hepimiz, her birimiz eksik yaşıyoruz.
Çünkü uzun zamandır sevinemiyoruz, gülemiyor, kutlayamıyoruz…Nefes alıyoruz ama
gülmek ne mümkün bu günlerde…
Nelly BAROKAS 26. Mayıs.2024
Rehinelerin
dönüşü ile yeşeren umutlar
Hangi ülke halkı aynı anda duygulanır, sevinç gözyaşları döker? Heyecan, gurur ve bir nebze rahatlama sonucu dökülen gözyaşları…
Aylardır
nefes almakta zorlanan, her günün sabahına karamsarlıkla başlayan her İsrailli,
bu cumartesi günü mutlu bir haberle azıcık rahat bir soluk alırken aynı zamanda
sevinç gözyaşları döktü.
8
Haziran Cumartesi günü iz bırakan günlerden biri oldu. Belki de ileride adı “tarihi
bir gün” olarak anılacak… Öğleye doğru bir hareketlilik olduğu
sezinlenmeye başladı. Önce İsrail kuvvetlerinin Gazze’nin Nusayrat bölgesinde
geniş taarruz başlattığı, batıdan tanklarla, doğudan kara kuvvetleriyle geniş
kara operasyonuna giriştiği duyuruldu. Akıllarda soru işaretleri… Tsahal’ın
seçkin birlikleri tahminen nokta operasyonu düzenliyordu.
Kısa
süre sonra operasyonun niteliğinin Entebbe benzeri bir hayat kurtarma girişimi
olduğunu öğrendik. Oldukça riskli, başarı ile başarısızlık olasılığının bir saç
teli kadar ince ayarlı bir girişim.
Ve
nihayet mutlu haber medyanın her yoluyla ulaştı. Çatışmaların ardından
Nusayrat’ta iki ayrı evden dört rehine canlı olarak kurtarılmıştı. “Ben
insanımı gelip kurtarmayı bilirim,” diyordu Tsahal böylelikle.
Noa
Argamani, Almog Meir, Shlomi Ziv, Andrei Kozlov hasretini
çektikleri ailelerine kavuşmak üzere, Gazze’den uzakta, askeri helikopterlerde İsrail
semalarındaydılar artık.
Sekiz
aylık esaretten özgürlüğe kavuşurken, İsrail halkı onları özlem ve
gözyaşlarıyla kucakladı. Aylardır süregelen karamsarlık yerini sevince, gurura,
umuda, iyimserliğe bıraktı.
Sevinçli
haber İsrail’in her bucağında adeta bir sevinç çığlığı gibi çınladı, yayıldı,
dalga dalga tüm benlikleri kapladı.
Yollarda,
rehinelerin bakıma alındığı hastanelerin çevresinde insanlar tek ruh gibi
birleşti, sevinçle, coşkuyla gözyaşı döktü. Çünkü onlar hepimizin yakınıydı,
aylardır endişelenmiş, özlemle beklemiştik onları… Noa, Almog, Shlomi ve
Andrei’nin yakınlarına kavuşma anlarının kareleri gözyaşlarımıza hâkim
olamadığımız sahnelerdi.
Halkın
sevinç görüntüleri ülkenin her yanından ulaştı. Hatta bu sıcak Şabat günü
ülkenin uzun sahil şeridindeki plajlarında güneşlenen, denize giren halkın
cankurtaran görevlisinin hoparlörden anonsuyla bu sürpriz haberi aldığında,
sevinç ifadeleri ve nidaları bir bayram havası estirdi.
İsrail
halkının coşkusu küçücük ülkesinin sınırlarını da aştı. Atina’nın merkezi
caddelerinde, ünlü Monastiraki meydanında oldukça kalabalık İsrailli turist
gruplarının kutlamaları, “Am İsrael Hay” nidaları, cesaretle
HaTikva’yı seslendirmelerinin sosyal medyadan anında bizlere ulaşan
görüntüleri, birlik ve beraberlik ruhunun güzel bir örneği oldu.
Entebbe
benzeri bu operasyonla – ki adı bu çatışmada yaşamını yitiren Arnon Zamora anısına
“Arnon Operasyonu” olarak belirlendi – İsrail’in insan hayatına
nasıl değer verdiği, hayat kurtarmak için nelerin göze alındığı bir kez daha
kanıtlanmış oldu.
Ya
geride kalanlar? Gazze’nin karanlık yeraltı tünellerinde hayatta kalma
mücadelesi veren ve eve dönme umudunu her geçen gün yitiren rehineler… Bugün Noa,
Almog, Shlomi ve Andrei’yi sevgiyle kucaklarken, ister istemez geride kalan
nice kadın, erkek, yaşlı, genç, asker ve çocuk rehineleri düşünüyoruz, tüm
kalbimizle onların da sağ salim aramıza döneceği günleri düşünürüz.
Nelly
BAROKAS 9. Haziran.2024
Biri ölümü, diğeri yaşamı seçti…
Web sitemizde bir aylık bir tatilin ardından
yazılarımızla yeniden sizlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu tatil döneminde iyiye,
olumluya doğru bir ilerleme kaydedildi mi ülkede? Hiç sanmıyorum. Oysaki bir
aylık aranın ardından daha güzel paylaşımlar yapmayı arzu ederdim.
7 Ekim’den bugüne 330 gün geçti. Rehine ailelerinin
yüreği burkan çaresiz çığlıkları her tarafta yankılanmaya devam ederken,
kuzeyden İran ve Hizbullah’ın saldırısını bekler olduk. 7 Ekim’den bu yana 704 askerimiz
çarpışmalarda hayatlarını yitirdi. Bir düşünsenize yaşamlarının henüz
ilkbaharında sönüp giden 704 genç…
Ben bu yazımda 7 Ekim günü Nova müzik ve dans
festivaline katılan ve Hamas teröristlerinin vahşetinden canlı kurtulmayı
başaran iki gençten söz etmek istiyorum. Atlattıkları büyük travmanın ardından
bu iki gencin seçimleri çok farklı oldu. Biri ölümü, diğeri yaşamı seçti…
Sözünü edeceğim ilk gencin adını bilmiyoruz, ondan
söz ederken “delikanlı” diyeceğim. Bu delikanlı 7 Ekim günü
gizlendiği yerden bir kızın acımasızca saldırıya uğramasının üzücü görüntüsü de
dahil olmak üzere, anlatılamaz dehşetlere tanık oldu. Tanık olduğu olayların
yarattığı travma, kızı kurtarmaktaki çaresizliğiyle birleşince, delikanlı
hayatına artık devam edemeyeceğine karar verdi ve intihar etti. Bir mektup
bıraktı ardından…
Mektup, delikanlının kız kardeşi tarafından bir
sosyal medya grubunda isimsiz olarak paylaşıldı. Aile delikanlının
mahremiyetini korumak istedi, bu nedenle kimliğini açıklamamayı yeğledi.
“Hey sen, lütfen beni affet! Her şey perşembe günü
başladı, dans ediyorduk ve eğleniyorduk ve cuma geldiğinde yıllardır
görmediğimiz arkadaşlarımızı gördük. Hepimiz dans etmek ve hayatı
kutlamak için buluştuk. Cumartesi sabahı güneş doğmaya başlıyor, o kadar güzel
ki herkesin üzerini aydınlatmaya başlıyor.
Dans ediyoruz, mutluyuz, sarılıyoruz ve
arkadaşlarımdan bazıları ayrılmaya başlıyor. Bir anda üzerimizden roketler
geçiyor, buna alışkınım, çünkü güneyliyim. Ama bir de yamaç paraşütçüleri var.
Sonra silah sesleri başlıyor. Neler oluyor? Bir kamyonun geldiğini görüyoruz, Yabancı
üniforma giymiş paraşütçüler herkesi öldürüyor. Az önce Shay'i öldürdüler,
Adi'yi de öldürdüler. Orada öldürülen erkek arkadaşına sarılan kızı
kaçırıyorlar.
Sen birden saklandığım çalılıklara doğru
koşuyorsun, dudaklarımdan tek bir ses bile çıkmıyor. Çalılıkta yanımdasın, o
kadar yakınımdasın ki içinden çığlıklar fışkırıyor. Gizlendiğim çalılığın çok
yakınında bir terörist var ve beni görmemesi için dua ediyorum, o kadar çok dua
ediyorum ki, hayatım boyunca yapmadığım bir şey… Tanrı duamı duyabiliyor. Ama
sen yüksek sesle ağlamayı bırakmıyorsun çünkü her saniye birileri vuruluyor ve
öldürülüyor.
Seni gördüler, çalıların arasından sürükleyerek
çıkarıyorlar. Onlar dört, sen birsin. Yardım için çığlık atıyorsun. İçlerinden
biri susturmak için sana yumruk atıyor ve seni kurtarmam için bana doğru
bakarken onlarla savaşmaya çalışıyorsun. Ama
eğer dışarı çıkarsam ikimiz de öldürülürüz. Yaşamak istiyorum! Ben sessizce
oturuyorum, seni soymaya başlıyorlar! Ağlıyorum, çığlık atmam gerektiğini
hissediyorum ama bir el beni susturuyor! Belki Tanrı'nın elidir ya da kim
olduğunu bilmiyorum…
Seni yüzüstü çevirip tek tek tecavüz etmeye
başlıyorlar. Seni tekrar geri çeviriyorlar ve sana İngilizce bağırıyorlar, seni
nasıl mağlup ettiklerini kendi gözlerinle görmeni istiyorlar. Sen bana doğru
sürünmeye çalışıyorsun ve ben bir şeyler olması için, birisinin onları
öldürmesi ve canlı kalabilmen için dua ediyorum, ama sen bana doğru sürünürken
ateş sesi geliyor. Seni öldürdüler ama bedenini öldürmeden önce ruhunu
öldürdüler.
Orada, çalıların arasında saatlerce oturdum, dışarı
çıkmadım. Yanında bir şişe su gördüm. İnanılmaz derecede susamıştım. Seni
kurtarmış olmam gerekirken, nasıl bu kadar saygısız olup suyunu içebilirdim?
Dibe vurdum, artık yaşayamam. Bakışın her gün beni
takip ediyor; duşta, uykumda, odamda. İşe dönemedim, gidemedim. Evinize gittim.
Anne babana yaşadıklarını anlatmadım ama vücuduna taciz edildiği söylendi
onlara. Ben de şahit oldum. Bağışlamanı diliyorum. Ben sana, bir sonraki büyük
dünyaya geliyorum, seni orada kurtarıp koruyacağıma söz veriyorum. Beni affet
lütfen!”
Sözünü etmek istediğim diğer genç, hepinizin
tanıdığı Noa Argamani… Nova Müzik Festivali'nden bir motosiklette iki
teröristin arasında kaçırılırken Noa’nın yüzündeki dehşet ve korku ifadesini
hatırlamayanınız yok tabii ki… Motosiklet Gazze’ye yol aldığında, Noa’nın
çığlık atarken kaçırılma görüntüleri, 7 Ekim terör saldırısının en çarpıcı
görüntülerinden biri oldu.
Noa rehin alındığında annesi Liora ölümcül
bir kanser hastasıydı ve ölmeden önce kızını görmesine izin vermesi için
Hamas'a başvurdu. Ancak terör örgütünün Kasım ayında bir haftalık ateşkes
sırasında serbest bıraktığı rehineler arasında Noa yoktu.
Dokuz ay Hamas esaretinde yaşam savaşı veren Noa, 8
Haziran'da rehineler Almog Meir Jan, Andrey Kozlov ve Shlomi Ziv ile ordunun
başarılı bir operasyonuyla kurtarıldı. Böylece Liora ölmeden önce kızı Noa’ya
son bir kez sarılabildi.
246 gün Hamas esaretinde kalan genç kız geçtiğimiz
günlerde düzenlediği bir parti ile “hayata dönüşünü” kutladı. "Noa
ile Dans Et" adlı partiye babası Yaakov da dahil olmak üzere
arkadaşları ve aile yakınları katıldı. Bol bol dans edildi partide…
Askerlerimiz halen savaş alanındayken ve erkek
arkadaşı Avi Natan Or da dahil olmak üzere Gazze’deki rehineler
evlerine dönememişken Noa özgürlüğün mutluluğunu tam olarak yaşayamıyordu. Ama
her şeye rağmen hayata tutunmayı seçti. Şöyle diyordu Noa Argamani: "Bu
hayatta her güne değer vermemiz gerektiğini hatırlamalıyız. Yaşadığımız her anı
kutlamalıyız."
Gençlerden biri tanık olduğu dehşetin anıları ile
çaresizlik ve pişmanlığın yükünü daha fazla taşıyamadı… O ölümü seçerken,
diğeri cehennemi gördüğü halde hayata tutunmayı yeğledi.
Hayat devam etmeliydi… Dans ederek… Aynen bugün
birçoğu hayatta olmayan gençlerin Nova Müzik festivalinde yaptıkları gibi…
Müzik ve dansla başlamışlardı, öyle devam etmeliydi…
Gençlerimizin bu tür dehşetlerle sınanmadığı, barış
ve huzur içinde yaşayacakları ülkelerinde geleceğe umutla bakabilecekleri
günlerin beklentisi içinde sevgiyle kalın…
Nelly BAROKAS 3Eylül.2024
Yorumlar
Yorum Gönder